Zuhruf Suresi 26-35. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ اِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ اِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَاِنَّهُ سَيَهْدِينِ وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِهِ كَافِرُونَ وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ وَلَوْلَا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَ وَزُخْرُفًا وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ

28.

Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım."

Diyanet İşleri

27.

"Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir."

28.

İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.

29.

Doğrusu onları (Mekke müşriklerini) ve atalarını kendilerine hak olan Kur'an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırırım.

30.

Fakat kendilerine Hak gelince, "Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkar ediyoruz" dediler.

31.

"Bu Kur'an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" dediler.

32.

Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.

33.

Eğer bütün insanlar (kafirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahman'ı inkar edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.

34-35.

(34-35) Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O'na karşı gelmekten sakınanlarındır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

26-27- Hani bir vakit İbrâhim, babasına ve kavmine dedi ki: «Haki­kat ben, sizin taptıklarınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yoktan örneksiz yaratan (Rabbim) müstesnâ (ancak O’na taparım). Gerçekten O, beni doğru yola eriştirecektir. »

28- İbrâhim bunu, (hakka) dönerler diye soyu arasında baki kala­cak bir söz olarak bıraktı.

29- Fakat bunları ve babalarını, kendilerine hak ve (onu) açıklayan peygamber gelinceye kadar bir süre geçindirip yararlandırdık.

30- Hak onlara geldiği zaman, «Bu bir sihirdir ve biz herhalde onu inkâr edenlerizdir» dediler.

31- Ve bir de dediler ki: «Bu Kurʹân, şu iki şehirden büyük bir ada­ma indirilmeli değil miydi? »

32- Rabbin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Oysa dünya hayatında onların geçimliğini aralarında biz taksim ettik, bazısının bazısına iş gördürmesi için kimini kiminin üstüne derecelerle yükselttik. Rabbin rahmeti ise, onların toplayıp biriktirdiklerinden hayırlıdır.

33- Eğer insanların (küfür ve sapıklıkta toplanıp) bir tek ümmet olma sakıncası olmasaydı, Rahmân (olan Allah)ʹı inkâr edenlerin evlerinin tava­nını, üzerine çıktıkları merdivenleri;

34-35- Evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları kanepeleri gümüş­ten yapar ve altın kaplamalarla işlerdik. Bunların hepsi dünya hayatının kı­sa süreli yararlanılan geçimliğinden başkası değildir. Âhiret ise, Rabbin ya­nında korkup sakınanlar içindir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Eğer şu dünya Allah yanında bir sivrisinek kanadına denk sayılsaydı, elbette hiçbir kâfire ondan bir damla su olsun içirmezdi. »( Tirmizî/sıfatü’l-kıyâmet: 48- Müsned-i Ahmed: 5/154, 177)

«Eğer dünya Allah yanında bir sivrisinek kanadına denk sayılsaydı (ya­ni o kadarcık olsun bir kıymeti olsaydı) elbette hiçbir kâfire ondan bir şey vermezdi. » (Buharî/tefsîr: 6/18- Müslim/sıfatü’l-münafıkin: 18- İbn Mâce/zühd: 3)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, ezvac-i tahirat (eşlerin)den ayrı bulunduğu günlerden bir günde idi, Hz. Ömer (R. A. ) içeri girdi, Onu hasır üzerine uzan­mış bir halde gördü. Bu sırada Hz. Peygamber (A. S. ) onun içeri girdiğini gö­rünce kalkıp oturdu ki hasırın izleri bedeninde yer etmiş bulunuyordu. Hz. Ömer (R. A. ) bu manzara karşısında duygulandı ve aralarında şu konuşma geçti:

- Ya Resûlellah! Şu Kisra ve Kayserler nan-u nimet içinde yüzerlerken, sen Allahʹın en seçkin kulu bulunduğun halde böyle mi olacaksın?!

