Tevbe Suresi 36-37. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللّٰهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللّٰهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ مِنْهَا اَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذٰلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ اَنْفُسَكُمْ وَقَاتِلُوا الْمُشْرِكِينَ كَافَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَافَّةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ اِنَّمَا النَّسِيءُ زِيَادَةٌ فِي الْكُفْرِ يُضَلُّ بِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُحِلُّونَهُ عَامًا وَيُحَرِّمُونَهُ عَامًا لِيُوَاطِؤُ۫ا عِدَّةَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ فَيُحِلُّوا مَا حَرَّمَ اللّٰهُ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ اَعْمَالِهِمْ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

37.

Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah'a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekun savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekun savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

Diyanet İşleri

37.

Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için haram ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkarcı toplumu doğru yola iletmez.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

36- Şüphesiz ayların sayısı, Allah yanında -gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allahʹın kitabında (plânlandığı üzere)on ikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. Bu en sağlıklı ve doğru hesaptır. Artık bu aylar­da kendinize zulmetmeyiniz. (Ancak) putperestler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın. Bilin ki Allah (İlâhî sınır­lara saygılı olup kötülüklerden ve haksızlıktan) sakınanlarla beraberdir.

37- (Hürmetli ayların yerlerini değiştirip) geciktirmek, küfürde bir artıştan başka bir şey değildir. Öyle yapmakla kâfirler (büsbütün) şaşır­tılıp saptırılırlar; Allah’ın haram kıldığı sayıya uydurmak için onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ve böylece Allah’ın haram kıldığını helâl ka­bul ederler. Kötü işleri kendilerine süslenip hoş görünmüştür. Allah ise kü­für üzere olan milleti doğru yola eriştirmez.

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki zaman, Allah gökleri ve yeri yarattığı gündeki durumu gibi dönüp durmaktadır. Yıl 12 aydır. Bunlardan dördü hürmetli aylardır; üçü ardarda gelir (Zilkade, Zilhicce ve Muharrem). Recep ise ayrı olarak cemaziyelahir ile şaban arasındadır. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sonra devamla buyurdu ki:

- Bu içinde bulunduğumuz ay hangi aydır?

- Allah ve Peygamberi daha iyi bilir, dedik.

- Zilhicce değil midir?

- Evet...

- Bu hangi beldedir?

- Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedik.

- Beledü’l-Haram (Mekke) değil midir?

- Evet...

- Bugün hangi gündür?

- Allah ve Peygamberi daha iyi bilir.

- Nahr (Kurban bayramı) günü değil midir?

- Evet...

- Şüphesiz ki, kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz bu gündeki, bu beldedeki, bu aydaki hürmet gibi birbirinize haramdır. Rabbinize kavu­şacaksınız; sizden amellerinizi soracak. Artık benden sonra kâfirliğe dö­nerek birbirinizin boyunlarını vurmayınız!

Dikkat edin! hazır olan olmayana (bu sözleri) ulaştırsın. Kendisine ulaştırılıp teblîğ edilen kimsenin teblîğ edenden daha anlayışlı ve dikkat­li olması umulur.

- Teblîğ ettim mi? Teblîğ ettim mi?

- Evet, teblîğ ettin ya Resûlellah!

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

- Allahım! Sen şâhit ol, dedi. (Buharî/bed-i halk: 2. tefsîr: 9, adâhi: 5, tevhîd: 24- Müslim/kasamet: 29- Ebû Dâvud/menâsik: 67- Ahmed: 5/37)

İLMÎ YÖNÜ

«Şüphesiz ki ayların sayısı Allah yanın­da on ikidir... »

Bilindiği gibi, ister Ay takvimine göre, ister Güneş takvimine göre ko­nu ele alınsın, yani ister bir yıl 354 gün, isterse 365 gün hesaplansın, ay­ların sayısı 12 olarak belirlenmiştir. Son olarak Gregoryen takvîmi de yılı 12 aya ayırmıştır. Böylece yıl, herbiri kavuşum ayının dörtte birine tekabül eden 52 haftaya bölünür.

