MEÂLİ:
27- Ey imân edenler! Bildiğiniz halde Allahʹa ve Peygamberʹe hıyânet etmeyin; (sonra) size inanılıp güvenilen şeylere hıyânet edersiniz.
28- Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız bir deneme ve sınavdan başka bir şey değildir. Büyük mükâfat ise, Allah katindadır.
29- Ey imân edenler! Eğer Allahʹtan korkup (kötülüklerden) sakınırsanız; O size bir furkan (=iyiyi kötüden, hayrı şerden, doğruyu eğriden, sevâbı günahtan, temizi murdardan, hakkı bâtıldan ayıran bir ölçü ve kıstas, bir bilgi ve mârifet) verir. Üstelik suç ve günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. Allah çok büyük fazl-ü ihsan sahibidir.
İNİŞ SEBEBİ
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz öteden beri Müslümanları rahatsız eden ve durmadan ihânet içinde olup, birtakım fesat dolapları çeviren Yahudilerden Kurayza oğullarını muhasara etti ve bu tam yirmi gün sürdü. Kurayza oğulları daha önce dindaşları Nadîr oğullarıyla yapılan bir andlaşma gibi bir andlaşma istediler ve böylece Şam dolaylarındaki kardeşleri Nadîr oğullarına gideceklerini söylediler.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onların bu teklifini uygun görmediği için durumlarının tayin edilme işini Ensarın ileri gelenlerinden Saʹd b. Muâz’a (R. A. ) ve onun vereceği karara bıraktı. Yahudîler ise, buna pek yanaşmak istemediler, ancak onlara hep hayırhah davranan, malı ve çocukları kendi aralarında bulunan Ebû Lübabe’nin gönderilmesini istediler. Peygamber (A. S. ), onların bu isteğini reddetmeyip Ebû Lübabeʹyi gönderdi. Yahudiler ona sordular: «Ey Ebû Lübâbe! ne dersin, Saʹd. b. Muâz’ın vereceği hükme razı olalım mı? » Ebû Lübabe, eliyle boğazına işâret ederek, «hayır sizi keser» diye cevap verdi.
Ebû Lübabe diyor ki: «Vallahi henüz bulunduğum yerden ayrılmamıştım ki, Allah ve Peygamberine hiyânet ettiğimi anladım! »
İşte yukarıdaki âyetler bu sebeple indirilmiştir. Ebû Lübabe ise, tam bir perişanlık ve çöküntü içinde Mescid-i Saadet’e giderek kendini oradaki direklerden birine bağladı ve şöyle yemin etti: «Vallahi, Allah tövbemi kabul edinceye kadar veya ölüm gelip bana erişinceye dek bir şey yemiyeceğim ve içmiyeceğim! »
Zarurî ihtiyaçları dışında tam yedi gün direğe bağlı bir vaziyette yemedi, içmedi ve bitkin bir halde yığılıp yerinde kaldı. Sonra Cenâb-ı Hak onun tövbesini kabul buyurdu. Kendisine müjde verildiğinde, «Hayır, vallahi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gelip beni çözmedikçe yerimden ayrılmam», dedi. Merhamet ve şefkat menbaı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gelip onu çözdü. Ebû Lübabe, «tövbemin kabulünün tamamlanması için Yahudîler arasındaki malımın tamamını sadaka olarak dağıtmalıyım? » deyince, Peygamber (A. S. ) Efendimiz, ona: «Hayır, sadece üçte birini tasadduk etmen yeter» buyurdu. O da öyle yaptı. (Esbâb-ı Nüzul/Nisabûrî - Lübabu’t-te’vîl - Kurtubî)
Diğer bir rivayete göre, Ebû Süfyân sinsi bir düşmanlık plânını uygulamak üzere Mekke’den hareket etmişti ki, Melek Cebrâîl inip Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e onun nerede, ne maksatla bulunduğunu haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimiz, ashabından bir kaç kişiye durumu bildirdi ve derhal harekete geçmelerini ancak, çok gizli tutmalarını emretti. Münafıklardan biri bu haberi duyunca vakit kaybetmeden Ebû Süfyan’a ulaştırmak üzere birini gönderdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indirildi. (İbn Cerîr et-Taberî: Câbir b. Abdullah (R. A. )dan. Merağî, bu rivayetin garip karşılandığını ve senedinin zayıf olduğunu söyleyenlerin bulunduğunu nakletmiştir.)
İLGİLİ HADÎSLER
«Çocuk gönül meyvasıdır ve o korkaklık, cimrilik ve üzüntüye sebeptir. » (Ebû Ya’lâ rivâyet etmiştir. Süyûtî’nin tesbitine göre, hadîs zayıftır.)
«Bana alt: şeyi yapacağınıza söz verin, ben de size Cennet ile söz vereyim:
1- Konuştuğunuz zaman doğruyu söyleyin,
2- Vaadettiğiniz zaman onu yerine getirin,
3- Bir şey size emânet edildiğinde, sırası gelince onu ödeyin (sâhibine salimen teslim edin),
4- Namus ve iffetinizi koruyun,
5- Gözlerinizi (harama karşı) yumun,
6- Ellerinizi (harama, kötülüğe uzatmaktan) alıkoyun.. » (Müsned-i Ahmed: 5/323 - İbn Hibbân - İbn Asâkir: Ubâde b. Sâmit (R. A. ) den. Hadîs sahîhtir.)