- A Hattabʹın oğlu! Sen yoksa şüphede misin? Onlar birer millettir ki, Allah güzel ve hoş nîmetlerini dünya hayatlarında hemen tezelden ver­miştir. Dünya’nın onlar için, âhiretin bizler için olmasına razı değil mi­sin? » (Buharî/mezâlim: 25, cenâiz: 25- Müslim/reda’: 101- Tirmizî/tefsîr: 66- Ahmed: 1/34- 2/298)

«Altın ve gümüş kaplarla su içmeyin, o tabaklarda yemek yemeyin. Çünkü bunlar dünyada onlar (inkârcı maddeciler) içindir; âhirette de bizim için olacaktır. » (Buharî/eşribe: 28, et’ime: 29, libas: 27, isti’zan: 8- Müslim/libas: 4, 5- Ahmed: 5/390, 396, 398, 404, 408)

İBRAHİM PEYGAMBER’İN ATALARININ YOLUNDA YÜRÜMEMESİ

«Hani bir vakit İbrahim, babasına ve kavmine dedi ki: «Hakikat ben, sizin taptık­larınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yoktan örneksiz yaratan (Rabbim) müstesna (ancak O’na taparım). Gerçekten O, beni doğ­ru yola eriştirecektir. »

Mekke’nin ileri gelen şımarık müşrikleri, atalarının yolunda yürüdükle­rini, yeni bir yol kabul etmiyeceklerini ısrarla belirtirken, Cenâb-ı Hak bir­çok millet ve kavimler tarafından tanınan ve sevgi, saygı duyulan İbrahim Peygamber’i (A. S. ) örnek veriyor. Baba ve dedesi aşırı putperest oldukları halde İbrahim (A. S. ) bâtıla meyletmemiş, putlara aslâ iltifatta bulunmamış ve bütün gücüyle, cesaretiyle «Tevhîd İnancı»nı savunup yaymaya çalışmış­tır.

Sonunda nesilden nesile aktarılan ve kıyâmete kadar baki kalacak olan güzel bir söz bırakmıştır. Bu, ya, «Lâ ilâhe illâllah», ya da «İslâm» ya­ni Hakk’a teslîm olma sözüdür.

İbrahim (A. S. ) böyle bir mücadele verirken, «O, beni doğru yola eriş­tirecektir» demiştir. Bundan, kendisine o dönemde henüz peygamberlik ve­rilmediği anlaşılıyor. Zaten mücadelenin en ibret ve öğüt alınacak safhası da burada kendini gösterir. İbrahim (A. S. ) bu dönemde Hakkʹı savunan ate­şin bir genç olarak sahnede kendini hissettiriyor ve dikkatleri kendi üzerin­de topluyordu. Cenâb-ı Hakkʹın varlıkta yer alan her şeyi yokluk karanlı­ğını yırtarak varlık alanına getirdiğini biliyordu. «Fatarenî» fiili bunu ifâde etmektedir.

Böylece Kurʹân, taklitten kurtulmanın, hakikati aramanın yol ve yön­temlerine atıfta bulunurken, daha çok gençlere seslenmekte ve İbrahim Peygamber’i misâl vermektedir.

İbrahim (A. S. ), yeşerttiği «Tevhîd İnancı»nı kendisinden sonra Allahʹa iman edenlere mîras bıraktı ve böylece O yalnız kendi çağındaki insanları, değil, kendisinden sonraki çağlarda yaşayan birçok kavim ve toplulukları da irşat edip aydınlattı ve unutulmaz anılar bıraktı. Cenâb-ı Hak onun bu güzel mîrasını şöyle açıklamaktadır: «İbrahim bunu (hakka) dönerler diye soyu arasında bâki kalacak bir söz olarak bıraktı. »

MEKKELİLER KUTSAL KÂBE SAYESİNDE GEÇİNİYORLARDI

İbrahim Peygamberʹin (A. S. ) bir diğer unutulmaz eseri sayılan kutsal Kâbe, asıl amacından saptırılmakla beraber uzun yıllar Mekkeliʹlerin geçim kaynağı olma özelliğini de korudu. Nankör bir kavim hem bu kutsal mâbedin nîmetlerinden yararlanıyor, hem de Oʹnun gerçek sâhibi olan Cenâb-ı Hakkʹa ortak koşuyor ve böylece Kâbe’nin içini de, dışını da putlarla dol­durmuş bulunuyorlardı. Ne Musa (A. S. ) ile İsa (A. S. )ın getirdikleri esaslara, ne de İbrahim (A. S. )ın Hanîf Dini’ne iltifat ediyorlardı.

