MEÂLİ:
25- (İnkârcı maddeciler) derler ki: Eğer doğru kimseler iseniz bu vaad (azâp tehdidi) ne zaman?
26- De ki: Bunun bilgisi ancak Allah katindadır. Ben sadece açık bir uyarıcıyım.
27- Vaadolunan azâbın yaklaştığını görünce, o küfre sapanların yüzleri bir tuhaf olup çirkinleşir. Onlara: «Sizin istediğiniz, dâvet edip durduğunuz bu idil. » denilir.
28- De ki: Söyler misiniz, eğer Allah beni ve benimle beraber olanları yok edecek veya bize merhamet edecek olsa, ya kâfirleri elem verici azâptan kim kurtarabilir?
29- De ki: (Kurtaracak olan yalnız) O Rahmân (olan Allah)dır. Biz O’na imân ettik ve sadece O’na güvenip dayandık. İleride kimin açık bir sapıklık içinde olduğunu bileceksiniz.
30- De ki: Suyunuz iyice çekilip kaynağı kuruyacak olursa, söyler misiniz kim size akan bir su kaynağı getirebilir?
İLGİLİ HADİSLER
«Melek Cebrâîl genç bir adam suretine girip Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe geldi; birkaç soru sordu. Bu arada şunları da sordu:
- Kıyâmetʹin kopması ne zaman?
Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı verdi:
- Bu hususta sorulan kimse, onu sorandan daha bilgili değildir. Ne var ki sana onun alâmetlerinden haber verebilirim: Câriye kendi efendisini doğurduğu; ne oldukları belirsiz deve (sığır) çobanlarının bina yapıp (o binaları yüksek tutmada) birbirleriyle yarıştıkları zaman (kıyametin yakın olduğu söylenebilir). » (Buharî/imân: 37- Müslim/imân: 5- İbn Mâce/mukaddeme: 9- Ebû Dâvud/sünnet: 1- Tirmizî/iman: 4- Nesâi/imân: 5, 6- Ahmed: 1/27, 52, 319- 2/426)
Resûlüllâh (A. S. ) bu açıklamayı yaptıktan sonra şu âyeti okudu:
«Şüphesiz ki kıyâmetin kopuş saatiyle ilgili bilgi Allahʹın yanındadır. Yağmuru O yağdırır; ana rahmindekini(n nasıl bir insan olacağını) O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanıp elde edeceğini bilemez. Hiç kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah elbette (her şeyi hakkıyla bilendir. Her şeyden mutlaka) haberlidir. » (Lukmân Sûresi: 34)
KIYÂMET OLAYINA İNANMAYANLAR
«(İnkârcı maddeciler) derler ki: Eğer doğru kimseler iseniz bu vaad (azap tehdidi) ne zaman? »
«Kıyâmet» ve «Ahiret» gerçeği olmasaydı, dünyanın ölümlü hayatı anlamsız ve hikmetsiz kalırdı. Dünya ve ölüm olmasaydı, Âhiret’e gerek görülmez ve o bakımdan da takdîr edilip hazırlanmazdı.
Ancak tarih boyunca gönderilen her peygamber Allah’ın varlığından, birliğinden ve O’na imânın lüzumundan söz ettiği gibi, mutlaka Âhiretten ve ona inanmanın lüzumundan da haber vermiş ve bu konuda hitap ve irşâd etmek istedikleri kavim ve milletleri yönlendirmeye çalışmıştır.
Bunun sebebi çok açıktır: Hayatı birtakım geçici zevklerden ibaret sayıp nefsinin bütün arzularını, hiçbir engel, mânevî müeyyide ve sınır tanımadan yerine getirmeye özenenlerin çoğu böylesine sınır tanımaz hürriyetlerini meşru sınırlar içine alan, işlediği her şeyden sorumlu tutulacağını haber veren ve öldükten sonra ikinci hayata kaldırılıp dünyada yaptıklarından hesaba çekileceğini telkîn eden peygambere ve semavî kitaba inanmak istemezler; aynı zamanda dinî hükümleri ve beyânları, «eskilerin masalları» diye vasıflandırarak kendilerini öylesine bir havadan uzaklaştırırlar. Zaten şehevî duyguların gemi azıya aldığı ve maddenin tek amaç ve hedef seçildiği kavim ve toplumlarda kutsal değerlere itibar edenler parmakla gösterilecek kadar azdır.
O bakımdan Âhiret’i inkâr ederken alaylı bir tavırla: «Eğer doğru kimseler iseniz bu vaad (azap tehdidi) ne zaman? » diye sorarlar.
