Yunus Suresi 3-4. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مَا مِنْ شَفِيعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِهِ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا وَعْدَ اللّٰهِ حَقًّا اِنَّهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ بِالْقِسْطِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ اَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ

3.

Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah'tır. O'nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hala düşünmüyor musunuz?

Diyanet İşleri

4.

Hepinizin dönüşü ancak O'nadır. Allah, bunu bir gerçek olarak va'detmiştir. Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra, iman edip salih ameller işleyenleri adaletle mükafatlandırmak için onu (yaratmayı) tekrar eder. Kafirlere gelince, inkar etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içki ve elem dolu bir azap vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

3- Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratıp sonra da Arş üzerine saltanatı ve kudretiyle tecelli ederek her işi gereği gibi düzenleyip yürüten Allahʹtır. Onun izni olmadıktan sonra hiçbir şe­faatçi şefaat edemez. İşte bu Allah sizin Rabbinizdir. Artık Oʹna kulluk ediniz. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız?!

4- Hepinizin dönüşü ancak Oʹnadır. Allahʹın verdiği söz haktır. Şüphesiz ki O, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları -adâlet ölçüleriyle- mükâfatlandırmak için önce halkı yaratıp varlık alanına getirir, sonra da geri çevirip (diriltir). İnkâr edenlere ise, küfrettiklerinden dolayı fıkır fıkır kaynayan su ve elem verici bir azâp vardır.

HAKKI HAK İLE İSBAT

Kur’ân’ın yüksek ve yönlendirici metotlarından biri de, önce konuyu belli bir çerçeve içine alıp ana temasını işlemek, sonra ondaki amaç ve hikmeti duygu ve düşüncelere malzeme vererek açıklamak, sonra da in­san aklına ışık tutup, onu duygunun dar çerçevesinden çıkartıp görüş uf­kunu açarak akıl ve idrâkine seslenmektir.

O bakımdan sûrenin baş kısmında, indirilen kitabın hikmet ve hüküm dolu olduğu bir cümleyle ortaya konuldu. Uyarıcı ve müjdeci bir hüviyetle gönderilen Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yüksek şahsiyeti üzerinde duruldu. İnkârcıların Onun hakkındaki ölçüsüz, akıl ve idrâk dışı sözleri ve sataş­maları konu edilerek vicdanlara seslenildi. Dosdoğru imân edenler için Allah yanında yüce makamların, göz ve gönül dolduran mükâfatların ha­zırlandığına geçilerek insan arzu ve ihtirasına cevap verildi; doğruyu bu­lup seçenlerin doğruluk makamında ebediyen mutlu olacakları müjdelen­di. Sonra da göklerin ve yerin altı devir ve dönemde yaratıldığına geçilerek düşünce, duygu ve akıl biraraya getirilmek suretiyle aklın öncülük yap­masına işâret edildi. Böylece hak olan Kur’ân ve Peygamberin, hak olan kâinat düzeniyle isbatı yapılarak inkârcılar ilmî araştırmaya dâvet edildi.

GÖKLERİN VE YERİN ALTI DEVİRDE YARATILMASI

«Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratıp sonra da Arş üzerine saltanatı ve kudretiyle tecelli ederek her işi gereği gibi düzenleyip yürüten Allahʹtır. »

A’raf sûresi 54. âyetin tefsirinde aynı konuya yer verilmiştir. Ayrıca bu âyet az bir farkla Kur’ân’ın sekiz yerinde geçmektedir. Allah böylece kudretinin sonsuzluğunu, sünnetinin şaşmazlığını, tedbirinin kusursuzlu­ğunu, kurduğu düzenin mükemmelliğini belirtmek için zaman zaman be­şer aklına seslenir; İlmî araştırma yapmak isteyenlere ana fikir verir.

Sekiz yerde az farkla tekrar edilmesinin bir başka sebebi ise, dikkat­leri, değişik İlmî konulara, İlâhî kanunlara çekmek; astronomi ve jeoloji gi­bi her yönüyle İlâhî plânın eşsizliğini yansıtan önemli iki mevzuda ciddi araştırma ve incelemeyi teşvîk etmek ve hafızalarda derin izler bırakıp idrâki uyanık tutmakdır.

A’raf sûresi 54. âyetin tefsirinde de açıkladığımız gibi, göklerin ve ye­rin yaratılması işlenirken «yevm» tabirinin kullanılması, müstesnâ bir an­latım tarzı ve eşsiz bir esneklik uslûbu ortaya koymaktadır. Zira bu tabir üç ayrı mânaya delâlet etmekte ve bulunduğu cümle ve konuya göre, üç mânadan biriyle yorumlanmaktadır. Onları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1- Başlangıcı ve sonu kesin bilinmeyen, fakat tahmini mümkün olan uzun bir devir ve dönem.

