MEÂLİ:
17-18- And olsun ki, bunlardan önce Fir’avn’ın milletini çetin bir sınavdan geçirmiştik. Onlara çok saygıdeğer bir peygamber gelmişti de, «Allah’ın kullarını bana teslim edin! Çünkü ben şüpheniz olmasın ki size (gönderilen) güvenilir bir peygamberim.
19- Ve sakın Allahʹa karşı kendinizi yüksek görmeyin. Şüphesiz ki ben size çok açık bir belgeyi, inandırıcı delili getirdim.
20- Hem beni taşlamanızdan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah)a sığındım.
21- Eğer bana inanmıyorsanız, beni yalnız başıma bırakıp çekilin» (demişti).
22- Sonra da Rabbına, «bunlar suçlu günahkâr bir millettir» diye duâ etmişti.
23- Bunun üzerine (Allah ona: ) «Kullarımı gecenin bir bölümünde yola çıkarıp götür. Şüpheniz olmasın ki tâkip olunacaksınız.
24- Denizi (geçtikten sonra) sâkin ve (yol verir şekilde) açık bırak. Onlar elbette boğulacak bir ordudur» (buyurdu).
25- 27- Geride nice bahçeleri, pınarları, ekinleri, şerefli konakları ve içinde zevk-u safâ sürdükleri nimetleri bıraktılar.
28- Evet bu böyledir. O nimetleri başka bir millete mîras bıraktık.
29- Üzerlerine ne gök ağladı, ne de yer... Onlara artık mühlet de verilmedi.
30-31- And olsun ki, biz, İsrâil oğullarıʹnı horlayıcı, aşağılayıcı olan o azâptan, Firʹavn’ın zulüm ve haksızlığından kurtardık. Şüphesiz ki o, ölçüyü kaçıranların, aşırı gidenlerin kendini yüksekte göreni (başkalarına tepeden bakanı) idi.
32- And olsun ki, İsrâil oğullarıʹnın durumunu bilerek onları dünya milletlerinin üzerine seçip tercîh ettik.
33- Onlara öylesine açık belgeler, mu’cizeler verdik ki, herbirinde hem açık nimet ve bereket, hem de imtihan vardı.
İLGİLİ HADÎSLER
«Hiç bir kul yoktur ki, gökte onun için iki kapı bulunmasın. Bir kapıdan rızkı çıkıp gelir, diğer kapıdan ameli ve sözü girer. Kul ölünce kapılar onu kaybetmiş olurlar ve o yüzden onun için ağlarlar. »
Bu sözleri söyledikten sonra Resûlüllâh (A. S. ): «Üzerlerine ne gök ağladı, ne de yer... » âyetini okudu. (Hâfız Ebû Ya’lâ: Enes b. Mâlik (R. A. ) den- Tirmizî/tefsîr: 44)
«Haberiniz olsun ki, İslâm garip olarak başladı ve ileride yine (bir süre) garipliğe dönecek, (sonra yine insanların tek kurtuluş ışığı olacak). Bilin ki, müʹmin için hiç gurbet yoktur. Bir müʹmin gurbette ölür de onun ağlayanları kendisinden uzaklarda bulunursa, gökle yer de onun için ağlar. » (Müsned-i Ahmed: 1/184, 398- 2/177, 222, 389-4/73 Ayrıca bu hadîsi az değişik şekilde, Müslim, Tirmizî, İbn Mâce ve Dâremî de rivayet etmişlerdir.)
Sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Üzerlerine ne gök ağladı, ne de yer... » âyetini okudu ve şunu ilâve etti: «Gökler ve yer kâfir üzerine ağlamaz. »
FİR’AVN’IN YOK EDİLMESİ VE ON KADAR İBRETLİ SAFHA
«And olsun ki, bunlardan önce Firʹavn’ın milletini çetin bir sınavdan geçirmiştik. Onlara çok saygıdeğer bir peygamber gelmişti de.. »
Kurʹân-ı Kerîm, Fir’avn’dan yaklaşık 72 yerde bahsetmektedir. Böylece Kur’ân, konunun özelliğine uygun safhalardan birini veya birkaçını verir; kıssayı tam detaylı veya bütün ibretli safhalarıyla bir çırpıda aynı yerde anlatmaz. Bir yerde onun on kadar kötü tutumundan, bir yerde onun zulmünden, bir başka yerde Musa’ya (A. S. ) sihirbaz demesinden, bir diğer yerde başlarına gelen sıkıntı ve kıtlıktan söz eder. Şüphesiz her bir yerdeki anlatım tarzı ayrı bir öğüt ve ibret sergilemekte ve başka başka mesajlar vermektedir.
