MEÂLİ:
34- O güç getirilemiyecek büyük (kıyâmet) felâketi geleceği zaman;
35- O gün insan ne için çalışıp çabaladığını hatırlayıp anlar.
36- Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür.
37-39- Artık kim azıp dünya hayatını seçerek tercîh ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdir.
40-41- Kim de Rabbinin (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.
GÜÇ GETİRİLEMEYEN BÜYÜK OLAY
«O güç getirilemiyecek büyük (kıyâmet) felâketi geleceği zaman.. »
Bilindiği gibi kıyâmet olayı Kur’ân-ı Kerîm’de 15’e yakın isim ve sıfatlarla anılmıştır. Şüphesiz bunlardan her biri o müthiş, dayanılmaz ve karşı konulmaz büyük olayın bir yanını, başka bir görüntüsünü yansıtmaktadır.
Konumuzu oluşturan âyette ise «Tâmme» ismi anılmakta ve böylece kıyâmetin değişik bir yanı anlatılmaktadır. Öyle ki, bu isimle olayın iki yönü belirtilmekte ve diğer yönleriyle bağlantılı bulunduğuna işârette bulunulmaktadır:
Birincisi, kıyâmet olayının üst taraftan müthiş bir baskın şeklinde meydana geleceğine delâlet ediyor. Bu da, kıyâmetin sadece yerkürenin yörüngesinden çıkıp dağılmasıyla değil, mevcut bütün sistemlerin de alt-üst olmasıyla gerçekleşmesi demektir.
İkincisi, Müfessir Kurtubîʹnin de açıkladığı gibi, ikinci nefha ile haşrın gerçekleşmesi ve hesap alanında her ümmet ve milletin yerini almasıdır ki bu, güç getirilemiyecek kadar korku ve sıkıntı doğuracaktır.
Amaç, insanı ölümünden önce uyarıp o güne iyice hazırlanmasını telkîn etmek ve hayat yolculuğunun dünyaya ayak basmakla bitmediğini, sonsuzluk arzeden Cennet veya Cehennem’de karar kılıncaya kadar devam edeceğini kalp ve kafalara işlemektir.
Nitekim 34. âyeti izleyen diğer âyetlerle âhiret âleminin bu çok önemli safhaları kısmen açıklanıyor.
ÖMÜR SÜRESİNİ İLÂHÎ TALİMATA GÖRE TAMAMLAMAK
«O gün insan ne için çalışıp çabaladığını hatırlayıp anlar. »
Bu âyetle, dünyada çalışıp çabalamanın iki ana hedefi bulunduğuna işâret ediliyor: Birincisi, ecel gelinceye kadar beden ve ruh sağlığını korumak, muhtaç bulunduğu gıdayı sağlamaktır. İkincisi, hayatı devam ettirebilmek için çalışmasını gerçek amaç olmadığını, çalışmak suretiyle bir hazırlık dönemi geçirme hikmetinin söz konusu olduğunu; asıl amacın kalıcı otan ikinci hayatın nîmet ve saadetine lâyık olma düzeyine gelmenin lüzumunu idrâktir.
Dünyada iken hayattan maksat ve hikmetin ne olduğunu düşünmeyenler, 35. âyetle uyarılıyorlar. Öyle ki, bugün sözü edilen hikmeti düşünmeyen kimse hayatı boyunca hem hılkatındaki proğrama ters düşer, hem de âhiret âleminde ebedî saadet yurduna lâyık görülmez.
Rabbımızın makamından maksat nedir?
a) Her iş ve amelinde Allah’ın ilminin ve kudretinin yanıbaşında olduğuna inanmaktır.
b) İbâdet esnasında edep, saygı, ta’zîm ve hasreti ruh ve âzâda hâkim kılmaktır.
c) Hesap ve ceza gününü düşünüp ona göre adım atmaktır.
d) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ümit bağladığı kadar, azâbından endişe duymaktır.
e) Günah işlemeye meylettiği zaman, Cenâb-ı Hakkʹın yegâne murakıp olduğunu düşünerek günaha yanaşmamaktır.
f) İbâdet zamanı gelince, her işi bırakıp Allahʹa ibâdete koşmaktır.
