Nebe Suresi 31-40. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا حَدَائِقَ وَاَعْنَابًا وَكَوَاعِبَ اَتْرَابًا وَكَأْسًا دِهَاقًا لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمٰنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ مَاٰبًا اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَالَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا

32-34.

(31-34) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.

Diyanet İşleri

35.

Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.

36-38.

(36-38) Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahman'dan bir mükafat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahman'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.

39.

İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.

40.

Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkarcının, "Keşke toprak olaydım!" diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

31-34- (Allah’tan derin saygı ile) korkup (fenâlıklardan) sakınan­lara elbette kurtuluş, başarıya erişme, bahçeler, bağlar, göğüsleri yeni ka­barmış yaşıtlar; dolu dolu kadehler vardır.

35- Orada ne boş-anlamsız söz, ne de yalan işitirler.

36- Rabbından bir mükâfat, yeterli bir bağıştır (bunlar)!

37- O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahmânʹdır; Oʹna söz söylemeye güç getiremezler.

38- O gün (büyük) Ruh (Melek Cebrâil) ve melekler ayakta saf hâ­linde duracaklar. Rahmânʹın izin verdiklerinin dışında kimseler konuşamıyacak. İzin verdiği de ancak doğruyu söyleyecek.

39- İşte hak olan gün, budur. Arzu eden kimse Rabbına bir varış yo­lu edinsin!

40- Doğrusu biz, sizi yakın bir azâp ile uyardık; o gün kişi, ellerinin önden gönderdiğine bakacak. Hakkʹı inkâr eden kâfir ise, (büyük bir piş­manlık içinde): «Keşke (bugün) toprak olaydım! » diyecek.

ALLAHʹTAN SAYGI İLE KORKANLARIN MÜKAFATI

«(Allahʹtan derin saygı ile) korkup (fenalıklardan) sakınanlara elbette kurtuluş, başarıya erişme, bahçeler, bağlar, göğüsleri yeni kabarmış yaşıtlar... vardır. »

Hak’tan yüz çevirip aklını nefsinin ve duygusunun emrine veren inkâr­cı ahlâksızlara hazırlanan elim sonuçtan haber verildikten sonra, duygu ve düşüncesini aklının emrine, aklını da imânın desteğine ve ışığına veren bahtiyar mü’minlere, takvâlarına karşılık olmak üzere hazırlanan altı uh­revî mükâfattan söz edilmektedir :

1- Kurtuluş ve başarıya erişme..

Dünya denilen hazırlanma ve arınıp Hakk’ın huzuruna ak-pâk çıkma­nın yolunu açma dönemi, her insan için ciddi bir sınav kapısıdır. O bakım­dan bu kapıdan adımını atan her kişi nereden geldiğini, nerede niçin bu­lunduğunu ve bundan sonra nereye gideceğini bilip idrâk ettiği ve bu hik­metli atmosfer içinde hayatını ilâhî öğreti doğrultusunda değerlendirdiği nisbette başarılıdır ve kurtuluşa ermeye namzettir. O bakımdan Cenâb-ı Hak, dünya hayatını hikmet ve felsefesiyle anlayıp aklını imânıyla birleş­tirerek plândaki yerini alan mü’minleri «muttakiler» sıfatıyla anmakta ve onlara verilecek mükâfatın ilk basamağında «kurtuluş ve başarı» haberini vermektedir.

2- Bahçeler ve bağlar..

Dünyada Cenâb-ı Hakk’ın yegâne murakıp olduğuna inanarak geçi­mini meşru çizgide yürüten ve nefsine hâkimiyet sağlayarak kalp ve ruhu­nu ilâhî irfanla geliştiren bu mü’minlere ikinci mükâfat olarak tarifi bizce mümkün olmayan bahçeler ve bağlar hazırlanmıştır.

Bunun sebebi çok açıktır: Zira insanın bizzat hılkatındaki duygu ve arzular her zaman ve her yerde yeşilliklerle, çeşitli meyvalarla ve renk renk gül ve çiçeklerle süslü bahçelere meyleder. Âhirette de buna büyük ihtiyaç vardır. Çünkü Allah hem yeşilliği sevmiş, hem de kullarına sevdirmiştir.

3- Göğüsleri yeni kabarmış yaşıt eşler.

