MEÂLİ:
38-39- Hani annene ilhâm edilecek şeyi ilhâm etmiştik: Musaʹyı bir sandığa yerleştir de suya at, su onu kıyıya bıraksın; hem bana, hem ona düşman biri onu alır. (Ey Musa! ) gözetimim altında yetiştirilesin diye kendi katımdan senin üzerine sevgimi koydum.
40- Hani kızkardeşin (Fir’avnʹın evine) yürüyüp giderken, «ona bakacak bir kimseyi size haber vereyim mi? » demişti. Böylece gözü aydınlık olup üzülmesin diye seni annene çevirmiş olduk. Ve sen bir kişiyi öldürdün de biz seni üzüntü ve kederden kurtardık; seni türlü türlü imtihanlarla karşı karşıya getirdik. O sebeple Medyen halkı arasında yıllarca kaldıktan sonra Ey Musâ, bir kader (çizgisi gereği dönüp buraya) geldin.
41- Seni kendim için yetiştirip hazırladım.
42- Senle kardeşin açık belgelerimle gidin, beni anmak hususunda gevşeklik göstermeyin.
43- Firʹavn’a gidin; çünkü gerçekten o azmıştır.
44- Ona yumuşak söz söyleyin; ola ki öğüt alır ya da (âlemlerin Rabbına saygı duyup) korkar.
45- Musa ile kardeşi, «Rabbimiz! doğrusu onun bize azgınca saldırmasından veya zulüm ve tuğyanda bulunmasından korkarız» dediler.
46- Allah onlara, «korkmayın. Şüphesiz ki ben sizinle beraberim; işitir ve görürüm» dedi.
47- Ona gidin de deyin ki: «Biz şüphen olmasın ki Rabbin elçileriyiz; artık İsrâil oğullarıʹnı bizimle gönder de onlara azâp etme; gerçekten sana Rabbinden bir muʹcizeyle geldik. Selâm doğru yola uyana olsun.
48- Şüphesiz ki bize şöyle vahyedildi: Azâp elbette (hakkı) yalanlayıp yüzçevirenleredir. »
İLGİLİ HADÎSLER
«Sanatında hayır umarak işleyen kimse, Musaʹnın anasına benzer. O hem çocuğunu emziriyor, hem de ona karşılık ücret alıyordu. » (Hâfız İbn Kesîr/Tefsîrüʹl-Kur’âniʹl-Azim: 3/148)
«Âdem Peygamber ile Musa Peygamberʹin ruhları karşılaştı. Musa ona dedi ki: «Sen insanları bedbaht kılıp onları Cennetten çıkarttın. » Bunun üzerine Âdem ona dedi ki: «Allah seni peygamberlikle taltif ederek kendine seçip beğendi. Tevrat’ı sana indirdi değil mi? » Musa da: «Evet öyledir» deyince, Âdem ona: «Ben yaratılmadan önce bunun üzerime yazıldığını gördüm» dedi. Musa: «Evet öyledir» diye cevap verdi. Böylece Âdem, Musaʹya karşı delil ve hüccet getirmiş oldu. » (Buharî/tefsir: 1/20 - Ahmed: 2/287, 448)
İSRÂİL OĞULLARI’NIN ÇOĞALMASININ ÖNLENMESİ
Mısır kralı Fir’avn (II. Ramses) Mısır’ın yerlisi olmayan İsrâil oğulları’na karşı hiçbir zaman âdil davranmadı; onlara hep ikinci sınıf vatandaş nazarıyla baktı. Gün geçtikçe çoğalan İsrail oğulları, yerli halkı tedirgin etmeye başladı ve bu yüzden Mısırʹın geleceğini ve asıl yerlilerinin sonlarının karanlık olacağını görüyorlardı. Sonunda Firʹavn’ı bu hususta iyice hazırlayıp onların çoğalmasına karşı daha ciddi ve sert tedbir almaya ittiler. Çare olarak da, İsrâil oğulları’ndan doğacak erkek çocukları imha etmeyi en uygun yol olarak seçtiler.