2- Çok kısa bir zaman parçası.

3- 24 saatlik bir zaman dilimi.

Üçüncü âyette geçen ve astronomi ile jeoloji ilimleriyle ilgili bulunan «yevm», birinci mâna ve yorumla içiçedir. Böylece Kurʹân, göklerin ve ye­rin yaratılmasında sürüp gelen altı jeolojik devreye işârette bulunmaktadır.

ARŞ ÜZERİNDE İSTİVÂ

«Sonra da Arş üzerine saltanatı ve kudretiyle tecelli ederek...»

Bu husus da Aʹraf sûresi 54. âyetin tefsirinde açıklanmış ve gereken bilgi verilerek yorumda bulunulmuştur. Ancak burada «Arş» denildikten sonra şu cümle ile tamamlanmıştır: «Her işi tedbîr eder, her işi gereği gi­bi düzenleyip yürütür.. »

Âyetin kelime dizisinde önemli bazı hususlar vardır ki, üzerine dik­katle eğilmek gerekir. Şöyle ki:

a) Allah gökleri ve yeri yarattıktan sonra Arş üzerine istiva etmiştir. Bu sözden, gökleri ve yeri yaratıp Sünnetullahʹı doğrultusunda tam bir den­ge ve düzende tuttuğu, her varlığın, diğer bir tabirle her şeyin varlık âle­mindeki yerine ve özelliğine göre, kâinatın dengesini sürdürmesinde yar­dımcı bir parça olarak görev yaptığı anlaşılıyor. Çünkü kâinattaki denge kanunu, bir zincirin düzenli halkaları gibi birbirleriyle bağlantılıdır. Kıyâ­met kopuncaya kadar bu bağlantı sürüp gider. Ancak bazı parçalardaki mevcut dengeyi bilgisizliğimiz veya ilgisizliğimiz yüzünden biz insanlar bozmaktayız ki, bunun zararı yine bize dönmektedir.

b) Arş denilen İlâhî saltanatın tecelli ettiği makam, kâinatta sürüp gelen denge ve düzenle çok yakından ilgilidir veya o dengenin odağını oluşturmaktadır. Sahîh hadîslerden, Arş’ın göklerden ve yerden çok büyük olduğu anlaşılıyor. Böylece Arş’ın en hâkim noktada beşer idrâkini aşan büyüklüğü, kuvvetli bir ihtimalle, kendisinden küçük olan göklerin denge­sinin temelini ve ana merkezini oluşturmaktadır. Zira istivâ -Aʹraf sûresin­de de belirttiğimiz gibi- ya birden fazla şeyin aynı seviyede olduğu, yâ da bir şeyin dimdik dengede ayakta durup çevresiyle ayrı bir denge sağ­ladığı anlamına gelir.

c) İstivâdan sonra tedbîr geliyor, «yüdebbirü» tefʹîl kökünden şimdiki ve gelecek zamana delâlet eden bir fiildir. Ona bu açıdan bakıl­dığında şu mânaları ifade ettiği görülür:

- Hikmeti uyarınca hükmedip takdîr etmek,

- İsâbetli ve istikrarlı iş yapmak,

- Olayların ve fiillerin sonunu, doğuracakları meseleleri önceden he­saba katmak veya tesbît edip bilmek ve öylece lâyık olmayan bir duru­mun meydana gelmesini önlemek,

- Kurduğu düzeni dengeli, plânlı, proğramlı ve amacına uygun devam ettirmek ve bunun için bütün önlemleri almak...

İşte âyetteki «tedbîr» bir bakıma istivâyı açıklıyor. Denge sağ­lanıp her iş ve olay gerektiği gibi düzenlenip yürütülüyor ve her varlık kâ­inat plânındaki yerini alıp yaratıldığı amaca yönelerek hizmet veriyor.

Bu açıklamadan çıkarılacak sonuç ise, özetle şu olabilir: Kâinatta, başka bir tabirle varlık âleminde meydana gelen her olay mutlak surette Allahʹın ezelî tedbîri, takdîri ve terbiyesiyle vücut bulur. Oʹnun kudretine bir son, hikmetine bir sınır, tedbirinde bir kusur söz konusu olamaz.

d) Gökleri ve yeri altı devirde yaratan ve sonra Arş üzerine istivâ edip her işi tedbîrle yürüten Allah, rab sıfatıyla anılmıştır. Çünkü rab, her şeyi türünün özelliğine, yaratılışının amaç ve hikmetine uygun terbiye eden, her şeyi yavaş yavaş kemâle erdiren ve kâinatı bir okul misali elinde tutup en ince hesaplar, en şaşmaz kanunlar ve değişmez proğramlarla eğitip yetiştiren zatın sıfatıdır. O’nun terbiye sistemi ve kemale erdirme proğra­mı her zerreyi içine alıp kapsamıştır. O bakımdan varlık âleminde hiçbir şey, rab sıfatının kapsamı dışında değildir ve olamaz da.. O halde gök­leri ve yeri yaratmaya, sonra da Arş üzerine kudretiyle tecelliye ve kâinatı tedbîre en uygun sıfat rab’dır.

