MEÂLİ:
31 - Allah, Âdemʹe (gerekli olan) bütün (eşyanın) isimlerini öğretti. Sonra o eşyayı meleklere göstererek, «(iddianızda) doğrular iseniz, bunların isimlerini Bana haber verin» buyurdu.
32 - (Melekler de): «Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen her şeyi bilensin, yegâne hikmet sâhibi de Sensin! » dediler.
33 - (Allah): «Ey Âdem! Bunlara onların isimlerini haber ver» buyurdu. Âdem onlara sözü edilen eşyanın isimlerini haber verince (Allah meleklere): «Size demedim mi, Ben göklerin ve yerin gaybını (görünmeyen, sizlerce bilinmeyen şeylerini de) elbette bilirim ve sizin açıkladığınızı da, gizli tuttuğunuzu da bilirim. » buyurdu.
İLGİLİ HADÎSLER:
Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) Âdem’e her şeyin isminin öğretildiğini beyânla buyuruyor ki:
«Mü’minler kıyâmet günü toplanıp: «Rabbimiz katında şefaat dileyecek bir yol arasak ya» derler ve Âdem’e gelerek: «Sen insanların babasısın. Allah seni kendi eliyle yaratmış, meleklerini sana secde ettirmiş ve her şeyin ismini sana öğretmiştir. Ne olur bizim için Rabbin katında şefaatçi ol, tâ ki O bizi şu bulunduğumuz yerde rahata kavuştursun» derler. Âdem: «Ben size bu makamda faydalı olamam! » der ve günahını hatırlayarak utanır. » (Buharî: Enes bin Mâlik (R. A. )den.).
İnsana -kesbî olsun vehbi olsun- verilen ilmin hayır olduğuna temas edilerek buyuruluyor ki:
«Allah Teâlâ kimin hakkında hayır ve iyilik murâd ederse, onu dinde bilgili ve anlayışlı kılar. » (Buhârî - Müslim: Muâviye (R. A. )den.).
«İki haslet gıpta edilmeğe değer: Allahʹın kendisine ihsan buyurduğu malı hak uğrunda sarf ve infaka muvaffak kıldığı kimse ile Allahʹın kendisine vermiş olduğu ilim ve hikmetle hükmeden ve onu halka öğreten kimse. » (Buharî - Müslim: İbn Mesʹud (R. A. )den.).
İLMÎ YÖNÜ (FİLOLOJİ)
Düşünce ve duygularımızı birbirimize anlatabilmemizi dil sağlar. Diğer bir tarifle dil: İnsanların düşüncelerini, duygularını, isteklerini anlatmak için kullandıkları seslerden meydana gelmiş konuşma düzenidir.
Bu tarif Kur’ân’ın beyânına tamamen uymamakla beraber bize şu sonucu veriyor: Dil, insanla başlamış ve onunla son bulacaktır.
Günümüzde filoloji ve bu ilmin konusunu oluşturan fonetik (dildeki seslerin değişikliklerini, bunların tarihini inceleyen kısmı), morfoloji (kelime şekillerinin değişmeleri bilgisi), sintaks (gramerin, kelime düzenini konu yapan bölümü, sözdizimi) ve sözlükle uğraşan ilim adamları, insanların ne zaman konuşmaya başladıklarını, ilk dillerin veya dilin nasıl olduğunu ve oluştuğunu kesin şekilde meydana koyamamış ve bir takım varsayımlardan hareketle yeryüzünde hâlen konuşulan dillerin bir tek kökten çıkıp çıkmadığında net bir sonuca varamamışlardır.
Ünlü filozof Herder’e göre, insanlar hayvanların seslerini taklît edip onlardan öğrendiklerini geliştirerek kendilerine göre bir dil bulmuşlardır. Diğer bazı ilim adamlarının ortaya attıkları varsayıma göre, insanlar önce her ân karşılaştıkları canlı yaratıklara ad takmışlar, özellikle vahşî hayvanlara ad bulmak dilin temelini oluşturmuştur.