KIYÂMETʹİN KOPMASIYLA İLGİLİ BİLGİ ALLAHʹA MAHSUSTUR
«De ki: Bunun bilgisi ancak Allah katindadır. Ben sadece açık bir uyarıcıyım. »
Öyle konular ve bilgiler vardır ki, Cenâb-ı Hak hikmeti gereği onları kendi katında tutup hiç bir kuluna bildirmemiştir. Kıyâmetʹin kopuş zamanıyla ilgili bilgi de bunlardan biridir.
Neden bu çok önemli bilgi gizli tutulmuştur? Şüphesiz ki konu üzerinde iyice düşündüğümüzde birkaç sebep ve hikmetinin olduğunu anlarız. Onları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
a) Kıyâmet her an kopabilir düşüncesi ve endişesi ortadan kalkar, o sebeple de inananların bir kısmında iç disiplini tam anlamıyla sağlanmış olmazdı.
b) Yakın bir tarihte meydana geleceği kesin şekilde bilinince, yine imân eden kavim ve milletlerde hayat canlılık ve hareketini kaybeder, ruhlarda bir uyuşma ve gönüllerde bir atalet başlardı. Böylece hareketten ve çalışıp çabalamaktan ibaret olan dünya hayatı hedefinden kısmen de olsa sapmış olurdu.
c) Yine yakın bir gelecekte meydana geleceği kesin şekilde bilinince, ilim ve teknikte duraklama başlar ve bugünkü medeniyet vücut bulmazdı.
d) İmân edenlerle, imân etmiyenler arasında büyük bir uçurum meydana gelir ve çok çalışan inkârcılar, inananları kahredip silecek çizgiye gelirlerdi.
PEYGAMBERİN GÖREVİ
Peygamberin görevi, İlâhî buyrukları apaçık teblîğ etmek ve bu doğrultuda halkı hakka irşâd edip küfür ve tuğyandan, ahlâksızlık ve aşırı maddecilikten dolayı hazırlanan uhrevî azaptan haber vermek; aynı zamanda inkâr ve ahlâksızlığı son kertesine getirenlerin dünyada da İlâhî azaptan kurtulamıyacaklarını teblîğ edip uyarmak ve dosdoğru imân edenleri büyük mükâfatlarla müjdelemektir.
Böylece «Peygamber mutlak anlamda her şeyi bilir» demek doğru olmaz. Zira O, ancak Allahʹın vahiy yoluyla bildirdiğini bilir. Dinî konuda kendiliğinden konuşmaz, kendi hevesine göre hüküm vermez. Kıyâmetin kopuş tarihi Ona bildirilmediği için, soranlara şu cevabı vermesi emredilmektedir: «De ki: Bunun bilgisi ancak Allah katindadır. Ben sadece açık bir uyarıcıyım. » (Bu konuda geniş bilgi için bak: Necm Sûresi: 3-5. âyetlerin tefsiri)
İNKÂRCILAR, VAADOLUNAN AZABIN YAKLAŞTIĞINI GÖRÜNCE..
«Vaadolunan azâbın yaklaştığını görünce, o küfre sapanların yüzleri bir tuhaf çirkinleşir. »
İnkârcı sapıklar, azgın münafıklar hakkında vaadolunan azabın ne olduğu hususunda birtakım farklı tefsîrler ve tesbitler olmuştur:
a) Âhiret günündeki azap,
b) Bedir Savaşı’nda uğratıldıkları hezimet ve perişanlık,
c) Ölümleri gelip kapıyı çalınca, varacakları yerin kendilerine gösterilmesiyle kalplerini dolduran korku.
İşte inananlarla inanmayanların böyle anlardaki durumlarından doğan açık fark.. Birincilerde bir neşe ve ümit; tebessüm ve huzur duygusu.. İkincilerde üzüntü ve umutsuzluk.. O yüzden bunların yüzünde tuhaf bir çirkinleşme hâkim olur ve âhiret gününde bu suçlu günahkâr inkârcılar ve ikiyüzlü dönekler simalarından tanınırlar. (Bu konuda geniş bilgi için bak: Rûm Sûresi: 12, Rahmân Sûresi: 41. âyetlerin tefsiri)
RESÛLÜLLAHʹIN (A. S. ) BİR AN ÖNCE ÖLMESİNİ İSTEYENLER
«De ki: Söyler misiniz, eğer Allah beni ve benimle beraber olanları yok edecek veya bize merhamet edecek olsa, ya kâfirleri elem verici azaptan kim kurtarabilir? »
İslâmʹın cihanı aydınlatan ilâhi nurunu söndürmek, dünya tarihinde en büyük, en yararlı ve en kalıcı inkılabı yapan Hz. Muhammed’in (A. S. ) aziz vücudunu ortadan kaldırabilmek için Mekkeli müşriklerin, sapık ve azgın kâfirlerin baş vurmadıkları işkence, denemedikleri yol ve yöntem kalmamıştı, Hezeyan, şarlatanlık, sataşma, saldırı birbirini izliyordu. Ne var ki, küfür azgınlaşıp gemi azıya aldıkça, müʹminlerin imân ve irfanı daha da artıyor ve dâvalarına daha çok bağlanmalarına bir bakıma yardımcı veya itici kuvvetlerden biri oluyordu. Böylece tez, antitezin şiddeti nisbetinde kuvvet kazanıyor ve gelişme imkânı buluyordu.