TEDBÎRİNDE ORTAĞI YOKTUR

«Oʹnun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez.. »

Şefaatçi diye çevirisini yaptığımız «şefiîʹ» sözü, bir şefaatçıdan ziyade, denge ve tedbîrde Allahʹa yardımcı olacak, birliğinin yüce kudretini ortakIık düzeyine itecek, İlâhî tedbiri süratlendirecek veya yönlendirecek hiç ama hiçbir ortak, kuvvet ve yardımcı yoktur ve olamaz da.. Aksi halde vah­daniyet kalkar, tedbîr bozulur, plân alt-üst olur, proğram yön değiştirir. Bunun neticesi mevcut denge yıkılır. Aynı zamanda hiçbir varlık O’nun katında şefaatçi da olamaz; meğer ki, O, izin vermiş olsun..

İşte birliğinde eşi, tedbîrinde yardımcısı, fiilinde ortağı, kudretinde benzeri, terbiyede destekçisi olmayan Allah, fâil-i muhtarʹdır ve işte o hem bizim, hem de bütün eşyanın yegâne terbiyecisidir. Bize gereken, kâinatta­ki denge ve düzen atmosferi içinde plândaki yerimizi almak, yaratıldığımız hizmete yönelmek ve mutlak denge içinde kendi dengemizi korumaktır.

Bunca bilimsel ve açık belgelere rağmen hâlâ düşünüp öğüt ve ibret almamız gerekmiyor mu?

DÖNÜŞ, ANCAK O’NADIR

«Hepinizin dönüşü ancak Oʹnadır. »

Varlık âlemi İlâhî kudretin eseridir. Öyle ki, İlâhî kudret sınırsız bir güç ve sonsuz bir enerji kaynağıdır. Bu kaynağın büyük bir enerji oluştu­rup tezahür etmesi ve bu enerjinin yoğunlaşıp kâinatı meydana getirmesi, bir halk ve icaddır. Belli ve belirli kanunlarla idare edilip şaşmadan hedef ve amacına yönelik tutulması, tedbîr ve terbiyedir.

O halde her şey İlâhî kudretin tezahürüdür. Ancak bu tezahürün en şerefli ve belirgin cüz’ü insandır; yani kâinat insan için, insan da Allah için yaratılmıştır. O bakımdan sonunda insanların dönüşü Allah’a olacaktır.

Gerçek bu olmakla beraber, bunca meziyetleri kendinde taşıyan in­sanoğlu neden şu aşağı âleme getirilmiştir? Bu sorunun cevabını Adem Peygamberin önce Cennet’e konulması bahislerinde birkaç yerde cevap­lamış bulunuyoruz. Ancak burada bir özet mahiyetinde de olsa, diyebiliriz ki, insanın Dünya denilen aşağı âleme getirilmesi, hayatın anlamını, nîmetlerin zevkini ve kıymetini tadıp idrâk etmesine yönelik bir hikmeti te­rennüm etmektedir. Doğrudan âhirete geçmek, hayat ve nîmetin kıyme­tini anlamaya imkân vermez. Ölüm ise, bu kuralın ışığı altında insan için çok gereklidir. Çünkü mevcut beden yapımız, Dünya şartlarına uygun ve onunla uyum sağlayacak ölçü ve vasıfta yaratılmıştır. Âhiret’teki değişik şartlara ve ortama uyum sağlaması mümkün değildir. O bakımdan ruhu­muz eskiyen bu beden elbisesini terketme kanununa bağlı kılınmıştır. Bir süre Berzah âleminde kendisine ayrılan yerde eyleştikten veya konuk ola­rak kaldıktan sonra Âhiret hayatının şartlarına ve ortamına uygun hazır­lanan bedene gelip yerleşir de Allahʹın yüce huzurunda yerini alır.

Yokluktan varlığa çıkış bir zıddın oluşumu ise, hayattan ölüme geçiş ikinci bir zıddın oluşumudur. Bu, gerçek ve mümkün olduğuna göre, ölüm­den sonra üçüncü bir zıddın, yani hayatın oluşması neden mümkün olma­sın?

Hem insanı yoktan yaratan, model ve örneksiz ona vücut veren O Yüce Kudret, bu defa model ve örneği varken onu tekrar yaratmaya kadir değil midir?

