Nur Suresi 36-38. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فِي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاِيتَٓاءِ الزَّكٰوةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

36-37.

(36-37) Allah'ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah'ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O'nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.

Diyanet İşleri

38.

(Bütün bunları) Allah, kendilerini yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandırsın ve lütfundan onlara daha da fazlasını versin diye (yaparlar). Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

36- Allahʹın, saygıyla yüksek tutulmasına ve içlerinde isminin anıl­masına izin verdiği evlerde (câmi ve mescidlerde) sabah-akşam O’na tes­bîh ederler.

37- Öyle adamlar ki, ne ticaret, ne alım-satım onları Allahʹı anmak­tan, zekâtı vermekten alıkoymaz. Kalplerin ve gözlerin (korkudan) döne­ceği günden korkarlar.

38- (Bu da) Allahʹın onları işlediklerinin en güzeliyle mükâfatlandır­ması ve kendi bol nîmetini, geniş rahmetini onlara fazlasiyle vermesi için­dir. Allah dilediği kimseleri hesapsız rızıklandırır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Kim Allahʹın hoşnutluğunu arzulayarak bir cami yaparsa, Allah o ca­minin bir benzerini onun için Cennette yapıp hazırlar. » (Buharî/salât: 65- Müslim/mesacid: 24)

«Kim içinde Allahʹın anılacağı bir cami yaparsa, Cenâb-ı Hak onun için Cennetʹte bir ev yapar. » (İbn Mâce/mukaddeme: 20, mesacid: 1)

Hz. Âişe (R. A. ) diyor ki:

«Peygamber (A. S. ) bize, evler arasında mescitler yapmamızı ve onla­rı temiz ve pâk tutmamızı emretti. »

«Sizden biriniz camiye girdiği zaman şöyle desin: «Allahım, bana rah­met kapılarını aç. » Camiden çıkarken de şöyle desin: «Allahım, şüphesiz ki senin fazl-ü keremini istiyorum. » (Ahmed: 1/53, 61, 70, 241- 2/221- 3/490- 4/386- 6/461- Tirmizî/cumua: 64- Ebû Dâvud/salât: 13)

Hz. Fatıma (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mescidʹe girerken şöyle derdi: «Bismil­lah. Salât Resûlüllah’a olsun. Allahım! günahlarımı bağışla ve bana rahmet ve faziletinin kapılarını aç. » (İbn Mâce/mesacid: 13- Daremî/isti’zan: 56- Taberânî/sefer: 58)

«Kim temizlenmiş bir halde evinden çıkıp farz namazı kılmaya gider­se, onun mükâfatı, ihrama giren hacının mükâfatı gibidir. » (Ebû Dâvud/salât: 48- Ahmed: 5/268)

MESCİDLERİN YÜKSELTİLMESİ

«Allah’ın, saygıyla yüksek tutul­masına ve içlerinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde (cami ve mes­citlerde) sabah-akşam O’na tesbîh ederler. »

Cami ve mescitlerin yüksek tutulması hem maddî, hem de manevî olarak yorumlanabilir. Camileri yükseltip onları göz ve gönül dolduracak ihtişamda yapmakta birçok faydalar söz konusudur. Onları şöyle sırala­yabiliriz:

a) İbâdeti sık sık hatırlamaya vesîle olur ve Allah’ı anmamızı ilham eder.

b) Cami kavramının kalp ve kafalarda iz bırakmasını sağlar.

c) Çevreye saygı telkîn eder.

d) Şehre gelen yabancı misafirlerin dikkatini çeker; onlara güven ve huzur verir.

e) Aynı zamanda Müslümanların evlerinden ve iş yerlerinden fazla ibâdet yerlerine önem verdiğini gösterir.

Mânevî yükseltme ise, camileri evlerimizden ve iş yerlerimizden çok daha fazla düzenli ve temiz tutmamız, ibâdet için gelenlere her bakımdan huzur ve ferahlık verecek şekilde düzenlememiz ve ibâdetimizle şenlendir­memiz ile yorumlanır.

O bakımdan ilim adamlarımız bu âyetin tefsirinde üç farklı yorum or­taya koymuşlardır:

1- Camilerin yüksekçe inşa edilmesi,

2- Camilere her zaman sevgi ve saygı gösterilmesi,

3- İbâdet yerlerinin her türlü pislik, süprüntü ve dağınıklıktan uzak tutulması tavsiye anlamında bir emr-i İlâhîdir.

ALLAHʹIN NURUNUN CAMİLERDE YANSIMASI

«(Cami ve mescidlerde) sabah-akşam Oʹna tesbîh ederler. »

Cenâb-ı Hakk’ın nuru bir yönüyle de camilerde tecelli eder. Müʹminin imân cevheri o nurdan ışık alıp çevresini aydınlatır. O bakımdan müʹmin her zaman camiye ve ibâdete bağlıdır; sabah-akşam, yani günün beş vak­tinde camide namaz kılıp Allah’ı tesbîh etmek onun ruhunun değişmeyen gıdasıdır. İmân ile bu nur arasında zaman zaman yer alan nefis perdesi, ancak zevkine erişilen namaz ve zikir ile ortadan kalkar. Böylece nefis denilen behimî duygu, camiye devam edilmek suretiyle gücünü ve tesiri­nin çoğunu kaybeder.

İlgili âyetle, mü’minin bu müstesnâ durumuna işâret edilerek, ne tica­retin, ne alım-satımın, ne de başka dünyevî bir yararın onu namaz kılmak­tan, zekât vermekten alıkoyamıyacağı hatırlatılıyor.

Neden sadece namaz ve zekât?

