MEÂLİ:
29- Sen, öğüt vermeye devam et. Sen, Rabbin nimetiyle ne bir kâhinsin, ne de deli...
30- Yoksa onlar (senin için) «O şâirdir, zamanın tokadını yemesini bekliyoruz» mu diyorlar?
31- De ki: «Siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. »
32- Yoksa bunu (bu tutarsızlık ve çelişkiyi) akılları mı onlara emrediyor? Değilse onlar, azıp sapıtan bir millet midir?
33- Yoksa bunu (Kurʹânʹı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar.
34- Eğer doğru sözlü kimseler ise, bu sözün bir benzerini getirsinler!
35- Yoksa onlar, hiçbir şeysiz (plânsız, proğramsız rastgele)mi yaratıldılar? Değilse, yaratanlar kendileri midir?
36- Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar.
37- Yoksa Rabbin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı (Kâinatʹta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenlerdir?
38- Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı (yükselip göklerin haberlerini) dinliyorlar? O halde dinleyenleri (bu hususta) açık belge, isbatlayıcı delil getirsinler.
39- Yoksa kızlar Allahʹa, oğlanlar size, öyle mi?
40- Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?
41- Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar?
42- Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o küfre sapanlar kendileri tuzağa düşeceklerdir.
43- Yoksa onların, Allahʹtan başka bir ilâhları mı var? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.
44- Gökten bir kütlenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler.
45- Sen onları çarpılacakları güne kavuşmalarına kadar bırak.
46- O gün onların hile ve tuzağı kendilerine hiçbir fayda vermez ve onlar yardım da olunmazlar.
47- Şüphesiz ki, zâlimler için bundan başka da azâp vardır. Ama çoğu bunu bilmezler.
48- 49- Rabbin hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimizdesin. Kalktığında Rabbim hamd ile tesbîh et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da tesbîhe devam et.
İNİŞ SEBEBİ
Kureyş Kabilesiʹnin ileri gelenleri Dârünnedveʹde toplanıp Hz. Muhammed (A. S. ) hakkında tedbîr alınmasını ve Mekkeʹyi karıştırıp aileleri bölen bu akıma bir son verilmesini müzakere ediyorlardı. Onlardan biri şöyle öneride bulundu: «Muhammed’in (A. S. ) ellerini arkasından bağlayıp hapsedin ve zamanın tokadını yiyip yok oluncaya kadar göz altında bulundurup bekleyin. Ondan önceki şâirler, örneğin Züheyr ve Nabiğâ gibi büyük üne sahip olanlar da zamanla yok olup silindiler. »
Bunun üzerine 20-30. âyetler indi. (İbn İshak: İbn Abbas (R. A. ) dan - İbn Kesîr: 4/243)
İLGİLİ HADÎSLER
«Bir şeyi uğursuz sayanı veya başlayacağı şeyin uğur getirmiyeceğini söyleyeni tasdîk eden, kehanette bulunan, kâhine gidip onun dediğine inanan; sihir ve büyü yapan; büyücüye ve sihirbaza gidip onların dediklerini tasdîk eden kimse bizden değildir.
Kim de bir kâhine (gaybden haber verene) gider ve onu tasdîk ederse, Muhammed’e (A. S. ) indirileni inkâr etmiş olur. » (Müsned-i Bezzar/İsnad-i ceyyid ile - Taberânî - Ahmed: 2/408. 429, 476)
Bir adam Hz. Peygamberʹe (A. S. ) sordu:
- Ya Resûlellah! Büyük günahlar kaç tanedir?