Gökler ve yerküre yaratılıp belli düzene oturtulduktan sonra çekim kuvveti adı verilen görünmez bir kudret dünyamızı Güneş’e bağlı kılmış­tır. Dünya yaratıldığı günden beri durmadan belli bir yörüngede ve takdir edilen hızla Güneşʹin etrafında dönmektedir.

Bu dönme hareketine «yörüngesel dönüş» denir. Dünya yörüngesel dönüşünü bir yılda, yani 12 ayda tamamlar. Yörünge «ekliptik» düzlemi üzerindedir. Dünyanın ekseni ekliptik düzlemine eğiktir. Gerek gündüzlerin ve gecelerin daima aynı uzunlukta olmayışı ve gerekse mevsim denilen olayların meydana gelişi, işte bu eksen eğikliğinden oluşur.

Belirtilen düzen ve hesaplı hareket, gökler ve yer yaratıldığından be­ri şaşmadan sürüp gelmektedir. Kur’ân ilgili âyetle bu konuda da ilim adamlarına, meraklı araştırıcılara ana fikir, temel bilgi vererek insan aklı­na malzeme sunmaktadır.

Bir yılın 12 bölüme, yani ayʹa ayrılması, anlaşılan ilk insan Âdem ile başlar. Ayrıca yapılan bilimsel araştırmalara göre, Mısır takvimi M. Ö. 5000, ya da 3000 yıllarında yapılmıştır. Mısırlılar az-çok düzenli aralıklar­la gökyüzünün en parlak yıldızı SİRİUSʹun günlerce görünmez olduktan sonra, güneşin doğuşundan hemen önce ufukta yeniden gözüktüğünü gözlemişlerdir. Sirius’un güneşle aynı zamanda doğuşu, diye adlandırılan bu olay, başlangıç noktası olarak alınmış ve Sirius’un güneşle aynı za­manda iki doğuşu arasında geçen süre, yani 365 gün bir yıl sayılmıştır. Mısırlıların bir yılı 12 aya böldükleri de bilinmektedir.

Babil takvimi de 12x29, 5 çarpımı, eşittir 354 günlük bir süre ile hazır­lanmıştır. Eski Yunanlılar da Babil takvimine benzer bir hesapla yıl ve ay­ları düzenlemişlerdir.

Allah’ın kitabı Levh-i Mahfuz’da da yıl ve ay, bugünkü düzen ve he­saba göre takdîr edilip yazılıdır. İlâhî plân önceden bugünkü mevcut dü­zeni belirleyip çizmiştir; kıyâmet kopuncaya kadar artık bu düzenin bo­zulması söz konusu değildir.

HÜRMETLİ AYLAR

Kabile hayatı yaşayan ve sık sık savaşıp yağmacılık yapan Arapların, ötedenberi kutsal Kâbe’ye saygı duyduklarını bütün siyerciler belirtmiş­lerdir. Araplar her yıl kendi âdetlerine göre, gelip hacceder, Allahʹa imân ile putlara tapmayı birbirine karıştırıp içinden çıkılmaz garip bir inanç sis­temi meydana getirirlerdi. Ama her şeye rağmen mal ve can güvenliği yok­tu. Mekkeʹye hac mevsiminde gelebilmek bile başlıbaşına bir problem idi. O yüzden kabile reisleri hac aylarından olan zilkade ile zilhiccede bir de onu izleyen muharremde savaşmayı kaldırırlar ve bu ayları hürmetli sayıp kesinlikle uyulmasında ısrarla dururlardı. Böylece uzak yerlerden hac için gelenler bu üç ayda hem ibâdetlerini yerine getirirler, hem de güven için­de evlerine dönme imkânı bulurlardı.

Bir de recep ayını kabul etmişler ve böylece hürmetli ayların sayısını, İbrahim Peygamberden kalma âdete uyarak dörde çıkarmışlardı. Recep ayında da hem kutsal Kâbe’yi ziyaret edenler çoğalırdı, hem de ticarî kay­naşma hızlanırdı.

