MEÂLİ:
36-37- O inkâr edenlere ne oluyor ki, sağdan soldan bölük bölük boyunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar?
38- Onlardan her kişi Nîmet Cenneti (veya Naîm Cenneti)ne yerleştirilmeyi mi umuyor?
39- Hayır, elbette biz, onları bildikleri şeyden yarattık..
40-41- Hayır, (İlâhî sünnet onların sandığı gibi değildir). Doğuların ve batıların Rabbına and içerim ki, elbette bizim onların yerine kendilerinden hayırlısını getirmeğe kudretimiz yeter ve bizim önümüze de geçilmez.
42- Artık sen, onları bırak da, kendileri için vaʹdolunan güne kavuşuncaya kadar (inkâr ve azgınlıklarına) dalıp eğlensinler.
43- O gün onlar, sanki dikili hedefe acele akın edip gidiyorlarmış gibi kabirlerinden sürʹatle çıkarlar.
44- Gözleri korkudan alçalıp düşük bir haldedir; zillet kendilerini saracaktır. İşte bu, vaʹdolundukları gündür.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeli münafıklar gruplar halinde koşarak Resûlüllah’ın (A. S. ) sağında ve solunda otururlardı da Onun konuştuğu şeyleri yalanlayabilmek için iyice hazırlanırlar ve sonra da Onun sözlerini alay konusu edinirlerdi.
Müşriklerin ileri gelenleri de düzensiz bir şekilde Hz. Peygamberʹin (A. S. ) yanına yaklaşırlar ve Onun ağzından çıkan sözleri değiştirmek suretiyle yalanlar ve alay konusu yaparlardı. Şöyle ki: «Ya Muhammed! Eğer şu seviyesiz, zayıf ve önemsiz kişiler cennete girecek olurlarsa, herhalde biz onlardan önce oraya gireriz» diyecek kadar küstahlaşırlardı.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (el-Câmi’u Li Ahkâmi’l-Kur’ân: 18/294’den özetlenerek)
CENNET ANCAK İMAN, AHLÂK VE FAZÎLETİN MÜKÂFATIDIR
«Onlardan her kişi Nîmet Cenneti (veya Naîm Cenneti)ne yerleştirilmeyi mi umuyor?. »
Dünya hayatının âhiret hayatına hazırlanma dönemi olduğunu bilerek her türlü imkân ve nîmetini gücü nisbetinde hak yolunda, din ve ahlâk uğrunda kullanan, bilinen her şeyin insan için, insanın da Allah’a kul olmak için yaratıldığına akıl erdiren kişilerdir ki, imân, ahlâk ve fazîlet düzeyinde en güzel misâli oluştururlar ve dünyayı da, âhireti de huzur ve güven havasıyla dolduran ancak bunlardır. Onun için gösterdikleri anlayış, fedakârlık ve âlicenaplıkları en güzel şekilde mükâfatlandırılıyor. İlâhî nîmetlerin köpürüp taştığı Naîm Cennetiʹne her bakımdan lâyık görülmüşlerdir. 37, 38. âyetlerle bu gerçekler belirtilerek bize özet veriliyor. Sonra da kendilerini o fakir, fakat fazîletli mü’minlerden üstün tutan müşriklere şu hakikat bir defa daha hatırlatılıyor: İnsanların hepsi bir baba ile bir anadan üreyip çoğalmışlardır; maddeleri, asılları ve menşeʹleri birdir. Kimse kimseden üstün değildir; ancak dosdoğru imân edip Allah’a karşı gelmekten sakınan ve her türlü kötülükten kaçınanlar müstesna. Zira bunların Allah yanındaki kadr-u kıymeti üstündür.
O halde üstünlük sadece takvâ iledir. Mal, makam, mevki, servet hep eğreti şeylerdir; kalıcı olan imân ve sâlih amellerdir. 39. âyetle bu incelik işlenip aklın, sağduyunun önüne konulmaktadır.