Cevap verdi:
- Dokuz tanedir. En büyüğü, Allahʹa ortak koşmak, haksız yere bir müʹmini öldürmek, savaştan kaçmak, namuslu kadına zina suçlamasında bulunmak, sihir ve büyü yapmak ve yaptırmak, yetim malı yemek ve faiz yemektir. » (Taberânî: Ubeyd b. Umeyr’den)
«Kim bir kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, cidden o, Muhammed’e indirileni inkâr etmiş olur. » (Müsned-i Bezzar/İsnad-i ceyyid ile)
«Kim bir kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, Muhammedʹe indirilenden ilgisi kesilir. Kim de ona gider, ama dediğini tasdik etmezse, kırk günlük (ve gecelik) namazı kabul olunmaz. » (Taberânî: Reşîd b. Sa’d tarikiyle Enes b. Mâlik (R. A. ) den)
«Kim kehanette bulunur veya fala bakıp veya baktırıp kısmet ararsa ve yolculuğa çıkarken fala baktırıp ya da karşısına çıkan bir canlı sebebiyle onu uğursuz sayıp geri dönerse, yüce derecelere asla erişemez. » (Taberânî: Vesîle b. Eska’ (R. A. ) den)
«Kim bir arrafa (gelecekten haber veren kâhin veya büyücüye) gider de ondan bir şey sorar ve dediğini tasdik ederse, kırk (gün ve) gece namazı kabul olunmaz. » (Taberânî: İki ayrı isnadla)
MUHAMMED (A. S. ) NE KÂHİN, NE DE DENGESİZ İDİ
«Sen, öğüt vermeye devam et. Sen, Rabbin nimetiyle ne bir kâhinsin, ne de delisin. »
Kureyş Kabilesiʹnin ileri gelenlerinden Şeybe b. Rebi’a, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz için «kâhin» derken, Ukbe b. Ebî Muayt, «aklî dengesi bozuk» diyordu. İlgili âyetlerle bu gibi yersiz ve yakışıksız isnat ve suçlamalar reddedilmektedir. Aynı zamanda bu gibi sataşmalara Peygamberin önem vermemesi, teblîğ hizmetini sürdürmesi emredilerek, inkârcı sapıkların her zaman böyle ölçüsüzlüklerde bulunabileceklerine işâret edilmektedir.
Hz. Muhammedʹin (A. S. ) üstün kişiliği, fevkalâde akıl ve zekâsı, dirayet ve yeteneği, vakar ve terbiyesi; hepsinin üstünde,. İlâhî vahye mazhar bulunması, bu gibi isnatların kin, haset, garezkârlık ve azgınlıktan kaynaklandığını ortaya koyuyor ve böyle diyenleri gülünç duruma düşürüyordu.
Kâhin: Kehanet kökünden türetilen sıfattır. Daha çok gâibden haber veren, büyü yapan, çakır gözlü bir çocuğu su dolu tas veya tırnak üzerine eğip cinlerden haber veren kimse hakkında kullanılır.
Kamus Şârihi ise, «kehanet» maddesi hakkında şu bilgiyi veriyor:
«Araplarda kâhinler olurdu. Şakk ve Satıh adındaki şahıslar gibi. Şeytanlar göklere çıkmaktan menʹedilmedikleri dönemde bazı olay ve haberleri meleklerden kaparak çalarlar ve onları (ilgili kişilere) naklederlerdi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz peygamber olarak gönderilince, artık şeytanlar ve cinler göklere çıkmaktan men’edildiler.
Bazı kimseler cin taifesinden «huddam»la ilgili kurduğunu iddia eder. Oysa cinler gaybı bilmezler. »
et-Terğîb veʹt-Terhîb sâhibi Münzerî (656) «Kâhin» maddesi hakkında şu bilgiyi veriyor: «Gizli tutulan bazı şeyler hakkında haber verip bir kısmında isabet kaydeden, çoğunda ise hatâ yapan ve bu bilgileri cinlerin kendisine haber verdiğini iddia eden kimseye kâhin denir. » (et-Terğîb ve’t-Terhîb: 4/440- Mısır: 1933)
KÂHİN VEYA BÜYÜCÜNÜN VERDİĞİ HABER
Cinlerden kâfir olanlar, meydana gelen olayların bir kısmını vaktinde görüp tesbit etme şansına sahiptirler. Yalın zehirli ateşten, diğer bir anlatımla, ışından yaratıldıkları için cinler baş döndürücü bir hız ve hareket gösterebilirler. Ancak tesbit ettikleri olayların çoğunu net göremezler. Net olarak görebildiklerine de yalan katıp öylece kâhinlere fısıldarlar.
Kâhin ve büyücü, kendini şeytan ve cinne teslîm edip bu husustaki ilâhî yasağı çiğnediğinden, cinlerden koruyan melek ondan uzaklaşır. Böylece kâfir cinlerin ona yaklaşıp fısıldaması kolaylaşır.
Bir takım yöntemlerle, ya tırnak, ya bir çanak su veya benzeri bir şeye görüntüleri akseder. Böylece kâhin, ya da büyücü o görüntülerle birlikte aldıkları mesajları değerlendirirler.