Ne var ki, bu görüş ve iddiaların hiçbiri kesin bir sonuç elde edememiştir. İsa Peygamber’in (A. S. ) doğumundan önceki asırda yaşayan Romalı Lucréceʹin meşhur De natura rerum manzumesinin beşinci kitabında, kâinatın oluşumundan söz edilirken, dilin menşei hakkında şu sözlere rastlanır: «Tabiat, insanı dilin çıkardığı farklı sesleri denemeye sevk eder ve bu suretle eşyanın isimleri icat edilmiş olur. Bu deneme ve çırpınıp uğraşmalar, tıpkı küçük çocukların söz söylemeğe muktedir olamayışlarının onları birtakım davranış ve tavırlara sevk etmesine benzer.»
Bu da bir varsayım olmaktan öteye geçememiştir.
Eski İbranîlerin dile ait ufak-tefek meseleler ile uğraştıkları ve meselâ bazı özel ilimler doğrudan doğruya bir mâna delâlet etmiyorsa onu etimoloji açısından açıklamaya kalkıştıkları bilinmektedir. Daha sonraları Yunanlılarla Romalıların da bununla meşgul oldukları tesbit edilmiştir. Eflatunʹun eserlerinde bunun izlerine rastlanır.
Dilin İlâhî bir lütuf ve bağış olduğunu kabul etmiyenlerden filozof Leibniz diyor ki: «İbraniceyi insanların ilk dili kabul etmek için ortaya koyulan sebepler kadar, Felemenk dilinin cennet sakinlerinin dili olduğuna dair 1580 yılında Goropius adında birinin ileri sürdüğü sebepler de bir bakıma uygundur. Ancak şunu söyleyelim ki, İbranice Musa Peygamber zamanında mevcut idiyse Mısır dili nereden çıkmıştır?! »
Diğer taraftan Almanya’da 18. yy’lın sonlarına doğru Gottfried Herder yazmış olduğu bir tezde dilin İlâhî bir bağış olduğuna dair ilâhiyatçıların görüş ve iddialarına açıktan itiraz ediyor ve: «Eğer dil Allah’ın ihsanı bir meleke ise, bu onun olduğundan çok mükemmel ve mantıkî, aynı zamanda akla uygun olmasını gerektirir. Oysa mevcut dillerin bir çoğu o kadar karmaşık ve düzensizdir ki, insanın bu dillerin Allah’ın eseri olduğuna inanması mümkün değildir. »
Herder burada zamanla her şeyin eskidiğini, asliyetini ya kaybettiğini, ya da birçok değişikliklere uğradığını unutmuş gibi görünüyor.
Hıristiyan dininde Origéne’den tutunuz da en büyük kilise pederlerinin hemen hepsi, ilk insanın dilinin, Tevrat’ın dili olan İbranice olduğunu ve Allah tarafından Âdem Peygamberʹe öğretildiğini; Allah’ın bu dil ile Musa’ya seslendiğini ve sonradan insanların küstahlığına karşı cezâ olmak üzere dillerin Allah tarafından çoğaltıldığını kabul ediyorlar.
İbranîlere göre ise, dil Yehova tarafından ihsan olunmuş özel bir bağıştır. Kitab-ı Mukaddesin birinci babında şu cümlelere rastlamaktayız: «Yehova, Âdem ile Havva’ya seslenip konuşuyor. Âdem, Yehova’nın getirip önüne koyduğu bütün hayvanlara birer ad koyuyor.. » Ve dil onlara göre bu suretle oluşup meydana çıkıyor.
Kur’ân-ı Kerîm Bakara sûresi 31. âyet bütün bu varsayım, iddia ve görüşlerin önüne bir sed çekerek dil konusunda bize en doğru bilgiyi veriyor. İlgili âyetle bizler üç ayrı şekilde aydınlatılıyoruz ve ilim adamlarına da sağlam bir ipucu veriliyor:
1 - Dil, ilk insan Âdem ile başlamıştır.
2 - İlk dil ve ona dayalı konuşmayı Allah bir lütuf olarak ilk insan Âdem’e öğretmiş, eşyanın ismini belletmiştir.
3 - Yeryüzünde konuşulan diller tek kökten gelmedir. Çünkü Allah, Âdem’e mevcut eşyanın isimlerini öğretmiştir.
