MEÂLİ:
21- Nûh dedi ki: «Rabbim! Doğrusu onlar bana karşı geldiler; malı ve evlâdı kendisine zarardan başka birşey artırmayan kimseye uydular.
22- Büyük hileler ve düzenler kurdular.
23- «Ve sakın sakın tanrılarınızı terketmeyin; özellikle Vedd’i, Suvâʹı, Yağûs’ü, Yaûkʹu ve Nesrʹi bırakmayın» dediler.
24- Bunlar cidden birçoklarını saptırdılar. (Rabbim! ) bu zâlimlerin ancak sapıklık ve şaşkınlığını artır. »
25- Günah ve azgınlıkları sebebiyle boğuldular da Cehennemʹe atıldılar. Kendilerine Allahʹtan başka yardımcılar da bulamadılar.
26- Nûh dedi ki: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dolaşıp yurt edinen bir kimse bırakma.
27- Eğer onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve sadece ilâhî sınırları çiğneyen çok nankör, aynı zamanda ahlâksız evlât doğurup yetiştirirler.
28- Rabbim! Beni, ana-babamı, evime müʹmin olarak gireni, bütün müʹmin erkekleri ve müʹmin kadınları bağışla. Zâlimlerin ise sadece yok olmalarını artır. »
AKLA IŞIK TUTAN BELGELER DE YARAR SAĞLAMADI
«Nûh dedi ki: «Rabbim! Doğrusu onlar bana karşı geldiler; mal ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey artırmayan kimseye uydular. Büyük hileler ve düzenler kurdular.. »
Nûh Kavmiʹnin aşırı putperestliği, ileri gelenlerinin makam ve maddî çıkarları, çoğunun hayat dizginini nefs ve İblîsʹin eline bırakması kalp gözlerini iyice kör etmiş, akıllarını mefluç hale getirmiş ve aklı duygunun emrine vermişti. O bakımdan inanıp taptıkları putlarına sımsıkı bağlanma konusunda iyice şartlanmış ve bu hal, giderilmesi çok zor ön yargı çizgisine gelip dayanmıştı.
Nûh Peygamber’e inanan birkaç kişi dışında kalanları, ülkenin refah içinde gününü gün eden şımarık zenginleri putlara daha çok sahip çıkmaya tahrîk ve teşvîk ettiler ve böylece daha koyu bir putperestlik havasını oluşturdular.
Cenâb-ı Hak, 23. âyetle onların büyük ilâh diye ibâdet ettikleri putlarının isimlerini vererek Mekkeli’leri uyarmakta; o putların da Lât, Menat, Hubel ve Uzza kadar büyük putlar olduğunu, ama İlâhî emir ve hüküm gelince hepsinin belirsiz hale getirildiğini, hiçbir putun onlar için kurtarıcı ve yardımcı olma güç ve kudretini taşımadığını hatırlatmaktadır.
Müfessir Merâğî, adı geçen putların hangi kavim ve kabilelere ait olduğunu ve Mekke ile civarındaki büyükçe putların kimler tarafından korunduğunu şöyle tesbit edip yazmıştır:
1- Vedd, Kelb Kabilesinin,
2- Suva’ Hüzeylʹin,
3- Yağus, Sebe’lilerin,
4- Yaûk, Hemdanlıʹların,
5- Nesr, Himyerliʹlerin idi.
Bu tesbitten çıkarılan sonuç şudur: Nûh Peygamber (A. S. ) Mezopotamya’dan Yemen’e kadar birçok kavim ve kabilelere gönderilen bir resûldür ve tufan da bu bölgeleri tahrip etmiştir.
Burada şu soru ortaya çıkmaktadır:
Nûh Tufanıʹnda başta insan olmak üzere mevcut canlılarla birlikte putlar da silinip belirsiz hale gelmiştir. Nûh (A. S. )ın yaşadığı asırlarda halkın daha çok ilgi duyduğu o beş büyük put nasıl ortaya çıktı veya ismi geçen kabileler tarafından nasıl tesbit edilerek yeniden ihyâ edildiler?
Bu soruya Buharî, İbn Cüreyc tarikiyle İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı şu rivayetle cevap vermeye çalışmıştır: «Nûh Kavmiʹnde tapılan putlar, tufandan sonra Araplara geçmiştir. »
Bu konuda senedi olmayan birçok rivâyetler daha vardır ki onları tefsirimize nakletmeyi uygun görmedik.
Ancak şunu söyleyebiliriz ki: Sözü edilen beş putun ismen bilinmesinde iki ihtimal vardır:
a) Ya tufandan sonra belli kesimlerde o putlara rastlayanlar olmuş ve üzerlerindeki yazı veya alâmetlerden tanımışlardır.
b) Ya da sadece çok yaygın olan bu isimler tufandan sonra da unutulmamış; gemiye binip kurtulan mü’minlerden duyulmak suretiyle dilden dile aktarılarak yeniden ihyâ edilmişlerdir. Koyu putperest olan Araplar da o isimlerin tesiri altında kalıp yaptıkları büyük putlarına aynı isimleri vermişlerdir.