Şüphesiz bu değerlendirmenin % 10 isabetli olsa bile, % 90ʹı kapalı, dolaylı, yanlış ve isabetsizdir.
İslâm bütünüyle hukuk, adâlet, ahlâk, fazîlet ve kardeşlik dinidir. Dava konusu olan olayları şahit ve belgelerle değerlendirir. Bu hususta hâkim ne kendi kehânetiyle, ne de başkasının keşif ve kerâmetiyle amel edebilir. Aynı zamanda İslâm meselesinin çözümü için kâhinlere, büyücü ve üfürükçülere baş vurmayı küfür sayar; insanların bu gibi bâtıl yol ve hurafelerden; yalan ve çarpık haberlerden uzak kalmasını emreder.
Kâhin ve büyücülerden önemli bir kısmı ise, cinlerle temas kuramaz; ancak bazı gözboyama yolu ve yöntemiyle psikolojik tesir uyandırabilirler. Gelecekten ise, ne cinlerin, ne de kâhin ve büyücülerin haberdar olması söz konusudur. Nitekim Nemi Sûresi 65. âyette: «De ki: Allahʹtan başka ne göktekiler, ne de yerdekiler gaybı bilir. » buyurulurken, Sebeʹ Sûresi 14. âyette, cinlerin gaybı bilmediği net olarak açıklanmaktadır. Ama Cenâb-ı Hak dilediği peygambere ve velî kuluna gaybı bildirir. Bu da bir istisnâ teşkil eder.
Ruhlardan mesaj aldıklarını sanan medyumlara da ancak kâfir cinler mesaj vermekte ve böylece bu fırsattan yararlanarak hissettirmeden semâvi dinlerin teblîğ ettiği inancı temelinden yıkmakta ve sık sık Kur’ân ve Sünnete ters düşen, çelişkili bilgiler, haberler sunmaktadırlar. Sünnetullah gereği, ruhların insanlarla, yani dirilerle temas kurup gaybden haber vermesi yasaklanmıştır. Bunun sebebi ise gayet açıktır: Eğer yaşamakta olan insanlara ruhlarla ilgi kurma imkân ve yeteneği verilseydi, kitap ve peygamber göndermeye lüzum olmaz; aynı zamanda akıl ve idrâkin, irâde ve azmin rolü kalmazdı. Herkes ruhlardan alacağı habere ve bilgiye ister istemez inanacak ve ona göre kendine bir yol çizecekti. Böyle bir durumda iyilerle kötüleri ayırt edecek İlâhî kıstasın indirilmesi hikmete ters düşerdi.
KURʹÂN BİR İNSAN TARAFINDAN UYDURULMUŞ DEĞİLDİR
«Yoksa bunu (Kurʹânʹı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar. Eğer doğru sözlü kimseler ise, bu sözün bir benzerini getirsinler. »
Kur’ân ve hadîslerde verilen haberlerin, gelecekle ilgili mesajların; bilimsel anlamda ana fikirlerin, temel bilgilerin, hukukî kuralların üzerinden on beş asır geçmesine rağmen hepsi de tazeliğini, lüzumluluğunu korumakta ve gerçeği bulup ortaya çıkaran ilimle hiçbir zaman ters düşmemektedir. Eğer -hâşâ- Hz. Muhammed (A. S. ) bir kâhin veya şâir, ya da büyücü olsaydı, diğer kâhinler, büyücüler ve şâirler gibi verdiği haberlerin, getirdiği sistemin çoğunun uydurma ve yalan olduğu kısa zamanda anlaşılır ve kendiliğinden silinip unutulmaya mahkûm olurdu.
Aklî dengesi bozuk bir kimsenin kafasından bu kadar mükemmel, mükemmelin de üstünde böylesine şaheser bir kitabın çıkması mümkün değildır. Aynı zamanda aklî dengesi yerinde üstün zekâ ve yeteneklere sâhip büyük bir ilim adamının da böylesine cihanşümul bir kudrete sahip olan, hiçbir çağda cumhurun aklıyla ve gerçeği tesbit eden ilmi buluşlarıyla çelişkili olmayan bir kitap vücuda getirmesi düşünülemez. Bunun için Ona şair veya kâhin damgasını vurmaya çalışan putperest müşriklere Cenâb-ı Hak, şöyle denilmesini emretmektedir: «De ki, siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. » Yakın gelecekte benim ve bana indirilen kitabın nasıl bir rahmet ve mutluluk olduğunu göreceksiniz.