Büyük müfessir Fahrettin Râzî’ye göre, Allah kâinatta var kıldığı her cins eşyanın isim ve sıfatlarını Âdem’e çeşitli lügat üzerine öğretmişti. Âdemʹin (A. S. ) çocukları da o lügatları bilir ve konuşurlardı. Âdem (A. S. ) ölünce çocukları yeryüzüne yayılıp her biri ayrı bir lügate göre konuşmaya başlamıştır. Yeni nesiller ortaya çıkıp eski neslin devri kapanınca diğer lügatlar kabile ve milletler arasında unutulmaya mahkûm olmuştur.
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ
Yeryüzünde Allah’ın naibi olacak. Oʹnun buyruklarını yerine getirecek insanın, bu şerefli mevkide icrâ-yi faaliyet edebilmesi, insanlığını yaşatabilmesi ve insanlığın şeref ve haysiyetini onun yaratılış gayesine uygun bir şekilde koruyabilmesi için 31. âyetin işâret ettiği şu evsaf üzere bulunması gerektir:
a) Derin bir bilgiye, ihatalı bir kültüre sâhib olmak.
b) İlmiyle yaşamak, onu kötüye kullanmamak, şerre âlet etmemek.
c) Allahʹın var kıldığı, isim ve evsafını Âdemʹe öğrettiği eşya üzerinde araştırma yapmak ve yaptırmak.
d) Bildiğini kıskanmadan, usanç duymadan isteklilere öğretmek.
O halde Âdem’in meleklerden üstün oluşu, geniş bilgisiyledir. O bilgi hem Âdem’i hem de çevresini asırlarca aydınlatmıştır. Demek ki, insanın elde edeceği bilgi, onu ve çevresini Allahʹa yaklaştıran, hak ve hakikata, adâlet ve hayra kapı açan sönmez bir meş’ale olmalıdır. Faydasız ilim, ömrü boşuna harcamaktan başka neye yarar? Bunun için Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) ellerini göğe doğru kaldırınca: «Allahım! Korku hissetmiyen kalbden, duyulmayan duâdan, doymak bilmiyen nefisten, faydasız ilimden sana sığınırım» diye duâ ederlerdi.
Allah’ın Âdem’e lüzumlu her şeyin veyahut bütün eşyanın ismini öğretmesi, ilk insanların vahşî değil de medenî olduğunu ve insanca yaşama yollarını bildiğini gösteriyor. (Bak: Rahman sûresi âyet 1, 2, 3.). Ayrıca insanın ilmî sahada durmadan çalışmasına, kâinatın esrarını çözmesi için kafa, göz ve kulak yormasına, fakat sabırla bu yolları takibetmesine, öğrendiği faydalı bilgilerle cemiyete ışık tutmasına, tıpkı Âdem gibi yararlı bir baba olmasına heveslendirme ve teşvik vardır.
İlmin haysiyeti, onu şerre âlet etmemek ve onunla böbürlenmemektir. Melekler kendi bilgi ve mevkilerini düşünerek Âdem’in yaratılmasına İlâhî irâdenin neden taallûk ettiğini anlıyamadılar. Bu sebeple İlmî sahada Âdem’le boy ölçüşemediler, mahçup duruma düştüler ve bu mahcubiyet içinde kusurlarını anlayarak: «Ya Rab! Seni tenzîh ederiz. Bize öğrettiğinden başka hiç bir bilgimiz yoktur» dediler ve böylece ilmi gerçek sâhibine nisbet ettiler.
Özet olarak diyebiliriz ki: Âdem (A. S. ) cins itibariyle mâsûm olmamakla beraber eşyayı isimleriyle, özellikleriyle bilmesi, onun meleklerden üstün tutulmasına sebep teşkil etmiştir. Eğer ilimden daha üstün bir sıfat olmuş olsaydı Âdem’in meleklerden üstün sayılmasına o sıfat sebep olarak gösterilirdi. Bunun için Cenâb-ı Peygamber (A. S. ): «İlim rütbesi bütün rütbelerin üstündedir. » buyuruyor. (Tefsîr-i Kebîr - Ebu Nuaym).
İTİKADÎ YÖNÜ
(embiûnî biesmâi hâulâi in kuntum sâdigîn) Cümlesi, güç getirilmiyecek bir teklif sayılabilir mi? Çünkü Cenâb-ı Hakk meleklere öğretmediğini Âdemʹe öğrettikten sonra meleklere bunların isimlerinden bana haber verin, buyurmuştur.