Diğer bir rivâyete göre, Allah insanları güven içinde yaşamaya alış­tırıp özendirmek ve kutsal Kâbe’yi ziyaret edenlerin güven içinde gelip dönmelerini sağlamak için sözünü ettiğimiz dört ayı hürmetli kılmış; İbra­him ve İsmail Peygamberlerin diliyle bu aylarda savaş ve saldırıda bulun­manın daha büyük bir günah sayıldığını ilân ettirmiştir. Nitekim Arap ta­rihçileri bu hususu tevatür derecesine varacak şekilde nakletmişlerdir. Ka­naatimce doğru olan da budur.. İlgili 36. âyette «artık bu aylarda kendini­ze zulmetmeyin! » buyurulduğuna bakılınca, belirttiğimiz sonucu işâret yol­lu olsa bile çıkartmak mümkün. 37. âyette ise bu işâret biraz daha açıklığa kavuşturuluyor ve «Allahʹın haram kıldığı sayıya uydurmak için onu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ve böylece Allahʹın haram kıldığını helâl kabul ederler. » buyuruluyor.

Ayrıca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin vedâ hutbesinden de bu mana ve hüküm anlaşılmaktadır. Âyetin baş kısmında ise, «(Hürmetli ayların yer­lerini değiştirip) geciktirmek, küfürde bir artıştan başka bir şey değildir. Öyle yapmakla kâfirler (büsbütün) şaşırtılıp saptırılırlar. » denilerek müşrik­lerin İbrahim Peygamberʹden kalan güzel bir hükmü ve sünneti kendi nef­sanî arzuları doğrultusunda nasıl berbat ettiklerine dikkatler çekilir.

DÖRT AYIN HÜRMETİ DEVAM EDİYOR MU?

İslâm’ın ilk yıllarında bu güzel âdete uyuldu. Hem İbrahim Peygamberin iyice bilinip tanınması açısından, hem de İslâmiyetin hiç olmazsa bu dört ayda saldırıdan kurtulması bakımından sözü edilen dört ayın hürme­tine yer verilip aynen benimsendi. Sonra İslâm devleti kurulup Arap Ya­rımadasında yavaş yavaş düzen ve disiplin sağlayınca o hükmü kaldırdı, yerine her günün hürmetli olduğu prensibini koydu; yani yılın hiçbir günün­de zulmetmek, saldırıda bulunmak, haksız yere savaşmak helâl olmaz hük­münü getirerek sulh ve selâmet havasını oluşturdu. Böylece güzel bir âdet kaldırılırken daha güzeli ve kapsamlısı getirilip yerine konuldu.

HIRÇIN MÜŞRİKLERİN HÜRMETLİ AYLARIN YERLERİNİ DEĞİŞTİRMELERİ

İbrahim Peygamber’den kalan bu güzel sünnet zamanla talancı, hır­çın, kana susamış Arapların işine gelmemiş, üç ay gibi uzun bir süre boş oturup yağmacılıktan, kadın ve çocukları esir edip satmaktan geri kalmaya dayanamamışlar, çare olarak da hürmetli ayların yerlerini değiştirmeyi uy­gun görmüşlerdi. Meselâ, zilhicce ayını bazan muharrem ayının yerine, bazan da sefer ayının yerine alıyorlar, böylece hürmetli ayların yerlerini kaydırıp onları asıl amaç ve maksadından uzaklaştırıyorlardı. Cenâb-ı Hak onların bu çok yanlış tutumlarını yererek yukarıdaki âyetleri indirdi. Böy­lece İslâm, insanlar için güven ortamı getiren hürmetli aylara hürmet edil­mesini hem benimsedi, hem de onun hürmetini artırdı. Ancak bu hürmete saygı göstermeyip savaşmak isteyen müşriklerle savaşmanın caiz olduğu­nu ilân ederek caydırıcı bir müeyyide getirdi. Sonra da yukarıda açıkladı­ğım gibi, İslâm hürmetli aylar hakkındaki hükmü kaldırdı ve daha kapsam­lı bir barış ve güven havası estirdi.