O bakımdan müfessirler bu âyetin tefsîrinde, iniş sebebine dokunarak konuyu biraz daha açıklama ihtiyacını duymuşlardır. Şöyle ki:
Azıtıp dünya hayatını seçen, Umeyr oğlu Âmır’dır. Rabbinin makamından korkan ise, onun kardeşi Umeyr oğlu Musʹâbʹdır. Birbirine ters iki çizgide yer alan iki kardeş en tipik misâl olarak seçilmiştir. İbn Abbas (R. A. ) dan yapılan rivâyete göre: Bedir Savaşı’nda Mus’âb’ın kardeşi Âmir esirler arasında bulunuyordu. Bilindiği gibi, Musʹâb b. Umeyr (R. A. ) babasının servetine rağmen Mekke’de en tehlikeli günlerde İslâmiyeti din seçip kendini Resûlüllah’ın (A. S. ) hizmetine veren bahtiyar bir gençtir. Kardeşi Âmir ise, azılı kâfir olan baba ve anasının tesirinde kalıp İslâmʹa ve Hz. Peygamberʹe (A. S. ) karşı kin ve düşmanlıkta çok ileri giden bir kişi idi. İşte esir edilen bu adamı sorguya çeken Ansar’la onun arasında şu konuşma geçmiştir:
- Nerelisin?
- Mekkeliʹyim.
- Adın nedir?
- Âmir b. Umeyr.
- Mus’âb b. Umeyrʹle bir yakınlığın var mıdır?
- Evet, onun kardeşiyim.
Bunun üzerine İslâmʹda önemli yeri ve hatırı olan Musʹab’ın ismini duyan Ansar, onun kardeşinin bağlarını çözdüler ve kılına bile dokunmayıp gereken ilgiyi gösterdiler. Sabah olunca kardeşi Musʹâb’le görüştüler ve durumu kendisine naklettiler. Mus’âb hiçbir üzüntü eseri göstermedi. Çünkü din kardeşliğinin ne kadar aziz ve kıymetli olduğunu biliyor, küfür üzere kalıp tuğyanda ısrar eden kardeşini kardeş olarak kabul etmiyordu. O bakımdan olayı kendisine anlatan Medineli mücâhidlere şöyle dedi: «O, benim kardeşim değildir. Çünkü ben mü’min-i muvahhid, o ise kâfir ve tâğîdir. Derhal elini ve ayağını bağlayın. Çünkü annesi oldukça zengin bir kadındır; hayli mücevheratı da vardır. Oğlunu esirlikten kurtarmak için istenen kurtuluş parasını hemen getirir. » Musʹâbʹın bu tavsiyesi aynen yerine getirildi ve çok geçmeden Âmır’ın annesi istenilen kurtuluş parasını getirerek oğlunu esaretten kurtardı.
Evet, Mus’âb b. Umeyr (R. A. ) kendini öylesine Allah ve Resûlüllâh yoluna adamıştı ki, Uhud Savaşınʹda birçok kimseler bozguna uğrayıp etrafa dağılırken, o, Resûlüllah’ın (A. S. ) önünde yer alıp gelen oklara, atılan mızraklara kendisini hedef edecek kadar üstün bir fedakârlık örneği sergilemişti. (Geniş bilgi için bak: el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 19/208)
Onun böylesine bir fedâkârlık ve teslimiyetle İslâm uğrunda can vermesini dile getiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz nemli gözleriyle şöyle buyurmuştur:
«Senin mükâfatın Allah yanındadır ve buna ben şehadet ediyorum. » Sonra da ashabına dönerek şöyle haber verdiği çok meşhurdur: «And olsun ki Musʹâb’ı (mânâ âleminde) gördüm, üzerinde kıymeti takdir edilemiyecek kadar değerli iki kaftan bulunuyordu. Ayakkabısının bağcıkları ise altundandı. »
İbn Abbas (R. A. )dan yapılan bir diğer rivâyete göre: 37-41. âyetler, Mahzûm Kabilesi’nden olan azılı kâfir Ebû Cehl b. Hişâm ile İmân ve İslâmî irfanın doruğunda bulunan Musʹâb b. Umeyr (R. A. ) hakkında inmiştir. Müfessir Süddîʹye göre: 40. âyet Ebû Bekir (R. A. ) hakkında inmiştir. Şöyle ki: Ebû Bekir’in (R. A. ) hizmetçisi hergün yemek saati gelince, efendisinin yemeğini hazırlayıp getirir ve efendisi de ona: «Bu yemeği nereden, nasıl, ne ile hazırladın? » diye sorar; olumlu cevap alınca öylece elini uzatıp yerdi. Birgün çok meşgul bulunduğundan ve iyice acıktığından dolayı yemek gelince, daha önce âdeti gereği sorduklarını sormadan yemeğe başladı. Hizmetçi hayret etti ve sordu:
- Efendim, bugün neden bir şey sormadan yemeğe başladınız?
- Unuttum da ondan. Peki şimdi soruyorum: Bunu nereden, ne ile, nasıl hazırladın?