Zira beş vakit namaz, günlük hayatı bütünüyle disipline edip feyizli ve yararlı biçimde kanalize eder. İnsanla Allah arasındaki engelleri kaldırır ve düzenli, dengeli bir ömür sürme ortamını hem hazırlar, hem de gündemde tutar. Böylece nefsin tezahürü olan behimî sıfatlar eğitilir ve meşru sınır­lar içine alınma imkânına eriştirilir. O bakımdan namazsız, niyazsız hak din olmamıştır; namaz kılmayan bir peygamber ortaya çıkmamıştır.

Zekât ise, bedenî ve kalbî ibâdeti malî ibâdetle birleştirip bütünleş­tirir. Ferdi topluma bağlayıp sosyal yapıdaki gedikleri kapatır. Böylece zekât farizası, İslâm’ın sosyal adâlete yönelik fiilî esaslarından biridir. Her bakımdan imânın tabii ürünü kabul edilir.

TİCARETLE İBÂDET ARASINDA TERCİH

«Öyle adam­lar ki, ne ticaret, ne de alım-satım onları Allah’ı anmaktan, zekât vermek­ten alıkoymaz.. »

Mü’min her gün imân ve irfanı nisbetinde madde ile ibâdet arasında büyük sınav vermektedir. Namaz vakti gelince ezân sesine mi, yoksa pa­ra şıkırtısına mı gönül kulağını açık tutar? Bunlardan hangisi onun gön­lünde taht kurmuşsa, gönül kapısı ondan yana açık tutulur.

Böylece günde beş defa ve yılda farz zekât olarak bir defa mü’min parayla ibâdet arasında bir tercîhte bulunmak zorundadır. Şüphesiz ki imânın bütün şartlarını Allahʹa ve Âhiret’e dosdoğru inanma teknesinde hamur edip şekillendirenler ibâdeti, dünyaya iyice gönül verenler ise pa­rayı tercîh ederler.

Hemen belirtelim ki, namaz vakti iş yerini, alım-satımı ve kulağa hoş gelen parayı bırakıp camiye gitmek nefse ağır gelir. Ama bu ağırlık ve kül­fetin önünde en güzel mükâfatlar müʹmini beklemektedir.

KALPLERİN VE GÖZLERİN DÖNECEĞİ GÜN

«Kalplerin ve gözlerin (korkudan) döneceği günden korkarlar. »

İnsan hayatında hiçbir müeyyide, Allah’a imandan sonra «Âhiret İnan­cı» kadar tesirli ve yönlendirici değildir. Cenâb-ı Hak ezelî plânı gereği insan oğlunu birtakım nefsanî duygularla donatmış ve onun hayatına can­lılık kazandırmak için dünyayı bu doğrultuda çok çekici kılmış; sonra da bu duyguları meşru sınırlar içinde tutmak için kitap indirmiş ve peygam­ber göndermiştir. Aynı zamanda insanı her işlediğinden sorumlu tutmuş ve Âhiret Âlemi’nde ona göre mükâfat ve mücazat hazırladığını bildirmiş ve ilgili âyette «Kalplerin ve gözlerin (korkudan) döneceği günden.. » söz ederek mânevî müeyyidenin ne kadar ağır olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Unutmamak gerekir ki, insanı en çok heyecanlandıran ve endişelen­diren olaylardan biri de mahkemede yargılanmak ve hesap vermektir. Bir de mahkeme ve hesap sorma Cenâb-ı Hakkʹın adâleti huzurunda cereyan edeceğine bakılınca, korku ve heyecanın ne kadar yüksek derecede ola­cağını anlatmaya gerek kalmaz.

İşte hayatını bu inanç ve duygu düzeyinde tutup iş yeriyle cami, pa­rayla ibâdet arasında köprü kurarak birini diğeriyle değerlendirmek su­retiyle lâyık olduğu ölçü ve anlamda tutan müʹminlere işlediklerinin en gü­zeliyle karşılık verilmekle kalınmayacak; Cenâb-ı Hak bol nîmetinden ve geniş rahmetinden onlara fazlasıyla ihsanda bulunacağını va’detmektedir.

Zira âdet-i ilâhiyeden biri de, dosdoğru amel edenlerin karşılığını noksansız vermektir. Fazladan ihsan ve inʹâmda bulunmak ise, O’nun şanındandır. Kendini İlâhî lütuf ve ihsana lâyık olma düzeyine getirene O’nun geniş ihsanı dünyada da, âhirette de teveccüh eder. Ancak âhiretteki te­veccühün ayrı bir hikmet ve anlamı söz konusudur.

Böylece âhirette her mü’min kendi imân, irfan ve ameline göre nasî­bini alır. Buna günlük hayatımızdan bir misal verecek olursak, güneş, yağ­mur ve toprağı hatırlatabiliriz; şöyle ki: Her toprak kendi özellik ve isti’da­dına göre yağan yağmurdan ve ısıtıp aydınlatan güneşten yararlanabilir. Çorak olan toprağın ise, yararlanma istiʹdadı dumura uğramıştır. O bakım­dan kusur yağmur ve güneşte değil, toprağın kendisindedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, mü’minlerin ibâdet ve camilerle olan yakın ilgi­si konu edildi. İman ve ibâdet zevkini alanların, hiçbir zaman ticarî meş­guliyetten, alım-satımdan ve para kazanmaktan dolayı camileri, namaz ve zekâtı ihmal etmiyecekleri üzerinde durularak dengeli bir hayat yaşama­mız tavsiye edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, küfre sapıp hilkatin hikmetinden habersiz olan­ların amellerinin serap misali hayalden başka bir anlam taşımadığı konu ediliyor. Kâfirlerin hep manevî bir karanlık içinde ümitsiz oldukları hatır­latılarak gerçek anlamda manevî gıda almayanların sonu gelmeyen bir şaşkınlık içinde ömürlerini boşuna harcadıklarına işâret ediliyor.