Bu ikinci ihtimal akla daha yakındır. O halde olay, cahiliyet devri Araplarının ibret almaz, öğüt kabul etmez, uslanmaz bir çizgide olduğunu göstermiyor mu?
Adı geçen putlara tapanlar, inkâr ve tuğyanlarında ısrar ettikleri, peygamberlerinin uyarısına kulaklarını tıkadıkları için İlâhî gazaba uğratılarak tufanda yok edilmişler ve inanıp bağlandıkları putlar ne onları, ne de kendilerini kurtarabilmiştir.
Arap Yarımadası’nda hem Nûh Peygamber’in kıssası, hem de putperest âsilerin âkibeti az-çok bilindiği halde, başta Mekkeliʹler olmak üzere Arapların çoğu yine de koyu bir putperestlik güdüyor, bir türlü Hakk’ın sesine gönül kulaklarını açmıyorlardı.
Böylece Cenâb-ı Hak, özellikle Mekkeli müşriklerin ne kadar câhil, mantıksız, idrâksiz ve öğüt, ibret almaz olduklarına işârette bulunuyor.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in risâlet devrinde ise, Mekke ve civarında müşriklerin geniş ilgi duyduğu ve çok önemli saydığı putlar şunlardı:
1- Lât: Sakîf ve Tâifli’lerin,
2- Uzzâ: Süleym ve Gatafan, aynı zamanda Cüşük kabilelerinin,
3- Menât: Huzaâ kabilesinin,
4- Esaf: Mekkeli’lerin,
5- Nâile: »
6- Hübel: » tapındığı büyük put idi.
Bunlardan özellikle Hübel, Mekkeliʹler için çok önemliydi. O bakımdan onun kadirini yüceltmek için Kâbeʹnin damını ona lâyık görmüşlerdi.
Putperestlik nasıl doğmuştur veya nasıl doğmaya namzettir?
Tek ilâh inancı zayıflamaya başlayınca, ortaya birtakım hurafeler çıkar ve yavaş yavaş bu hurafeler kalp ve kafalarda yer edince, câhil halk tabakası bazı şeyleri kutsal sayıp dert ve dileklerini onlara anlatmaya çaIışırlar. Derken bir süre sonra o şeyler ve cisimler ilâhlaştırılır ve böylece tek ilâh inancı yerini çok ilâhlı bir inanca bırakır.
Bu konuda sahîh kabul ettiğimiz şu rivâyet de konuyu yeterince aydınlatmaktadır:
- Hz. Âişe (R. A. )dan yapılan rivâyette, adı geçen şöyle demiştir: «Ümmu Habibe ile Ümmu Seleme (R. A. ), bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe, Habeşistanʹda bulundukları zaman Mâriye adı verilen bir kiliseyi ve içinde bazı insan ve melek suretlerinin nakşedilmiş bulunduğunu gördüklerini anlattılar. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Şüphesiz onlar öyle bir topluluktur ki, içlerinde iyi bir kişi ölünce üzerine mâbed inşâ eder ve o mâbede, gördüğünüz suretlere benzer suretler nakşederler. Onlar kıyâmet gününde Allahʹın yanında insanların en kötüsüdürler. » (Sahîh-i Müslim - Tefsîr-i Kurtubî: 18/308)
NÛH PEYGAMBERİN DUÂSI
«Nûh dedi ki: Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dolaşıp yurt edinen bir kimse bırakma.. »
Doğunun halk filozofu Şeyh Sâdi, Gülüstan adlı kitabında der ki: «Kurdun oğlu âkibet kurt olur. » Gerçi bu genel ve sâbit bir kural değildir ve olamaz da. Ama içinde hakikat payı vardır. Nitekim Nûh Peygamberʹin (A. S. ) asırlara dayanan mücadelesi bu neticeyi vermiştir. O bakımdan yüzünü bârigâh-i izzete çevirerek: «Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden dolaşıp yurt edinen bir kimse bırakma. Eğer onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve sadece İlâhî sınırları çiğneyen çok nankör, aynı zamanda ahlâksız evlâd doğurup yetiştirirler. » diye duâ etmiştir.
Şüphesiz Nûh’un (A. S. ) yaptığı bu duâ, tufandan önce olmuştur. Zira âyetin siyak ve sibakı bunu yansıtmaktadır. Ancak ne var ki her şey zıddıyla inkişaf edip hız ve güç kazanır. Tez ancak antitezle ölçü ve değerini bulabilir. Nûh Peygamber bu gerçeği çok iyi bilirdi; ama biz Onun «alâ’larzi» sözünden bütün dünyayı değil, kendi bölgesini kasdettiğini tahmin ediyoruz. Çünkü «arz» kelimesinin başındaki «elif-lâm» ahd için de olabilir. Bu yorum ve takdirle, Nûh (A. S. ) «el-arz» derken kafasında düşünüp tasarladığı kendi bölge ve kendi kavmini kasdetmiş olabilir. Aynı zamanda her peygamber görevi gereği yeryüzünde yalnız Allah’a ibâdet edilmesini arzular.