Konumuzu oluşturan Duhân Sûresi’nde ise, onun kıssasının çok ibretli safhalarından on kadarı özetlenerek açıklanmaktadır. Böylece Musa Peygamberʹin Mısır’ı terkedip başka bir ülkeye hicretine ağırlık verilmekte ve yakında Hz. Muhammed’in de (A. S. ) hicret edeceğine işâret edilmektedir.
On önemli safha ve hikmetleri:
1- Firʹavn ve kavmi çetin bir sınavdan geçirildi; onlara her bakımdan güvenilir bir peygamber gönderildi.
Bunun gibi, Mekkeli’ler de çetin bir sınavdan geçirildi; son peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) onların arasından seçilip görevlendirildi ve ilk önce onları Hakkʹa dâvet etti. Sonra da kıyâmete kadar gelecek olan bütün kavim ve milletler çetin bir sınava tabi tutulmuş bulunuyor; Öyleki dosdoğru imân edenler kazanıyor, etmiyenler kaybediyor.
2- Musa (A. S. ), çok sıkıntılı günler geçiren İsrâil oğulları’nın kendisine teslîm edilmesini Fir’avnʹa önerdi. Amacı, onları Fir’avn’ın zulmünden kurtarıp daha emin bir ülkeye götürmekti.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de, mü’minleri Mekkeli azgın müşriklerin zulmünden kurtarmak için kimini Habeşistanʹa gönderdi ve hicret etmek için de İlâhî emri sabırla bekledi.
Firʹavn, Musaʹnın (A. S. ) isteğini kabul etmediği ve üstelik büsbütün zulmünü artırdığı için, Cenâb-ı Hak, Musa’yı (A. S. ) ve kavmini kurtardı; onları ise Kızıldeniz’de yok etti. Onun gibi, Resûlüllâh (A. S. ) ile mü’minlerin de yakında kurtulacakları ve Mekkeliʹlerin baş aşağı geleceği vakit artık yaklaşmış bulunuyordu.
3- Musa (A. S. ), Fir’avn’a ve konseyde yer alan adamlarına uyarıda bulunarak şunları söyledi «Sakın Allah’a karşı kendinizi yüksek görmeyin. Şüphesiz ki ben size çok açık bir belgeyi, inandırıcı delili getirdim... » Bu sözlerle Musa (A. S. ) onlara şunu hatırlatıyordu: Kimse Allah ile yanşamaz; O’nun kudretine karşı koyamaz. Baş kaldırıp tuğyan edenler eninde sonunda o yüce kudretin adâlet tokadını yer de ezilir gider.
Aynı uyarı, Mekkeli müşriklere de yapılmakta ve İlâhî hükmün inmesinin yakın olduğu hatırlatılmaktadır. Hem her iki peygamber de açık belgelerle, inandırıcı delillerle dâvete başlamışlardı.
4- Fir’avn, karşısına çıkan Musa’yı (A. S. ) imha etmeyi plânladı. Mekkeliler de son çare olarak Hz. Muhammedʹin (A. S. ) aziz vücudunu ortadan kaldırmaya heveslendiler. Cenâb-ı Hak, her iki kavme de bu fırsatı vermedi.
5- Musa Peygamber, zâlim bir kavimden kurtulmak istiyordu. Zira küfür ve tuğyanda ısrarlı olup kendilerini helâk çizgisine getirenlerle daha fazla mücadele etmenin anlamı bir bakıma kalmıyordu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de Mekkeli’lerin inat ve azgınlığın son kertesine yaklaştıklarını bildiğinden, aralarından ayrılmak için ilâhî vahyi bekliyordu.
6- Musa (A. S. ) Mısır’ı terketmeyi düşünürken, duyup anladığı bir gerçeği şöyle dile getirdi: «Rabbim! bunlar suçlu günahkâr bir millettir», doğru yola geleceklerine pek ihtimal veremiyorum. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de yılların mücadelesi neticesinde Mekkeli’lerin çoğunun imân etmiyeceğini çok iyi biliyor ve İslâm’ın gelişip yayılabilmesi için uygun bir ülke arıyordu.
O halde inkârcı zâlimlerle mücadelede olumlu sonuç alınmayınca ve mü’minlerin de maddî güçleri yetersiz kalınca, o ülkeden hicret etmek vâcip olur.
7- Musa (A. S. )ın dileği kabul olundu. Gecenin bir bölümünde İsrâil oğullarıʹnı alıp Mısır’ı terketmesi emredildi. Aynı zamanda Fir’avn tarafından takip edileceği ve o sebeple tedbirli olmaları bildirildi.