Allahʹın bu konuda da va’di haktır; sırası, vakti ve saati gelince Oʹnun va’di bir bir gerçekleşir. O verdiği sözden aslâ caymaz, ezelî ilmi asla ya­nılmaz..

MÜKÂFAT DA, CEZA DA ADİLÂNE OLACAKTIR

«Şüphesiz ki O, imân edip iyi, yararlı amellerde bulunanları -adâlet ölçüleriyle- mükâfatlandırmak için önce halkı yaratıp varlık alanına getirir, sonra da geri çevirip (diriltir). İn­kâr edenlere ise, küfrettiklerinden dolayı fıkır fıkır kaynayan su ve elem verici bir azâp vardır. »

Allah’ın 99 isminden biri de el-Adlʹdır. O bakımdan her işinde mutlak hikmetin sırrı, adâletin özü ve mayası mevcuttur. Kâinat bile adâlet ve hakkaniyet üzerine kurulmuştur. Akıl, zekâ, idrâk ve diğer yeteneklerden her insana, yine âdil ölçülerle pay vererek toplum düzenini, yaşama den­gesini sağlamıştır. O, Rab sıfatının tecellisi ve Adl sıfatının tezahürü ile denge ve düzeni kurmuştur. Toplum bünyesinde akıl ve zekâ nîmetinden az veya çok mahrum olanlar varsa, bu, bütünüyle âile ve çevreden kay­naklanmakta, İlâhî terbiye ve tedbîre uymamaktan neş’et etmektedir.

Bazı materyalist ve sosyalistler, insanların her hususta eşit olması­nın gereğini savunurken, feministler de kadınların her bakımdan erkek­lerle eşit olmasını ileri sürüp Rab ve Adl sıfatlarına karşı isyankâr bir tavır takınırlar. Şüphesiz ki, bu tür iddiaların hem din, hem de ilim nazarında bir değeri yoktur. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşit yetenekte ve fiziksel güç ve kudrette yaratılsaydı, hayat durur, düzen bozulurdu. Aynı zamanda aile ve fertlerin işledikleri kusurların çocuklarına ve torunlarına geçmeme­si için ilâhî müdahale gerekirdi. Oysa Allah, mutlak anlamda denge ve dü­zen kanunlarını koymuş, her şeyi en iyi şekilde yaratıp hilkatinin hikmeti doğrultusunda görevlendirmiştir. Onun hilkat ve hayat kanunlarına uyan­lar mutlu ve bahtiyar oluyorlar, uymayanlar hem kendilerine, hem de ço­cuklarına haksızlık ediyorlar. Meselâ, Cenâb-ı Hak, insanın ruh ve beden âfiyetini ayakta tutmak için alkollü ve uyuşturucu maddeleri haram kıl­mıştır. Buna rağmen bir anne ve baba İlâhî yasağı -hikmet ve maksadını düşünmeden- dinlemez de kendini zehirler ve o yüzden mariz ve sakat, geri zekâlı ve bön çocuk dünyaya getirirlerse, kendi nesillerine karşı cina­yet işlemiş ve Allahʹın Rab ve Adl sıfatlarına sırt çevirmelerinin cezasını çekmiş olurlar. Kusur Allahʹın terbiye ve tedbîrinde değil, kulların terbiye ve tedbirindedir.

İkinci hayat kabul edilen Kıyâmet gününde ise, cezâ ve mükâfat Al­lahʹın el-Adl ve el-Hakem sıfatlarının tecellisiyle takdir edilecektir. Böyle­ce insanlar şu hazırlık dönemi olarak önlerine konulan dünya hayatını ya lehlerine, ya da aleyhlerine çevirme serbestisine sahiptirler. Hiçbir zorla­ma söz konusu değildir. Allah denge ve düzeni kurup insanları birçok ye­teneklerle donatarak serbest bırakmış, üstelik akıllarına ışık tutacak kitap ve peygamber göndermiştir. O nedenle herkes yaptığından sorumlu tutu­lacaktır. Kısacası, her insan şu dünyadan Cennet veya Cehennemini hazır­layıp beraberinde taşıyacaktır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Cenâb-ı Hakk’ın birliğine ve kudretinin sınırsızlı­ğına delâlet eden, insan aklına ışık tutan kevnî âyetlere yer verildi. İlim adamlarına ve araştırıcılara ana fikir verilerek varlık âleminin bütünüyle Hakk’ı tasdîk etmekte olduğu belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle Güneş ve Ayʹla ilgili temel bilgiler veriliyor, gece ile gündüzün birbirini izleyip durmasındaki esrara dikkatler çekiliyor ve sonra da Allah’ı bilip O’ndan saygı ile korkanların varlıktaki açık belgeleri görerek Hakk a kul olmanın şuuruna erişeceklerine işârette bulunuluyor.