DOĞULARIN VE BATILARIN RABBİ
«Hayır, (İlâhî sünnet onların sandığı gibi değildir. ) Doğuların ve batıların Rabbına and içerim ki, elbette bizim onların yerine, kendilerinden hayırlısını getirmeğe kudretimiz yeter ve bizim önümüze de geçilmez. »
Şüphesiz ki gerek Hz. Muhammed’in (A. S. ) Mekkeʹde ortaya çıkması, gerekse Kur’ân’ın orada inmesi ve ilk mâbedin (ibâdet evinin) orada kurulması, o belde halkı için paha biçilmez birer büyük, üstün ve kalıcı nimetlerdi. Ne yazık ki çoğu bunu anlayamadı. Şüphesiz kıymeti bilinmeyen bir nîmetin, kıymetini bilenlere devredilmesi ilâhî adaletin tecellilerinden biridir. Nitekim çok geçmeden Hz. Muhammed (A. S. ) Medine’ye hicret etti ve bir süre sonra Mekke fethedilerek kutsal Kâbe ve mübarek toprak, Allah’ın varlığına, birliğine, Hz. Muhammed’in (A. S. ) peygamberliğine ve Kur’ân’ın da İlâhî kelâm (söz) olduğuna inananların eline geçti. Böylece sözü edilen İlâhî nîmet lâyık olanlara devredildi.
41. âyetle İslâmʹın yakın gelecekteki parlak zaferleri kısa ve özlü bir cümleyle müjdeleniyor.
Doğuların ve batıların Rabbi:
Batıdan doğuya doğru hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde elips çizerek belirlenmiş bir hızla dönen yerkürede her meridyene ve her mahallî saate göre bir doğu, bir de batı oluşmaktadır. İlgili 40. âyetle «doğular» ve «batılar» kelimeleri kullanılarak dünyanın dönmekte olduğu hakkında anafikir veriliyor. Sonra kâinatta hükümran olan İlâhî sünnetin şaşmazlığı hatırlatılarak, akla ışık tutuluyor, yardımcı malzeme veriliyor.
Magellan’ın dünyayı çepeçevre dolaşmasıyla ancak dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılmış ve öylece bu konuyla ilgili şüpheler ortadan kalkmıştır. Copernic ise 1543’de dünyanın ve gezegenlerin güneşin çevresinde döndüğünü yazmıştır. Galileo de teleskopu ile yaptığı incelemelerle Copernic’u doğrulamıştır.
Oysa Kur’ân-ı Kerîm bu iki bilginden bin yıla yakın bir zaman önce dünyanın yuvarlak olduğunu; hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde döndüğünü çeşitli ifadelerle açıklamıştır. Yukarıdaki âyet de bunlardan biridir.
DOĞRU YOLA ERİŞTİRMEK ALLAHʹA AİTTİR
«Artık sen, onları bırak da, kendileri için vaʹdolunan güne kavuşuncaya kadar (inkâr ve azgınlıklarına) dalıp eğlensinler. »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile arkadaşları ve Onun yolunda yürüyen mürşitler sadece kendilerine düşen vazifeyi yerine getirmekle yükümlüdürler; o da Allah’ın emirlerini kusursuz şekilde teblîğ edip insanları inzâr ve eğiterek tebşîrde bulunmaktır. Gerisini Cenâb-ı Hakk’ın yüksek takdirine bırakmak şarttır. Nitekim 13 yıllık bir irşâd ve teblîğ pek az kişinin hidâyetine sebep olabilmiş; çoğu ise küfür ve azgınlığını artırarak doğru yola girmemiştir.
Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle, onlardan bir kısmının imân etmiyeceğini bildiğinden teblîğ proğramının Hz. Muhammed (A. S. ) tarafından kusursuz yerine getirildiğini, yapılacak başka şeyin kalmadığını beyânla, vaʹdolunan güne kavuşuluncaya kadar onların, inkâr ve azgınlıklarına dalıp eğlenmeleriyle başbaşa bırakılmasını emretmektedir.
Sonra da va’dolunan âhiret gününde ve biraz da Mekke’nin fethinde onların nasıl bir halet-i ruhiye içinde bulunacakları tasvîr ediliyor.
Böylece, Hakk’a inanıp bağlanan müʹminlerin, Allah’ın dinine birlik ve beraberlik içinde hizmet ettikleri ve kendi çıkarlarını daima geri plâna ittikleri, İlâhî rızayı hep ön plânda tutukları takdirde, dünyada da, âhirette de başarının onlardan yana tecelli edeceğinde şüphe yoktur.
Meâric Sûresiʹne, kâfirlerin başına gelecek olan azap konu edilerek başlandı ve bu azâbın vaʹdolunan günde gerçekleşince, inkârcı sapıkları, suçlu günahkârları saracak olan zillete dikkat çekilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsîrine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; İlâhî beyânları bize teblîğ edip irşadda bulunan Sevgili Peygamberimize salât-ü selâmlar olsun.