«Deyyar»ın kökü ya «dâr» ya da «devir» dir. O bakımdan «deyyar», «ev tutan», «yurt edinen» mânasına gelir.
ÇOCUK TERBİYESİ VE ÇEVRE
«Eğer onları bırakırsan senin kullarını saptırırlar ve sadece İlâhî sınırları çiğneyen çok nankör, aynı zamanda ahlâksız evlât doğurup yetiştirirler. »
Hemen her canlı doğup büyüdüğü çevrenin şartlarına uyarak varlığını sürdürür. İntibak (uyum sağlama) kabiliyeti en yüksek olan canlı ise, insandır. O, içinde yetiştiği çevre, toplum ve ailenin ahlâk ve kültür tezgâhında dokunup şekillenir. Bunun istisnaları her zaman olabilir; ama genel kaideyi değiştirmez.
Doğan çocuğu bir oka benzetirsek, ana-babası onun için bir yaydır. Bunlar o oku kendi yaylarına yerleştirip atarlar; çocuk nereye düşerse oranın rengini ve karakterini az veya çok alır.
Alman ilim adamı ve ünlü şâir Goethe buna yakın bir tanımlamada bulunmuştur:
«Çocukların hafızası kirlenmemiş beyaz kâğıda benzer; her türlü yazı için yer vardır. Yaşlıların hafızası ise, çeşitli çizgilerle dolmuş bir kâğıda benzer; yazmak için yer bulunmaz. »
Nûh Peygamber’in (A. S. ): «Onlar sadece fâcir keffar evlât doğurup yetiştirirler» sözü bu gerçeği çok daha güzel yansıtmaktadır.
O halde ana-babanın tesiri yanında çevrenin de tesiri çok önemlidir. Bunun için her mü’min kişi evlâdına iyi bir çevre seçip bulmak zorundadır ve böyle yapmakla yükümlüdür. Ahlâkan çökmüş, mânevî bağları iyice zayıflamış veya kopmuş; yabancı kültürün kurbanı olmuş bir beldeden veya bölgeden, evlâdını kurtarmak için ahlâki kurallara saygılı olan ve dinî inancı zayıflamayan, kendi öz kültürüyle ayakta durmayı başaran başka bir belde veya bölgeye göç etmesi, tedbirlerden biri sayılabilir ve böyle bir imkân bulamadığı takdirde inançlı, ahlâklı bir çevre edinmeye gayret eder.
NÛH PEYGAMBERʹİN (A. S. ) DUÂSI
Hz. Nûh (A. S. ) azgın, mütecaviz, nankör kâfirler âleyhine duâ ettikten sonra, kendisinden sonra gelecek olan mü’minlere dilek adâbını telkîn ve tavsiye eder anlamda, yaptığı duâsında şu sırayı özellikle gözetmiştir:
a) Rabbim! Beni,
b) Ana-babamı,
c) Evime mü’min olarak gireni,
d) Ve bütün mü’min erkekleri ve mü’min kadınları (mağfiretine mazhar kılarak) bağışla.. (Bilgi için bak: İbrahim Sûresi: 41. âyetin tefsîri)
Onun bu veciz ve anlamlı duâsı, bize de duâ adâbını öğretmekte ve şu bilgileri vermektedir:
1- Duâ özlü, anlamlı ve kısa olmalı,
2- Yapmacık hareketlerden, kafiye ve vezinden uzak tutulmalı,
3- Önce kendi nefsi için, sonra ana-babası ve yakınları, sonra da bütün mü’minler için rahmet, af ve mağfiret; sıhhat, selâmet ve âfiyet dilek ve temennisini taşımalı..
ZÂLİMLER İÇİN BEDDUÂ
Nûh Peygamber (A. S. ), ıslâhı mümkün olmayan inkârcı zâlimleri kasdederek duâsının sonunda onlar için bedduâda bulunmuş: «Zâlimlerin ise, sadece yok olmalarını artır» demiştir. Zira dünya adâletle ayakta durabilir. Kâinat da bir bütün olarak İlâhî adâlet, denge ve düzenle ayakta durmaktadır. Yeryüzünde ve bir ülke veya beldede zâlimlerin çoğalması, o yerde denge ve düzenin bozulması, adâletin ortadan kalkması demektir. Nûh (A. S. )ın asırlara dayanan tecrübe ve müşahedesi, böyle bir bedduâda bulunmasına yol açmıştır.
Nûh Sûresiʹne, Nûh (A. S. )ın kıssasına kapı açılarak başlandı ve Onun gerek mü’minler lehine, gerekse kâfirler ve zâlimler aleyhine yaptığı duânın özeti verilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa sayısız hamd-u senâlar; kıssaların ibretli yanlarını bize en güzel şekilde açıklayan sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’e (A. S. ) ve O’nun âl ve ashabına salât-ü selâmlar olsun.