İşte bu sırada Musa’nın (A. S. ) anası, Musaʹyı doğurdu; fakat doğumunu gizli tutmaya çalıştıysa da, bir gün duyulacağını ve diğer çocuklar gibi Musa’nın da öldürüleceğini düşünmeye başladı. Başka bir kurtuluş yolu bulamayınca kararını verdi: Musa’yı bir sandığa yerleştirip Nil ırmağına atmayı uygun gördü. Bu da kendisine yapılan ilhamdan kaynaklanan bir çare idi. Çünkü Cenâb-ı Hak, Musaʹyı (A. S. ) sözü edilen katliâmdan kurtarmayı dilemiş bulunuyordu. Kadıncağız kalbine doğan ilhama uyup Musa’yı bir sandık içine iyice yerleştirip Nilʹe attı. Sandık Nil kenarında bulunan Fir’avnʹın sarayının önüne sürüklenip gitti. Saraydakiler merak edip sandığı sudan alıp açtılar; nur topu gibi çok sevimli bir çocukla karşılaştılar. Fir’avn’ın karısı ona karşı aşırı bir sevgi duymaya başladı. Onu evlâtlık edinmeyi düşündü. Fir’avn’ın da hoşuna gitmiş olmalı ki, eşinin düşünce ve görüşünü olumlu karşıladı.
Böylece Musa’nın (A. S. ) ve Allahʹın düşmanı olan kral, Musaʹyı kendi sarayında besleyip büyütmeye özen gösterdi. Ne var ki, Musa (A. S. ) hiç bir kadının göğsünü emmedi. Olayı tezgâhlayan Cenâb-ı Hak, yabancı kadınların göğüslerini ona haram kılmıştı. Musa Peygamber’in kızkardeşi devreye girdi, çocuğa uygun bir sütanne bulabileceğini söyledi. Saray halkı onun önerisini kabul edince, Musa’nın (A. S. ) annesi saraya çağrıldı. Böylece anne yavrusuna kavuşmuş oldu; hem en azılı düşmanın evinde.. Ancak kadın bunu gizli tuttu. Göğsünü Musa’ya verince, çocuk hiç yadırgamadan emmeye başladı. Saraydakiler buna çok sevindiler ve Musaʹnın öz annesini, sütanne olarak ücretle tuttular.
ALLAHʹIN SEVİP SEVDİRMESİ
İsrâil oğullarıʹndan doğan erkek çocukları acımasızca öldürten Firʹavn, sandıktan çıkan Musaʹyı görünce bir anda ona karşı derin bir sevgi duymuş ve eşinin «Onu evlât edinelim» sözüne itiraz etmemişti. Zira Cenâb-ı Hak, Musa’ya Vedûd sıfatıyla tecelli etmiş; böylece hem onu sevmiş, hem de sevdirmişti. Evet, o sonsuz kudret sahibi, Firʹavn’ın yok edilmesini, tahtının yıkılıp isminin lânetle anılmasını hazırlayacak olan peygamberi, yine Fir’avn’a hem de sarayında besletme mu’cizesini ortaya koymuştu.
İLÂHÎ İNÂYETLERİN HATIRLATILMASI
Cenâb-ı Hak, Musa Peygamberʹe açtığı inâyet kapılarını bir bir sıralıyor: Çocukluğundaki kurtarılma plânını hatırlattıktan sonra Mısır’da inkârcı Kıbtlardan birini hatâ ile öldürmekle korku ve endişeye, üzüntü ve tedirginliğe kapıldığına ve fırtınadan yakayı kurtardığına atıflar yapılıyor; sonra oradan kaçıp Medyenʹe gittiği, orada Şuayb Peygamber’le buluşup onun kızıyla evlendiği; bütün bu badirelerde İlâhî yardımın hep ondan yana tecelli ettiği bir tablo misali gözlerinin önüne seriliyor. Çetin mücadelelerden sonra Şuayb Peygamber’le buluşup uzun yıllar onunla görüşmesi bir olgunlaşma dönemi olarak vasıflandırılıyor.
Böylece Musa Peygamber’in (A. S. ) Allahʹın dinini teblîğ edip İsrâil oğullarına uygulatmak için yetiştirilip hazırlandığına dikkatler çekiliyor. Tam olgunluk çağına erişince de Fir’avn ve avanesini uyarmak üzere görevlendiriliyor ve bu hususta kendisine irşat ve uyarı metodu da öğretiliyor.
MUSA PEYGAMBERʹİN KISSASINDAN ÖĞÜTLER VE İBRETLER
1- Doğru yoldan sapmış, inkârcı bir toplum, ya da milleti uyarıp irşat etmek, daha çok tecrübeli, kültürlü ve olgun mü’minlerin görevidir.
2- Böyle bir uyarı ve irşat görevine başlarken -olgunluk ve tecrübeyle birlikte- Allah’ın mutlaka yardımını dilemek gerekir.