Müşrikler bütün uğraşmalarına rağmen bu manzarayı görünce büsbütün çileden çıkıyor ve tek çare olarak Hz. Muhammed’in (A. S. ) vücudunu ortadan kaldırmayı düşünüyorlardı. Oysa Resûlüllah’ın (A. S. ) hayatta kalması ve getirdiği İlâhî mesajı teblîğ edip son sözünü söylemesi hem Mekkeli müşrikler, hem de bütün insanlık için lüzumlu idi. Bu gerçeği anlayamayıp Onun ölmesini temenni edenlerin bir gün doğru yolu bulmalarına sebep olabilirdi. Öldürülmesi ise, onların İlâhî hışma ve azaba uğramalarını çabuklaştırırdı.
Cenâb-ı Hak müşrikleri daha etraflı düşünmeye; mü’minlere de güven ve güç vermeye yönelik olarak yukarıdaki âyetle rahmetinin sesini duyurmayı murad etti. Şüphesiz kurtarıcı yalnız Rahmân olan Allah’tır. İmân doğrultusunda Oʹna güvenip dayanmak başarı ve selâmetin tek yoludur. Hz. Muhammed (A. S. ) ve ashabı da bu çizgide hareket ederek yalnız Oʹna güvenip dayandılar. Sonunda küfür ve tuğyan hızını kaybetti, müşrikler başaşağı geldi; hak, rahmet ve haşmetiyle yükseldi. Düne kadar ortada haksızlık, saldırı, zayıfı ezme, yağmacılık, güvensizlik hakim iken, bu kötü hava yerini sevgi ve saygıya, kardeşlik ve dostluğa, birlik ve dirliğe, adâlet ve hakkaniyete bıraktı. Bedir Savaşıʹnda, sonra da Mekkeʹnin fethinde müşrikler kimlerin açık sapıklık ve azgınlık içinde olduğunu ayân-beyân görüp anladılar.
AKLA IŞIK TUTAN BELGE
«De ki: Suyunuz iyice çekilip kaynağı kuruyacak olsa, söyler misiniz kim size akan bir kaynağı getirebilir? »
Mülk Sûresi’nde birçok uyarıcı, aklı harekete geçirici, vicdanlara seslenici âyet ve belgeler sıralandıktan sonra, yine akla ışık tutan bir diğer belgeyle konu noktalanıyor. Su kaynaklarının çekilip kurumasına dikkat çekiliyor. Şöyle ki: Dünya’da su dengesini muhafaza eden ve sürdüren birtakım sebepler ve kanunlar vardır. Örneğin, yerkürenin onda yedisinin denizlerle kaplı olması, su ve yağmur ihtiyacını karşılamaktadır. Aynı zamanda dağların ve tepelerin konumu da buna yardımcı olarak yeraltı ve yerüstü kaynakları beslenmekte, aklını, enerjisini bilerek kullanan kavim ve milletler için yeterli su bulunmaktadır.
Şayet Cenâb-ı Hak bu kurduğu plânda bir değişiklik yapsa, dengeyi bozup kaynakların yer değiştirmesini veya tamamen kurumasını gerçekleştirse, kim, hangi kuvvet bozulan dengeyi düzeltebilir ve kaynakları harekete geçirebilir?
Böylece kâinattaki bütün nîmetlerin insanoğlu için yaratılıp sadece onun istifadesine verildiği belirtiliyor. Hiçbir nîmetin gelişigüzel, plânsız, proğramsız olmadığını; her denge ve düzenin O Yüce Mevlâ’nın varlığına ve birliğine delâlet ettiğine işârette bulunularak akıl sahiplerinin kendilerini duygularının tesirinden kurtarıp bu belge ve açık delilleri görmeleri isteniliyor.
Mülk Sûresiʹne, Mülk-ü saltanatı tasarrufu altında tutan Cenâb-ı Hakk’ın çok mübarek, çok aziz, çok yüce olduğu belirtilerek başlandı ve hem yeryüzünde, hem de bütün kâinatta denge ve düzeni kuranın ancak O olduğuna değinilerek sûre noktalandı.
Bize bu sûrenin de tefsirini müyesser kılan Yüce Rabbımıza sonsuz hamd-u senâlar; O’nun hayat veren mesajını bize kusursuz teblîğ eden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.