O da şu cevabı verdi:
- Cahiliyet günlerinde bir kavmin bana baş vurması üzerine kehanette bulunup onları tatmin edecek uydurma şeyler yapmıştım. Onlar da bu hizmetime karşılık bu yiyecekleri bana getirdiler.
Bu haber üzerine Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) elini sofradan çekmekle kalmadı, bir de o ana kadar yediklerini kusarak dışarı çıkardı ve şöyle dedi: «Ya Rabbî! Bu yediğimden eğer bir şeyler damarlarımda kaldıysa, onu sen orada tutmaktasın, (yapacağım başka bir şey yok)» Bunun üzerine, «Kim de Rabbinin (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir» meâlindeki âyet inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 19/208)
KAÇIRILAN FIRSATLAR
«Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür. »
Cehennem’in ortaya çıkması, aradaki engelin bir süre için kaldırılıp mü’min ve kâfirin onu görmesi demektir. Böylece mü’minler Cennetʹte erişecekleri nîmetlerin ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu; kâfirler de kendi nefislerine nasıl haksızlık ettiklerini ve o yüzden elim bir felâkete sürüklendiklerini anlayacaklar.
Böylece herkes Cenâb-ı Hakk’ın vaadinin hak olduğunu, O’nun sözünün ve hükmünün değişmediğini ve değişemiyeceğini idrâk edecek ve Allah’ın kimseye zulmetmediğine şahit olacak..
TUĞYAN VE HAKK’A TESLİMİYET
«Artık kim azıp dünya hayatını seçerek tercih ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdir. »
Bu âyetle, cehennemlik olan kimsenin dünyada iki tehlikeli sınıra geçtiğine işâret edilmektedir:
Birincisi, kâinat sistemindeki yerini terkedip hayatını fıtratındaki maya ve cevhere uygun düzenlemiyerek hakikate karşı kalp ve kafasını kapalı tutmak suretiyle meşru ve kutsal hiçbir sınır tanımamasıdır.
İkincisi, ölümlü olan dünya hayatını amacından saptırıp dünyevî nîmetleri tek değer ve amaç seçmek suretiyle âhiret hayatına inanmaması, ya da hiç iltifat etmemek suretiyle denge çizgisini aşmasıdır.
Bu iki tehlikeli sınıra geçmek, beraberinde hemen hemen bütün günah ve fenalıkları da taşır. O bakımdan Cenâb-ı Hak burada kötülüklerin iki ana kaynağını anmakla yetinmekte ve konu üzerinde ciddi şekilde düşünmemizi ilhâm etmektedir.
RABBİNİN YÜCE MAKAMINDAN KORKANLAR
«Kim de Rabbinin (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir. »
Cennetlik olan kimselerin ise, iyiliklerin, güzelliklerin ve fazîletlerin kaynağı sayılan iki ana vasıfları konu ediliyor: Birincisi, Rabbin makamından korkmaları, İkincisi, nefsini imân ve aklının emrine baş eğdirip tehlikeli sınıra geçmemeleridir.
İlim adamları bu cümle üzerinde hayli durmuş ve az farklı yorumlarda bulunmuşlardır ki, biz onları iniş sebebini açıklarken nakletmiş bulunuyor, ancak ilâveten birkaç yoruma daha yer vermekte yarar görüyoruz:
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî diyor ki: «Nefsin aşırılık ve gayr-i meşru isteklerini terketmek Cennet’in anahtarıdır. Çünkü bunda Allah korkusu söz konusudur. »
Ashab-ı Kirâm’dan Abdullah b. Mes’ud (R. A. ) diyor ki: «Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki hak ve fazîlet nefsin heva ve hevesinin yularını tutup (meşru çizgide) çekip götürmektedir. Bir zaman gelecek durum tersine dönecek: Nefsin heva ve hevesi hak ve fazîleti kendi peşine takıp sürükleyecektir. İşte böyle bir zamandan Allahʹa sığınınız. » (Tefsîr-i Kurtubî: 17/208)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kimin ne için çalışıp çabaladığının ortaya çıkacağı âhiret günü konu edildi ve insanların dünyada iki grupta toplandığına dikkat çekilerek her grubun varacağı yerin ne olacağı haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmetin kopuş saati üzerinde duruluyor ve bu bilginin ancak Allah katında olduğu, kimselere bildirilmediği belirtiliyor. Sonra da Hz. Peygamber’in (A. S. ) ancak kendisine bildirileni bilebileceğine değinilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor. Arkasından kıyâmet gününün sonsuzluğu karşısında dünya hayatının birkaç saatlik kısa bir süreden ibaret olduğu konu ediliyor ve sûre noktalanıyor.