3- İrşat yolunda bulunan mü’minler daha çok dört şeye muhtaçtırlar:
a) Göğüslerinin imân cesaretiyle dolup genişlemesini, her türlü ârizî korkuları yenme şuurunun kendilerinde geliştirilmesini,
b) İşleri yürütmek, irşadı amacına ulaştırmak için belli bir plân ve proğramla hareket edebilme imkânına kavuşturulmalarını,
c) Yerinde çok güzel, tesirli konuşabilmek için hem kendilerini yetiştirmelerini, hem de fırsatları değerlendirme idrâkine eriştirilmelerini,
d) Kendilerine destek ve yardımcı olabilecek dost ve yakınlarını seçebilme basiretini kullanabilmelerini Allah’tan istemeleri çok lüzumludur.
4- Başarılı olan her adımda Allah’ı daha çok tesbîh edip anmaları; Allahʹın her şeyi işitip gördüğünü bir an olsun akıllarından çıkartmamaları gerekmektedir. O takdirde Cenâb-ı Hak, sünnetullahı gereği mürşide yardım eder ve işlerini kolaylaştırır.
5- Allah yardım etmeyi dilediği zaman kuluna ilhamda bulunur; ona nasıl hareket etmesi gerektiğini hatırlatır.
6- Kendi dinini bir milletin bünyesinde yaşatmayı murat ettiğinde, din düşmanlarını da farkında olmadıkları halde dine hizmete sevkeder.
7- Kulunu başarılı kılıp inkârcı azgınlardan kurtarmayı dilediği zaman, onu belli bir çevreye sevdirir.
8- Kişinin imân derecesine, dine hizmet aşkına orantılı olarak onu birtakım imtihanlardan geçirir. Bu insanı hem hayata daha iyi hazırlar, hem de olaylar karşısında müsbet tavır almasını sağlar; aynı zamanda mücadele azmini artırır.
9- Hakk’a dâvet, inkârcıları uyarmak, irşada devam edebilmek hususlarında hiçbir zaman edep ve terbiye, nezaket ve nezahet kaidelerini unutmamak; aynı zamanda yumuşak, çekici söz söylemek, kırıcı olmaktan kaçınmak şarttır.
Nitekim Cenâb-ı Hak, Musa ile Harunʹa (selât-ü selâm ikisine de olsun) bu konuda şöyle emir verip tavsiyede bulunmuştur: «Ona yumuşak söz söyleyin. Ola ki öğüt alır, ya da (âlemlerin Rabbına saygı duyup) korkar. »
Zira hak, her yanıyla edep, terbiye, vakar ve fazîlettir. Anlatımında nezaket ve incelik hâkimdir. Kişisel çıkarların ötesinde Allah ile kulları arasındaki engelleri, İncitmeden, kırmadan, tiksindirmeden, ürkütmeden bir bir ustaca kaldırmaktır.
O bakımdan mürşidin veya teblîğatçının dilinde letafet, sözünde zerafet, kalbinde selâmet, anlatımında helâvet şarttır. Allah’ın dinini beşerin kalbine ve kafasına işlerken ve kalpleri Allahʹın solmaz boyasıyla renklendirirken, kullanacağımız fırçaya çok dikkat etmek zorundayız. Hafif bir kayma veya gaflet her şeyi berbat edebilir.
İlgili âyetle, inkârcıların genellikle ölçüsüz, hırçın, kaba ve şarlatan olabilecekleri belirtilerek, onların bu tutumlarının tam aksine bir tavır takınmanın, başarı sağlamak için gerekli olduğuna işâret ediliyor.
Musa kıssasıyla bize bu mesajlar verilirken, Mekkeʹde ardı arkası kesilmeyen tecavüzlere uğrayan müʹminler teselli ediliyor. Tarih boyunca hak ile bâtılın hep sürtüşme ve tartışma halinde bulunduğu dolaylı şekilde hatırlatılıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, büyük bir kurtarıcı olarak İsrâil oğulları’nın başına geçirmek ve hak dini teblîğ etmek için Cenâb-ı Hakk’ın çok sıkıntılı bir dönemde Musa Peygamberʹi nasıl koruyup kurtardığı konu edildi.
Aşağıdaki âyetlerle aynı konunun devamı işleniyor: Musa Peygamber ile Fir’avn arasında geçen konuşmadan bir bölüm naklediliyor ve arkasından Cenâb-ı Hakkʹın kudretine delil olan beş kadar belge sıralanıyor.