Böylece yakın gelecekte Hz. Muhammed’in de (A. S. ) arzusu gerçekleşecek, Mekke’yi bir gece terkederken takibe uğrayacaktı. Bunun için de çok plânlı ve gizli hareket etmesi gerekecekti. Nitekim öyle oldu.
8- Denizin açılıp yol vermesi, büyük muʹcizelerden biridir. O bakımdan bunu «gel-git» olayına bağlamak doğru olmaz. Zira muʹcizenin özelliği, mu’cize olmasındadır. Bu bakımdan mu’cizeyi te’vîle kalkışmak onu özelliğinin dışına çıkartmak olur ki, bu çok sakıncalı bir yoldur.
9- Böylece Fir’avn ve diğer inkârcı sapıklar küfür ve zulümlerinde ısrar pahasına cennet misali yerleri, nîmetleri başkalarına bıraktılar. Her şey bir anda olup bitti. Ne diktatörlük, ne haksızlık, ne elpençe durmalar, ne dalkavukluklar, ne de kahredici emirler verme kaldı. Bir varmış, bir yokmuş masalına döndü..
Mekkeliʹlere gelince: Onlar, yakın gelecekte Allah’a imân edip İslâm’a girecekleri ilmî İlâhîde belirlendiği için, yok edilmediler. Hz. Peygamber’in (A. S. ) hicretinden iki yıl sonra İlâhî tokatlar inmeye başladı; önce Bedir Savaşı ve arkasından birkaç savaş derken, Mekke’nin fethi gerçekleşti. Mekke ve içindeki kutsal Kâbe asıl sâhiplerine kaldı; Mısır da İsrâil oğullarıʹna...
Allah’ın bu sünneti her çağda câridir. Vakti saati, yeri gelince gerçekleşir. Hiç kimsenin şüphe etmesine gerek yoktur. Yeter ki, mü’minler hizmetlerini bilsinler ve dayanma gücünü ortaya koyup birlik ve beraberlikten ayrılmasınlar...
10- İsrâil oğulları mihnet verici bir azaptan kurtuldu. İkinci, üçüncü sınıf vatandaş muamelesi son buldu. İlk müslümanlar da yakın gelecekte mihnet ve sıkıntıdan kurtulacaklardı. Nitekim öyle oldu, din ve vicdan hürriyetine saygı gösterilen Medineʹye hicret edildi.
Ancak sıkıntılı günler sona erip hürriyet havasına kavuşarak sevinçli günler başlayınca, Allah’ı ve O’nun yardımını unutmamak gerekir. Aksi halde, olayların tekerrürüyle tarih de tekerrür eder.
FİR’AVN’IN ÜÇ KÖTÜ VASFI
Fir’avn, zaman zaman kendini insan üstü meziyetlere sahip görüp milletine tepeden bakmış; çoğunu kul ve köle gibi kullanmış; İsrâil oğullarıʹnı ise, insan ve vatandaş yerine koymamış, zulmün en kötüsünü onlara revâ görmüştü.
Kurʹân-ı Kerîm’de yer yer Fir’avnʹın bu ölçüsüzlüğü konu edilerek, mağrur liderler uyarılır.
Onun üç kötü vasfı şunlardır:
1- Beşerî ölçüyü aşıp kendini ilâhlaştırması,
2- Allah’ın kullarını yönetirken haksızlık ve adâletsizlik etmesi,
3- Kendini başkalarından hep üstün görüp insanlara tepeden bakması.
Kur’ân-ı Kerîm’de onun bu üç kötü vasfı birçok yerlerde detaylı açıklanırken, konumuzu oluşturan otuz birinci âyette, «âlî ve müsrif» şeklinde iki kelime kullanılarak üç vasfın özeti verilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de çok zor günler geçiren mü’minleri hem teselli etmek, hem de onlara kurtuluşun yakın olduğunu müjdelemek için Musa (A. S. ) ve Fir’avn kıssasının özeti, aynı zamanda yaşamakta olan müʹminlere de birtakım aydınlatıcı, yönlendirici mesajlar verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayatı inkâr edenler hem uyarılıyor, hem de kendilerinden çok daha güçlü olan kavimlerden inkâr ve azgınlık gösterenlerin yok edildikleri misâl veriliyor. Sonra İlâhî kudrete delâlet eden göklerin ve yerin yaratılması açık bir belge olarak anılıyor. Arkasından kıyâmet gününde hepsinin biraraya getirileceği bildirilerek, ölmeden önce o günlere hazırlıklı olmanın gereği hatırlatılıyor.