«Emâneti (güveni) olmayanın imânı yoktur; temizliği olmayanın namazı makbul değildir. » (Müsned-i Ahmed: 3/135, 154, 210, 251 - Taberânî: İbn Ömer (R. A. )dan)
«Üç şey Arş’a yapışıp (Allahʹa sığınmıştır): Birincisi r a h m (hısımlık) dır. O şöyle der: Allahım! koparılmaktan sana sığınırım. İkincisi, emânettir. O da şöyle der: Allahım! ihânete uğramaktan sana sığınırım. Üçüncüsü, nimettir. O da şöyle der: Allahım! nankörlüğe sebep olmaktan sana sığınırım. » (Hafız Bezzar - İbn Hibbân. Sevbân (R. A. )dan. Süyutî’ye göre, hadîs zayıftır.)
«Sizin hayırlınız, bizim zamanımızda (imân edip) yaşayanlardır. Sonra onları takip edenler, sonra da onları takip edenlerdir. Ondan sonra bir topluluk meydana gelir de kendilerinden şahitlik yapmaları istendiği halde (çekinmeden yalan) şahitlikte bulunurlar; onlar ihânet ederler, hiç güvenilmezler. Adak adarlar, yerine getirmezler. Aralarında yağlanıp şişmanlamak (zuhur) eder. » (Buharî/şahadat: 9, fezâil: 1, eyman: 10- Ahmed: 1/378, 417, 434, 438, 442. 2/228, 410, 470. 4/267, 276, 277, 426, 427. 5/350)
«Üç haslet kimde bulunursa, o gerçekten imânın tatlılığına ermiştir:
1- Allah ve Peygamberinin ona başkasından daha sevimli ve sevgili olması,
2- Kişiyi ancak Allah için sevmesi,
3- Allah onu ateşten kurtardıktan sonra, küfre dönmektense ateşe (Cehennemʹe) atılmayı daha hoş görmesi.. » (Müslim/iman: 67- Ebû Dâvud/zekât: 5- Tirmizî/ilim: 10- Nesâî/iman: 2, 3)
«Canımı kudret elinde bulunduran zata yemin ederim ki, ben sizden birinize, canından, çoluk-çocuğundan, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (gerçekten) o, imân etmiş olmaz. » (Buharî/imân: 8- Müslim/imân: 69, 70)
İHÂNET (GÜVENİ KÖTÜYE KULLANMAK)
«Ey imân edenler! Bildiğiniz halde Allahʹa, ve Peygamberʹe hıyânet etmeyin.... »
Meâlindeki âyetin iniş sebebi, hususîlik arzediyorsa da, hüküm yönünden umumîlik ifade etmektedir. Allahʹa ve Peygamber’e hiyânette bulunmak, bize inanılıp güvenilerek verilen şeylere ihânette bulunmamıza yol açar. Bunu beş madde halinde özetliyebiliriz:
1- İslâm nîmetine,
2- Verilen mal ve makama,
3- Eş ve çocuklara,
4- Devlete,
5- Topluma ve onunla olan ilişkilere..
Birincisi, İslâm nîmetine eriştikten sonra, o yüce emânete lâyık olmaya çalışmak sadakattir; aksine bir tutum hiyânettir.
İkincisi, eriştiğimiz servet ve makamın hangi yollarda ve amaçlarda kullanılmasının gereğini bilip, yegâne denetleyicinin Allah olduğuna inanarak hareket etmemiz, ona lâyık olduğumuzu; aksine bir düşünce ve davranışımız hiyânet ettiğimizi isbatlar.
Üçüncüsü, çocuklarımız Allah’ın bize verdiği birer emânettir. Onları Allah’ın arzu ettiği doğrultuda yetiştirmemiz, topluma ve İslâmʹa kazandırmamız ve yararlı bir vatandaş düzeyine getirmemiz Sadakattir; aksine bir yönlendirme veya başıboş bırakma hiyânettir.
Dördüncüsü, devlete yardımcıʹolmak, devlet sırrını korumak, verilen görevi lâyıkıyla yerine getirmek; yetki ve güveni kötüye kullanmamak sadakattir; aksine bir tutum hiyânettir.
Beşincisi, toplumla olan sosyal ilişkilerimizde, ticarî münasebetlerimizde söz ve akitlere bağlı kalmak sadakattir; aksine bir tutum ve uygulama hiyânettir.
Bütün bu sadakat ve hıyânetler, önce Allahʹa ve Peygamberʹe karşı, sonra da kendimizedir. İlgili âyetle bilhassa bu inceliğe temas edilmekte ve çok dikkatli olmamız emredilmektedir.