Bu anlatım, Cennet’te mü’minler için hazırlanan eşleri tasvîr etmek­tedir. Bunlar genellikle iki kısımdır: Biri, Cennet yaratıldığı zaman orada yaratılan «Hûrî» denilen ve mahiyeti bizce bilinmeyen bakire ve yaşıt eş­lerdir. Diğeri, dünyadaki sâliha eşlerdir ki, Cennetʹe girince onlar da huri misali yaşıt duruma gelir ve taze kız görünümü alırlar.

4- Dolu, dolu kadehler sunulur.

Kur’ân’da Cennet’teki içkilerden yer yer söz edilirken, o içkilerin özel­liklerinden bir kısmı da açıklanır: Son derece nefistir, sarhoşluk vermez, insanı saçmalamaya itmez, sağlığı bozmaz ve fakat hep neşe, huzur ve ferahlık verir.

Şüphesiz idrara dönüşmeyen ve sarhoşluk vermeyen o içkilerin mahi­yetini bilmemiz mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, anlamamızı kolaylaştırmak için oradaki nîmetleri, dünya nîmetlerinin adını ve bazan da vasfını kulla­narak tasvîr etmektedir.

5- Orada ne boş-anlamsız söz, ne de yalan işitirler.

Âhiret âleminde hırs, tamaʹ, bencillik, kıskançlık, aç gözlülük, sürtüş­me, tartışma, mal ve servet kavgası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın kudret fırçasıyla süslenen Cennet ve içindeki nîmetler o kadar geniş ve çoktur ki, her mü’mine fazlasıyla verilecektir. Aynı zamanda dünyevî duygulardan saydıklarımızın artık o âlemde izi, anlamı ve hikmeti kalmaz. Herkes eriş­tiğiyle mutlu ve bahtiyardır. Bu sebeple de orada ne boş ve anlamsız sö­zün, ne de yalanın yeri olabilir. Mü’minler bu gibi kötü duygu ve sıfatlar­san arındıktan sonra Cennetʹe girmeye lâyık düzeye gelmiş olurlar.

6- Rabbından bir mükâfat, yeterli bir bağıştır (bunlar)!

Âyetin açık anlatımından iki manâ anlaşılmaktadır: Biri, «yeterli nî­met ve mükâfat», diğeri, «amellere göre hesaplanıp verilen nîmet ve mü­kâfat». Bu da, Cennetliklerden her birine verilecek nîmetin göz ve gönül dolduracak kadar çokluğuna, aç gözlülüğe kapı açmayacak kadar yeter­li olduğuna delâlet etmektedir. Zaten belirttiğimiz gibi, ikinci hayatta aç gözlülük, hırs, kıskançlık, doymazlık gibi kötü duygular bütünüyle siline­cektir.

KİMSE ALLAH’IN HUZURUNDA SÖZ SÖYLEMEYE CESARET EDEMEZ

«O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahmânʹdır; Oʹna söz söylemeye güç getiremezler. »

Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir. O, zulmu, haksızlığı kendine de, insanlara da haram kılmıştır. Âhiret gününde insanları biraraya toplayıp onların dünyada işledikleri iş ve amellerini -niyetlerine göre- değerlendirip karşılığını verirken, hiç kimsenin: «Bana neden ceza veriliyor veya veri­len cezâ fazla değil midir? » diyemiyeceği gibi, hiçbir kul kendisine veri­len mükâfatın az olduğunu da söyleyemez. Zira herkes çok iyi bilir ki, tak­dîr edilen karşılık, işlediği amele ve taşıdığı niyet ve amaca göre hesap­lanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın ve meleklerinin bir yanlışlık veya ihmali söz ko­nusu olamaz. O bakımdan Rabbin adâlet ve hesap alanında hiçbir kul ko­nuşma cesaretini ve hakkını kendinde bulamaz.

KİME İZİN VERİLİRSE ANCAK O KONUŞABİLECEK

«O gün (büyük) Ruh (Melek Cebrâil) ve melekler ayakta saf halinde duracaklar. Rahmânʹın izin verdiklerinin dı­şında kimseler konuşamıyacak. İzin verdiği de ancak doğruyu söyleyecek. »

Âhiret gününde, mahşer ve hesap alanında, Allah’a en yakın olan Bü­yük Ruh, veya Melek Cebrâil başta olmak üzere hiçbir melek, Allah izin vermedikçe konuşmaz ve hepsi de o edep, saygı, adâlet, rahmet, inâyet makamında kemâl-i edeple saf halinde ilâhî emri bekler.