İTİKADÎ YÖNÜ

Küfür üzerinde İsrar edip duran bir topluluğu Allah doğru yola eriştir­mez. Çünkü hakikat güneşi, uyanmaya hazır duruma gelen gönülleri aydın­latır. Kalb ve vicdanlarını bu güneşe karşı kapalı tutan putperestler, in­kârlarında inat ve ısrar edip hürmetli ayların yerlerini değiştirecek kadar azgınlık gösterirken, kendilerine hidâyetin tecelli etmesi pek beklenemez. Kur’ân’ın taşıdığı İlâhî âyet ve belgeler; Hz. Muhammed’in (A. S. ) teblîğ bu­yurduğu bunca hakikatler karşısında aklını kullanmayıp, geçmişe körükö­rüne bağlılıkta duygusal davranan ve düşünce ufkunu bir türlü açmak istemiyen müşrikler, hidâyetten nasiplerini almaya yanaşmadılar. Durum böyle olunca, hidâyet sınırına kendilerini getirmek için az bir gay­ret ve himmet bile ortaya koymadılar; koymayınca da Allahʹın hidâyet nu­ru onlardan yana tecelli etmedi.

Müşrikler haram aylarında haram ve yasak kılındığı halde savaşmak ve yağmacılık yapmak için haram ayını başka bir aya ertelemek, ayların yerlerini değiştirmek sûretiyle küfürde daha ileri gittiler, böylece kendile­rine hidâyet nurunun yansımazlığı devam etti.

KUTSAL YERLER - KUTSAL ZAMANLAR

İmânı aktif, idrâki uyanık, kalbin Allah ile bağlantısını kesintisiz tuta­bilmek; günlük hayatımızı dengeli, ibâdetimizi yeterli duruma getirmek ve ruhumuzu uyanık bulundurmak için İslâm, bazı zaman dilimlerine ve bazı yerlere özellik ve kutsallık tanımıştır. Bu, bir bakıma insanı biteviyelikten kurtarıp değişik ve farklı bir düzeye yöneltmeyi amaçlar.

Aynı şeylerin aynı ölçü ve biçimde sürüp gitmesi, bir gün gelir de in­sanın içinde bıkkınlık uyandırabilir. Hem insan, ruhî yapısı gereği sık sık değişik iş, değişik ve farklı manzara ister. Cennet’te İlâhî tecellilerin son­suzluğa doğru birbirini izlemesiyle meydana gelen değişik dekorların, fark­lı görüntülerin hikmetlerinden biri de budur.

Her gün camilerde toplanarak tek düzen içinde ibâdeti sürdürürken cuma gününün hafta içinde bir farklılık arzetmesi, ibâdete canlılık, ruh­lara tazelik, kalblere zevk getirmektedir. İki dinî bayram daha geniş çap­ta bir değişiklik arzetmekte, ibâdete ayrı bir renk ve mana katmaktadır.

Hac mevsiminde Kâbeʹde toplanmak, daha farklı, o nisbette geniş bir değişiklik arzeder; ruhları kamçılar, heves ve ilgiyi artırır; bir süre insanı dünya heves ve dağdağasından uzaklaştırıp kutsal havanın ferahlatıcı mevsimine kavuşturur. Nefis ikliminden alıp ilâhî rahmetin tecellilerinin tevali eden iklimine eriştirir. Böylece değişik bir ibâdet, yepyeni bir zevk ve heves doğurur; düşünüp ölçülerek, hikmeti dikkate alınarak Hakkʹa kul­luk edilir; kısacası ibâdeti mihanikî olmaktan, yani sırf alışkanlığın verdiği kolaylıkla, sadece kasların ve organların hareketiyle yerine getirmekten çıkarıp asıl amacına çevirir.

Mübarek gün ve geceler de hep bu maksada ve hikmete yönelik birer anlam taşır.

İbrahim ve İsmail Peygamberlerin diliyle hürmetli aylar olarak tanıtı­lan zilkade, zilhicce, muharrem ve recep, çok değişik bir hava getirip Arap­ları zulüm ve tuğyandan bir süre olsun uzak tutmuş, güven içinde yaşama­nın ne kadar güzel bir hayat olduğunu telkînle kabile hayatını disiplin al­tında tutmanın önemini kısmen olsun öğretmiştir.

Bunların çok üstünde bir anlam taşıyan ve sadece bir ay süren oruç ve birkaç gün kutsal topraklarda biraraya gelmenin sağladığı lâhutî hava­nın ruhları yenileyip canlılık kazandırmasını başka zamanlarda duymak mümkün müdür?