GERÇEĞİ GÖREBİLMENİN İKİ ÖNEMLİ SEBEBİ
Gerçeği görebilmek, büyük bir irfan ve insaf işidir. Herkes duygusunun, ön yargısının perdesini yırtarak akıl ve irfan gözüyle hakikati arama külfetine katlanmak istemez. İnsanların çoğu nefis ve maddenin; duygu ve ihtiraslarının esiridir. Hz. Muhammed (A. S. ), aldığı vahiy ve sergilediği hakikatlerle insan aklına, vicdanına ve sağduyusuna birden seslenmektedir. Ama dün Mekkeli putperestler, bugün materyalist ve komünistler, duygularını maddeyle, akıllarını çıkmaza sokan felsefeyle birleştirip kafalarında bir ön yargı oluşturmuşlardır. O bakımdan çoğunu saplandığı ve şartlandığı bâtılın büyüleyici havasından kurtarmak çok zordur.
PLÂNSIZ HILKAT OLMAZ
«Yoksa onlar hiçbir şeysiz (plânsız, proğramsız rasgele) mi yaratıldılar? Değilse, yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar. »
Mekkeli putperestler, Allah hakkında az bir bilgiye sahip bulunuyorlardı. Bunun için insanın nasıl yaratıldığını, ilk insanın yeryüzüne nasıl ayak bastığını bilmiyorlardı. Bu sebeple de çoğu, rastgele, plânsız, proğramsız, gayesiz ve amaçsız bir hılkata inanıyor veya öyle sanıyorlardı. Günümüzün materyalistleri ise, biraz daha farklı ve teorik bilgilere dayanarak yaratılışın oluşmasını şöyle iddia ediyorlar:
«Dünya üzerindeki canlılar da birdenbire değil, inorganik maddelerden organik maddelerin, protoplazmanın oluşmasını olası kılan şartlar gerçekleştikten sonra ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bunlar çevrelerini kuşatan doğa (tabiat) ile savaşa savaşa, farklılaşa farklılaşa evrim spiralini geliştirmişlerdir. » (Davranışların Kökeni:. 22/1978- Sorum Yayınları/İstanbul 1978)
Görüldüğü gibi, materyalist inkârcının bütün iddiaları birer varsayımdan öteye geçmemekte; şuursuz, cansız maddenin, şuurlu maddeye dönüştüğünü söyleyerek gerçek anlamda bilimsel ölçülerden uzak bir iddiayla beyin yıkamaya çalışmaktadır.
İNATÇI İNKÂRCILARA YÖNELTİLEN ON SORU
Kur’ân, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) her türlü gerçek dışı söz ve davranıştan uzak ve pâk bulunduğunu; teblîğ ettiklerinin hepsinin İlâhî kaynaktan indirilme olduğunu açıkladıktan sonra, inanmayan maddecilere, bâtılı savunan sapıklara, iddialarında doğru iseler Kurʹânʹın bir benzerini hazırlayıp getirmelerini önermekte ve arkasından akıl ve düşüncelerini hakka yönlendirmek, idrâklerini gerçeği araştırmaya çevirmek için on kadar soru tevcîh etmektedir:
1- «Yoksa onlar, hiçbir şeysiz (plânsız, programsız rasgele) mi yaratıldılar? »
İnsan en güzel biçim ve ölçüde, yetenek ve yapıda yaratılmıştır. Bu konuda inorganik maddelerin organik maddelere dönüşüp tekâmül ede ede bugünkü çizgiye geldiğini söylemek, insanın hılkatındaki plân ve proğramı ve her organı üzerinde yer alan İlâhî damgayı görmemek, anlamamak demektir.
Aynı zamanda organik maddede oluşan protoplazmaya canlılık vasfının nereden, nasıl geldiğini isbat eden bilimsel bir tesbit de yoktur. İlim bu noktada âciz kalmaktadır. Nerede kaldı bir sürü tutarsız, çelişkili varsayımlarla hilkati isbat etmek, insanın menşeini belirlemek.
2- «Değilse, yaratanlar kendileri midir? »
Dekartʹın da dediği gibi, insan kendi yaratıcısı değildir. Çünkü o takdirde insan, kendini daha başka şeylerle de donatıp acaip bir şekil almış olur ve birbirlerinden farklı durumlar arzederlerdi. Oysa genetik kodda kayıtlı bulunan kalıtım hep devam etmekte, insan türünde bir başkalaşma söz konusu olamamaktadır.