Allahʹa en yakın olan melekler bile o yüce huzurda konuşma cesare­tini kendinde bulamazken, insanlar nasıl konuşabilir veya böyle bir cesa­reti kendinde bulabilir?

Zira artık konuşma, itirazda bulunma, beğenmeme, beğenip azımsama, kaçamaklı yollara başvurma, aldatmaya çalışma gibi haller çok gerilerde kalmıştır. O gün hüküm yalnız Cenâb-ı Hakkʹa aittir. O izin vermedikçe kimse konuşamaz ve şefaat de edemez. Konuşma izni verilenler de ancak doğruyu söylerler.

Âyette geçen «Ruh»dan maksat nedir? İlim adamlarının bir kısmına göre, Arş’tan sonra Allah’ın yarattığı en büyük varlıktır. Melek olabileceği gibi, ondan ayrı bir mahlûk da olabilir. Diğer bir kısmına göre, Melek Ceb­râil hakkında kullanılan bir isimdir. Çünkü Cebrâil, ilâhî kudretin en bü­yük tezahürlerinden biridir ve bütünüyle hayat ve enerji kaynağıdır. Allah daha iyisini bilir. (Bilgi için bak: Zemahşerî/Tefsirü’l-Keşşâf: 4/691)

HAK OLAN GÜN

«İşte hak olan gün, budur. Arzu eden kimse Rabbına bir varış yolu edinsin! »

Allah’ın, bütün peygamberlerin ve kutsal kitapların va’dettiği, haber verdiği âhiret gününe «yevmü’l-hak» (hak gün) denilmektedir. Meydana gelmesinde hiç şüphe olmayan ve her bakımdan doğruyu, gerçeği yansı­tan, amel ve niyetlere göre karşılık verilmesinde sağlam kıstaslar konulan gün olduğu için «hak»ka mevsûf olmuştur.

O halde böyle bir günün geleceğine inanan kimse, ölmeden önce ona yeterince hazırlanmak ve Rabbine uzanan «sırat-ı müstakîm»i seçmek zo­rundadır. Aksi halde durdurulması mümkün olmayan ölüm olayı meydana gelince her şey bitmiş olur; fırsatlar elden çıkar, dönüş yapma imkânları kalmamış bir çizgiye gelinir.

Gerçekte ise, insanoğlu ancak ikinci hayat için yaratılmış ve Rabbına kulluk etmek üzere dünyaya getirilmiştir. Hılkatında bu hüküm yazılıdır. O hükme uyanlar ebediyen mutlu, uymayanlar da ebediyen mutsuz olurlar.

GELECEĞİ MUHAKKAK OLAN HER ŞEY YAKINDIR

«Doğrusu biz, sizi yakın bir azap ile uyardık.. »

Dünya’nın ömrüne bakılınca âhiretin yakın olduğu anlaşılır. Hem Hz. Muhammed (A. S. ) kıyâmete yakın bir zamanda peygamber olarak gönde­rilmiştir. Ondan sonra peygamber gönderilmeyecektir. Aynı zamanda gel­mesi kesin olan bir olay gelmiş gibi kabul edilir veya çok yakın sayılır. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak, âhiret azabından söz ederken «azâb-ı karîb» sözünü kullanmıştır.

Evet işte gelmesi kesin olan âhiret gününde herkes dünyada iken eliy­le neler hazırlayıp önden gönderdiğine bakar ve işte o zaman hakkı, ger­çeği daha iyi anlar. Müʹminler amel defterlerinde imân, sâlih amel, ibâdet, taât, hayır ve hasenatın yazılı olduğunu görerek sevinirler; daha fazla iyi amellerde bulunmadıklarına hayıflanırlar. Kâfirler ise, her şeyin bittiğini, işe yarar bir amellerinin olmadığını görünce, kendilerine nasıl haksızlık edip kötü bir sonuç hazırladıklarına üzülür ve kahrolurlar. Başka çare göreme­yince de o anda ölüp toprak olmayı temenni ederler. Ama ne o pişmanlı­ğın, ne de bu gibi temennilerin bir faydası olur.

Sûreye, kıyâmet ve âhiret hakkında birbirine sorup duran müşriklerin inkâr ve alaylı tavırları konu edilerek başlandı, âhiret gününde dönüş yap­madan ölen o inkârcıların yaşamaktansa toprak olmayı temenni edecekle­ri haber verilerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; âhiret hayatına hazırlanmamız için bize en doğru bilgileri veren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve âline salât-ü selâmlar olsun.