Başta Fahrüddîn Râzî ve diğer bâzı müfessirlere göre, bu makamdaki teklîf, güç getirilmiyen bir teklîf değildir; meleklerin aczine işâretle açık bir delîl ve şâhidle onları susturmaya ve hikmeti sezdirmeye mâtuf bir teklîftir ve kimin halifeliğe lâyık olduğunu belirtmektir.
O halde Âdem, Cenâb-ı Hakk’ın hem ilim, hem de kelâm sıfatlarına mazhar olmuş üstün bir mahlûktur.
2 - Müslüman cemaatine önderlik edecek kimsenin herhalde bilgili olması ve bilgisiyle âmel edip etrafını aydınlatan bir şahsiyet hüviyetini taşıması gerektir.
3 - İlâhî vahye mazhar olan insan resûller, melek olan resûllerden; melek olan resûller, adâleti gözeten bütün müʹminlerden; adâleti gözeten bütün müʹminler, (resûller müstesnâ) bütün meleklerden daha üstündürler.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Allah, Âdem Peygambere ilim ve maarif pâyesini lûtfetmeyi irâde ettiğinde, onun kalbine varlık âlemindeki bütün eşyanın isim ve özelliklerini, faydalı ve zararlı taraflarını ilka etti ve sonra insaniyet mertebesinde olan Âdem’in bu üstünlüğüne melekût âlemini şâhid tuttu. Melekler de lisan-i hâl ile kemâlât-i insaniye seviyesinde olmadıklarını itirafla Hakk’ı tenzîh ettiler. Allah da: «Ey Âdem! Eşyanın isim ve sıfatlarını, özelliklerini meleklere haber ver (böylece ilmen üstün olduğunu onlara göster)» buyurdu. Fakat burada «öğret» demedi. Çünkü tâlim insan cemiyetine has kılınmıştır. Meleklerin ise ilmi, kesbî değildir, vehbîdir. Sonra Allah göklerin ve yerin gaybını gereği gibi bildiğini, açık gizli her şeyden haberdar olduğunu beyânla, insan tabiatına zerkettiği mârifet ve muhabbetin ayrı bir hususiyet taşıdığını meleklerine hem bildirdi, hem de ikrar ettirdi.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki üç âyetle Âdem’e ve dolayısıyla zürriyetine bahşedilen (yeryüzündeki halifelik, ilim ve meleklere olan üstünlük) gibi fıtrî üç büyük nimetten bahsediliyor. Aşağıdaki âyetle de Allah’ın Âdem’e olan büyük kerâmeti ve bunun neticesi olarak çetin bir imtihana tâbi tutulması, fakat yaratılışı icabı nefsânî arzusuna meylederek halifelik sınırını biraz aşması, ancak bu meylin ârızî olduğu, kendisini peygamberlik mertebesinden aşağı düşürecek bir isyân ve tuğyan mâhiyetinde olmadığı anlatılır. Asıl dikkati çeken taraf, açılan imtihanda meleklerin teslimiyet göstererek başarı sağladığı, Âdem (A. S. )ın bir sarsıntı geçirdiği, şeytanın da gurura kapılarak imtihanı ebediyen kaybettiği ve bu yüzden İlâhî rahmetten uzaklaştırıldığı ve Âdem’in telakki ettiği lâhutî kelimelerle tevbesinin kabul olunduğu, artık bundan böyle Âdemʹden sonra gelecek nesillerin de İlâhî hidâyetle, onu inkâr arasında ağır imtihanlar geçirecekleri, başarı sağlayanlar için bir korku ve endişe olmıyacağı, teslimiyet göstermeyip imtihanı kaybedenler için ebedî bir azâbın hazırlandığı hususlarına yer verilir.
Dünya durdukça Âdem (A. S. )ın sıfatları kendi evlâdına, şeytanın sıfatları da kendi zürriyetine nesil nesil intikal edecek ve bu iki ayrı cinsten olan mahlûklar arasındaki -hased ve kibirden neş’et eden- düşmanlık ateşi kıyâmete kadar sönmiyecektir. İdrâk edenlere ne mutlu!..