Gerçek bu olunca, bu kadar yeteneklerle donatılıp vücuda getirilen insanı, mutlaka belli bir plân ve proğrama göre yaratıp biçimlendiren vardır ve onun da çok üstün kudret ve sınırsız ilme ve irâdeye sâhip olması gereklidir. İşte hak dinler o kudrete «Allah» demektedir.
3- «Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar. »
Kâinatta hem bütünde, hem parçada hâkim olan mükemmel düzen ve denge kanunu bir tesadüfün eseri midir? Milyarlarca tesadüfler nasıl birbirini izleyip bu düzen ve dengeyi oluşturabildi? Bu mümkün müdür? Birden ona kadar numaralandırıp cebimize yerleştirdiğimiz on düğmeden ilk bir numaralıyı çekip çıkarmamız yüzde bir ihtimaldir. İkinci defa elimizi sokup iki numaralı düğmeyi çekip çıkarmamız binde bir ihtimaldir. Üçüncü defa üç numaralı düğmeyi çıkarmamız milyonda, belki on milyonda bir ihtimaldir. Hakikat bu olunca, kâinatta binlerce kanun kusursuz işlemekte, denge ve düzeni korumaktadır. Birine tesadüf denilse, bu yüzde bir ihtimaldir; İkincisine tesadüf denilse bu binde bir ihtimaldir...
4- «Yoksa Rabbin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı (kâinatta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenler? »
Hüküm ve saltanat onların elinde ve tasarrufunda olsaydı, hem bugünkü düzen devam etmezdi, hem de kaynakları devam ettirme imkânları bulunmazdı.
5- «Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı (yükselip göklerin haberlerini) dinliyorlar? »
Dev adımlarla ilerleyen teknoloji, henüz güneş ailesini bile tam anlamıyla keşif ve tesbit etmiş değildir. Kâinatın büyüklüğünün ışık hızıyla izahına bakılınca, insanoğlunun ne kadar âciz ve zayıf olduğu kendiliğinden anlaşılır. Komşu gezegenlere merdiven kurmaya çalışan, yani teknik imkânlarla oralara ayak basmak isteyen insan, henüz ancak Ayʹa ayak basabilmiştir.
6- «Yoksa kızlar Allahʹa, oğlanlar size, öyle mi? »
Bu ne fena ve ne haksız bir taksim! Kendilerine yakıştıramadıklarını Allahʹa yakıştırmaları ne büyük küstahlık! Oysa Cenâb-ı Hak, her türlü beşerî sıfatlardan, sonradan ârız olan vasıflardan pâk ve münezzehtir. O mutlak ganîdir; her şey onun eseri ve ancak Oʹna muhtaçtır; O ise hiç kimseye muhtaç değildir.
7- «Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar? »
Peygamberin hizmeti bütünüyle İlâhî rızaya yönelik olup hasbîdir. Teblîğ ve irşâd görevini yerine getirirken hiç kimseden bir ücret ve benzeri bir karşılık beklemez. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden önce gönderilen her peygamber, hitap ettiği topluma şöyle demiştir: «Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum; benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbına aittir. »
Eşitlikten, hürriyetten, insan haklarından, hukuk devletinden söz edip dem vuran maddeciler hiçbir zaman eşitlik, hakkaniyet ve gerçek anlamda hürriyet getirmemişlerdir. İşçi ve ırgatı kendi ideolojileri doğrultusunda kullanarak ancak dengesizlik ve anarşizmi doğurmuşlardır. İşin başında olanlar hep aslan payını alıp götürmekte, sömürdüğü halkı ve ırgatı karın tokluğuna çalıştırmaktadırlar.
8- «Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar? »
Daha henüz fizik âleminden çok az şey tesbit edebilen insanoğlu, nerede kaldı fizikötesini keşfedip hakikatleri öğrenebilsin? Kâinatta kurulu düzenin işleyişinde sayısı belirsiz meleklerin hizmet vermesinden haberleri var mıdır?
İddiaları da, yazdıkları ve ileri sürdükleri hususların çoğu da varsayımdan ileri geçmemektedir. Teorik bilgilerinin çoğu hakikate ters düşmekte ve ciddi hiçbir çözüm getirmemektedir.