MAL VE ÇOCUK BİRER İMTİHANDIR
«Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız bir deneme ve sınavdan başka değildir. »
Şüphesiz ki, mal ve çocuk, Allahʹın kullarına dünyada verdiği iki önemli emânettir. Biri asıl amaca, yani dünya ve âhiret mutluluğuna erişme aracı; diğeri ise, sağlıklı biçimde insan neslini devam ettirmenin değişmeyen yoludur. Araç, amaç haline getirilmediği sürece yararlıdır ve lüzumludur. Yol, bakımsız ve ilgisiz kalmadığı müddetçe hayırlı ve faydalıdır.
İlgili âyetle bu gerçek yansıtılırken «fitne» tabiri kullanılarak mal ve evlâdın iki tarafı keskin bir kılıç olduklarına işâret edilmiştir.
MAL VE ÇOCUK, DÜNYA HAYATININ ZÎNETİDİR
Enfâl sûresinde bunların birer fitne = sınav, kişiyi deneme, karakterini ortaya çıkarma aracı olduğu belirtilirken; Kehf sûresi 46. âyette bunların dünya hayatının zîneti (süs) olduğu açıklanmıştır. Şüphesiz ki, zînet Allah ve Peygambere olan sevgiyi unutturmadığı takdirde mubahtır. Araç olmaktan çıkıp amaca dönüştürüldüğü gün, kişi denemede kaybetmiş, sınavda başarılı olamamış sayılır. Çünkü kalıcı olan ve büyük ecirleri hazırlayan, Allah’ın hoşnutluğu doğrultusunda gerçekleştirilen sâlih amellerdir.
Hayatı bu gibi süs ve eğlenceden ibaret sanan kimsenin misali neye benzer? Çok susayan kimsenin yakınındaki tertemiz akan ırmağı görmeyip dere kenarında binken azıcık bulanık suya kavuşunca, her şeye eriştiğini, bütün hayırlara kavuştuğunu zanneden kimsenin haline benzer. Bir süre sonra aklını, idrâkini toplayıp çevreye göz attığında ırmağı görünce geçen zamana hayıflanacak ve ne kadar yanıldığını anlayacak. Onun gibi mal ve evlâdı kendisi için tek saadet ve gaye sayıp derin bir gaflet içinde kalan kimse ise, dünyada aldandığını anlamadığı takdirde ölünce, geriye kayda değer bir şey bırakmadığını, kalıcı olarak bir eseri bulunmadığını; oysa sâlih ve basiretli kişilere nice büyük mükâfatların hazırlandığını anlar ve uyanır, ama neden sonra!.
ALLAH KORKUSU EN SAĞLAM KISTASTIR
«Ey imân edenler! Eğer Allahʹtan korkup (kötülüklerden) sakınırsanız, O size bir furkan verir... »
İnsan unsurunu eğitip erdemli kılmak ve yararlı bir düzeye getirmek için en tesirli ve en rakipsiz kıstas ve metot, Allah’a iman ve Allah korkusudur. Hiçbir fâni ve nesne Oʹnun kadar eğitici, geliştirici, olgunlaştırıcı ve güvendirici değildir ve olamaz da.. Tarihin akışında bunun binlerce örneği mevcuttur. Zira Allah kendi Kelâmʹını, ruhu doldurucu, mânevî ihtiyacı giderici, kalbi aydınlatıcı, vicdanı geliştirici ve insan üzerinde denetçi ve yönlendirici bir kudrette indirmiştir.
İşte Kur’ân bu kudreti ortaya koyarken, onun feyizli ürününü hemen sergileyerek şöyle sesleniyor: «Eğer Allahʹtan korkup (kötülüklerden) sakınırsanız, O size bir furkan (iyiyi kötüden, hayrı şerden, doğruyu eğriden, sevabı günahtan, temizi murdardan, hakkı bâtıldan ayıran bir ölçü ve kıstas, bir bilgi ve mârifet) verir. Üstelik suç ve günahlarınızı örter ve sizi bağışlar. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inandıktan sonra Allah ve Peygamberine hıyânet edenlerin ancak kendi davalarına, menfaatlarına ve dünya, âhiret saadetlerine hıyânet edecekleri belirtildi. Dünyanın geçici süsü olan mal ve evlâdı amaç edinerek hakikî amaçtan sapanlar uyarıldı. En büyük emânet olan İslâmiyete sarılanların eninde, sonunda kurtuluşa erişeceklerine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, bütün gücüyle hakkı ayakta tutan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi öldürmek, ya da sürgün etmek, ya da bağlayıp bir zindana atmak isteyen ve bunun için birtakım plânlar hazırlayan bâtılın temsilcilerine karşı Allah’ın nasıl geçerli bir plân hazırladığı açıklanıyor. Dünya malını ve geçimini kendilerine tek amaç seçip bu uğurda mücadele veren inkârcıların gökten üzerlerine taş yağdırılmasını istemeleri konu ediliyor ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (A. S. ) onların arasında bulunduğu sürece Allah’ın onlar üzerine böyle bir azâp indirmiyeceği bildiriliyor. Böylece Hz. Peygamberʹin (A. S. ) insanlar için ne büyük rahmet olduğuna işâret ediliyor.