YORUMLAR - RİVÂYETLER

Kamerî aylar, İbrahîm Peygamberʹden beri Araplar arasında değişme­yen takvîm olarak kullanılmıştır. İbrahim Peygamber’den çok önceleri diğer peygamberler zamanında da kullanıldığı söylenir.

Kamerî aylar 12ʹdir:

1- Muharrem, 2- Sefer, 3- Rebiulevvel, 4- Rebiulahir, 5- Cemazilevvel, 6- Cemazilahir, 7- Recep, 8- Şaban, 9- Ramazan, 10- Şev­val, 11- Zilkade, 12- Zilhicce.

Bu ayların kelime olarak mânaları:

1- Muharrem: Bu ayda savaş ve yağmacılık daha çok haram sayıldığı için bu ismi almıştır. Çoğulu, muharremat, maharim, meharîm gelir.

2- Sefer: Bu ayda savaşa çıkılınca evler bomboş kalırdı. O neden­le «boşluk» anlamına gelen bu kelime, ikinci aya isim olmuştur. Çoğulu asfar gelir.

3- Rebiulevvel: Bu ayda seferden dönüp evlerin yüksekçe bölüm­lerince eyleşirlerdi. İrtiba’dan mülhem olduğu için üçüncü ay bu ismi al­mıştır.

4- Rebiulahir: Bu da az farkla aynı anlama gelir.

5- Cemazilevvel veya Cemaziyelulâ: Bu ayda sular donduğu için bu ismi almıştır. Çoğulu cemaziyat gelir.

6- Cemazilahir de az farkla aynı anlamdadır.

7- Receb: Tâzim anlamına gelen «tercîb» kökündendir. Çoğulu ercab ve recebat gelir.

8- Şaban: Kabilelerin çeşitli boylara ayrılıp talancılığa hazırlandık­ları aydır. «Teşeʹubb-i kabail»den mülhem olarak bu ismi almıştır. Çoğulu şaabîn ve şa’banat gelir.

9- Ramazan: Şiddet-i ramza’dan mülhem, şiddetli sıcak anlamına gelen bir isimdir. Çoğulu ramazanat, ramazîn ve armizat gelir.

10- Şevval: Şaleti’l-ibilü’dan alınan bir isimdir. Deve kuyruğunu kal­dırınca, «şâleti’l-ibilü» denilir. Develerin daha çok bu ayda kuyruk kaldır­malarından dolayı aya bu isim verilmiştir. Çoğulu şevâvîl ve şevalât gelir.

11- Zilkade: Bu ayda Araplar savaşmayıp otururlardı. Kaʹdeden alın­ma bir isimdir. Çoğulu zevâti’l-ka’de gelir.

12- Zilhicce: Bu ayda hac yapıldığı için bu ismi almıştır. (Fazla bilgi için bak: Sahavî’nin el-Meşhur Fi-Esmâi’l-Eyyami ve’ş-Şühûr.)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

İbrahim Peygamber zamanından beri devam edip gelen hürmetli ay­larda her türlü tecavüz, yağma, soysuzluk ve bozgunculuk durur, böyle­ce Arap Yarımadasında güven havası esmeye başlardı. Müşrikler, zaman zaman azgınlıklarını tatmin için bu ayların yerlerini değiştirerek daha da küfürlerini artırırlardı. Yukarıdaki âyetlerle onların bu hürmetsizliği kına­nıyor ve hürmeti ihlâl edip Müslümanlara saldıracak olurlarsa, aynen kar­şılık verilmesi emrediliyor.

Arap Yarımadasındaki azgınlık durdurulduktan ve hayli ıslahat yapıl­dıktan sonra sıra Bizans ile boy ölçüşmeye ve İslâmʹın sesini çevre ül­kelere duyurmaya gelmişti. Çok sıcak bir mevsimde Taif seferinden yor­gun dönen Müslümanlardan bir kısmı yerlerinde ağırlaşıp kaldılar. Aşa­ğıdaki âyetlerle onlar kınanıyor ve Allah yolunda savaşı bırakmanın sa­dece dünya hayatı ve nimetiyle yetinmek anlamına geldiği, böylece âhi­ret hayatına kısmen de olsa sırt çevirildiği belirtilerek birtakım uyarı, işâ­ret ve tavsiyeler yapılıyor.