9- «Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o küfre sapanlar kendileri tuzağa düşeceklerdir. »
Bâtılı savunup hakkın nurunu söndürmek için akla gelmedik hile ve entrikalara baş vuranlar, hiçbir zaman o nuru söndürememişlerdir. Zira hak incelir ama kopmaz, ışığı azalabilir ama bütünüyle sönmez. O bakımdan hazırladıkları her hile ve tuzağa sonunda kendileri düşmeye mahkûm olmuş; yetiştirdikleri maddeci ve inkârcı kuşaklar onları kemirip bitirmiştir.
10- «Yoksa onların Allahʹtan başka bir ilâhları mı var? Allah onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir. »
Allahʹı bırakıp birtakım canlı-cansız mahlûku ilâhlaştıranlar, sadece kendilerini aldatmakta ve yetişmekte olan yeni nesillere en büyük kötülüğü yapmakta ve gelecek kuşaklara en fena mîrası bırakmaktadırlar. Mânevî boşluk içinde bunalan toplumların bugün hazin âkibetlerini görmekteyiz. Maddî refah bir dereceye kadar tatmin edebilmiş, ondan sonra amaçsızlık, başı boşluk, uyuşturucu, içki, kumar, zina, livata ve benzeri kötülükler zincirin halkaları gibi birbirine eklenerek ıslâhı gayr-i mümkün bir çizgiye gelip dayanmıştır. Cinsel sapıklık, uyuşturucu ibtilası, sözde medeniyet denilen hayat sistemi henüz çaresi bulunmayan birtakım öldürücü hastalıkları doğurmuştur. Milletler yaptıkları hatâları anlayıp Hakkʹa dönünceye kadar bu öldürücü, kahredici hava esmeye devam edecek ve insanlığı kemirip tüketecektir.
GÖKTEN KÜTLENİN İNMESİ
«Gökten bir kütlenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler. »
Şuârâ Sûresi 187. âyetin tefsirinde açıklandığı üzere, inkârcı sapıklar, inatçı zâlim zorbalar, Hz. Peygamber’e (A. S. ): «Eğer doğrulardan isen haydi göğün bir parçasını üzerimize düşür», diyerek, İlâhî azaba inanmadıklarını tekrarlayıp duruyorlardı. Konumuzu oluşturan 44. âyetle, onların inatlarında ısrar edecekleri belirtilerek, «gökten bir kütlenin (meteorit) düştüğünü görseler, birbirinin üstüne yığılmış bulut kümesidir, derler» buyurularak, putperestlerin câhilâne tutumları, yanlış ve sakıncalı düşünce ve inançları tasvîr edilmekte, kâinat olaylarının sebep ve hikmetini bilmediklerine işârette bulunulmaktadır.
Böylece Cenâb-ı Hak, inkârcı azgın putperestlerin üzerine azap olarak büyük bir kütlenin düşürülmeyeceğini dolaylı şekilde bildirerek, onları bundan başka bir kuvvetin teʹdip ve terbiye edeceğini kapalı bir anlatımla haber vermektedir. Nitekim Mekkeʹnin fethi, onları azgınlık ve küfürleriyle birlikte alaşağı edip inatlarını kırdı ve İslâmʹa girmekten başka çareleri kalmadığını onlara öğretti.
Özellikle 45-49. âyetlerle onlar aleyhine gelişecek günlerin çok yakın olduğuna değinilerek mü’minlerin biraz daha sabırlı ve temkinli olmaları tavsiye ediliyor.
PEYGAMBER (A. S. ) ALLAHʹIN GÖZETİMİNDE BULUNUYORDU
«Rabbin hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimizdesin.. »
İlâhî rahmet, inâyet ve gözetime rağmen, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kendine düşen hizmeti ve uygulanacak metodu kusursuz sürdürüyor; bu arada her türlü saldırı ve hezeyana göğüs gerip sabrediyordu. Zira Mekkeʹde bir iç çatışma ve vuruşmaya yol açmanın hiç doğru olmayacağını biliyor ve arkadaşlarını ona göre eğitip yetiştiriyordu.
48 ve 49. âyetlerle bu metod bir defa daha işlenerek, Hz. Muhammed in (A. S. ) aslâ hezimete uğramıyacağı, Onun hep İlâhî gözetim altında korunduğu ve başarılı sonuca adım adım yaklaştığı dolaylı şekilde ifade ediliyor.
FIRTINALI, MÜCADELELİ DÖNEMLER İBÂDETİ UNUTTURMAMALIDIR
«Kalktığında Rabbim hamd ile tesbîh et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da tesbîhe devam et. »
Hakk’ın bâtıl ile mücadelesinin amaçlarından biri, insanı başkasına kulluktan ve kölelikten kurtarıp Cenâb-ı Hakkʹa kul yapmaktır. O halde bu mücadelede zaman gelir hak zayıflayabilir; aralıksız saldırılara mâruz kalabilir. Günün şaşırtıcı olaylarının, fırtınalı dönemlerinin tesirinde kalıp can, mal, evlâd, makam ve mansıb kaygısına düşerek ibâdeti bırakmak veya ihmal etmek, ya da unutmak, şüphesiz ki başarısızlığın, hezimete uğrayıp yenilmenin tâ kendisidir. Çünkü böylesine bir panik ve şaşkınlık, mücadelenin asıl amacını belirsiz hale getirir ve dolayısıyla mücadele anlamsız ve hikmetsiz kalır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, Peygamber’e (A. S. ) hitap ederken dolayısıyla bütün mü’minlere şu emri vermektedir: «Bir meclisten kalkıldığında veya namaza, veya uykudan, ya da herhangi bir toplantıdan kalkıldığında Rabbim hamd ile tesbîh et. Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da tesbîhe devam et. » Çünkü Allah’a bu vakitlerde yönelip O’nun kudret ve azametini düşünmek, imânı güçlendirir, zekâyı açar, ruhu cilâlar, kalbi takviye edip azim ve cesareti artırır.
KALKACAĞIN ZAMAN TESBÎH ET
Kur’ân bu hususta mutlak bir ifade kullanarak, kalkmayı Resûlüllah’ın yorum ve açıklamasına bırakmıştır. O bakımdan Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurmuştur:
«Kim bir mecliste oturur da boş ve anlamsız söz ve davranışları çoğalırsa, meclisten kalkmadan önce şöyle desin: «Sübhânellahi ve bi-hamdike, eşhedü ellâ ilâhe illâ ente, esteğfiruke ve etubu ileyke». İşte kim böyle derse, mutlaka o mecliste olan şeylerden dolayı bağışlanır. » (Müsned-i Ahmed: 2/494)
İbn Ömer (R. A. ) diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, bulunduğu bir meclisten henüz kalkmadan en az yüz defa : «Rabbim, beni bağışla. Şüphesiz ki sen tevbeleri çokça kabul eden ve çok bağışlayansın» dediğini sayardık. (Ebû Dâvud/vitir: 26)
Gecenin bir bölümünde tesbîhe gelince:
Bu daha çok teheccüd namazına işârettir. Ayrıca akşam ve yatsı namazlarını da kapsamına almakta ve böylece beş vakit namaza işâret edilmektedir.
Teheccüd namazı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e vâcip idi. Ümmetine ise sünnet kılınmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, gecenin bir bölümünde uykudan kalkıp namaz kılmak, zikir ve tesbîhte, duâ ve niyazda bulunmak, bütünüyle rahmet, feyiz ve bereket; nur ye hidâyettir.
Yıldızların batmasının ardından tesbîhe gelince:
Bu cümle üzerinde farklı yorum ve açıklamalar yapılmıştır:
a) Hz. Ali, Câbir ve Enesʹe (Allah hepsinden râzı olsun) göre: Sabahın iki rek’at farzıdır.
b) Dahhak ve İbn Zeydʹe göre: Sabah namazının kendisidir, farz ve sünneti kapsamaktadır. Taberî bu yorumu tercîh etmiştir.
c) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Namazların arkasından yapılan tesbihlerdir.
d) Tirmizîʹnin tesbitine göre: Fecir doğmadan önce iki rek’at namaz kasdedilmiştir.
Sûrenin başında birtakım değerlere yemin edilerek başlandı ve İslâm’ın yakın gelecekte zafere kavuşacağına işâret edilerek, belli vakitlerde Cenâb-ı Hakkʹı hamd ile tesbîh etmemiz emredilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a na-mütenahi hamd-u senâlar; doğru yolu bulmamızda bize rehberlik edip Hakk’ın sözünü bize teblîğ eden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.