Onların bu katılık ve cehaleti, İbrahim (A. S. )ın soyundan gelen son peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) ortaya çıkıncaya kadar devam etti. Kur’ân, İslâm ve bunları teblîğ eden Resûlüllah’ın birçok delil ve belgelerle hak üzere bulunduklarını apaçık ortaya koymalarına ve Mekkeʹnin ufuklarına çöken küfrün kara bulutlarını kaldırıp İlâhî nuru bütün parlaklığıyla yansıt­maya yönelmelerine rağmen, kalpleri de ufukları kadar kararan o milleti hemen doğru yola yöneltemediler. Katılık, inat, cehalet her geçen gün biraz daha kabarıp ölçü tanımaz oluyor; Hz. Peygamberʹin (A. S. ) getirdiği açık belge ve mu’cizelere «sihir», «büyü» damgasını vurarak bütün güçleriyle bâtılı savunuyorlardı.

Böylece Mekkeli putperest müşrikler, eskiye nazaran daha çok putlara ve bâtıla sarılmaya heveslendiler ve ne pahasına olursa olsun Kurʹânʹı ve Hz. Muhammed’i (A. S. ) tesirsiz hale sokmaya azmettiler. Oysa din ve son peygamber, onlara şan ve şeref kapılarını açacak, kalıcı bir isim bırakma­larını sağlayacak ve onları kabile hayatından, talancılık ve haksızlıktan, ce­hâlet ve kör taassuptan kurtarıp dünyanın en medenî ve ileri ülkesi ve mil­leti haline getirecek bütün güç ve kudreti beraberinde taşıyordu. Ama on­lar o günlerde bu gerçeği görecek bir basîret ve irfana sahip değillerdi.

PEYGAMBERLİĞİN VE SEMAVÎ KİTABIN DAHA ZENGİN NÜFUZLU KİMSEYE VERİLMESİNİ SAVUNANLAR

«Ve bir de dediler ki: «Bu Kur’ân, şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi? »

O günkü sosyal ve ekonomik yapı, psikolojik ve etnik hava, büyüklüğü, peygamberliği, İlâhî iltifata mazhariyeti ve semavî kitabı engin nüfuzlu ki­şilere lâyık görüyordu. Malı, evlâdı ve güçlü çevresi olan kişiler önde yürü­yor, söz sâhibi kabul ediliyorlardı.

Bu üç unsur o günün tek övünme sebebi, büyük ve itibarlı tanınma ara­cı idi. Tabii bu konuda Hâşimoğulları’nın daha kuvvetli ve nüfuzlu olanları vardı. Risâlet görevi Hz. Muhammed’e (A. S. ) verilince bunu hazmedemedi­ler ve sonunda kendi yapılarına, karakterlerine uygun sözü söylediler: «Peygamberlik payesi çok üstün ve çok şereflidir. O halde eğer Allah bu görevi herhalde birine vermeyi murad etseydi, Muhammedʹe değil, Mekke veya Tâif’de en çok zengin, nüfuzlu olan Velîd b. Muğîre’ye, ya da Urve b. Mes’ûd es-Sakafî’ye verirdi. Bu büyük zatlara (!) verilmeyen bir paye ve şerefin Muhammed’e verilmesi düşünülebilir mi? »

Anlaşıldığı gibi, ahlâk, fazîlet, emniyet, tevazu, vakar, doğruluk, iffet ve nezahet ikinci, üçüncü plânda kalıyor; zenginlik, geniş çevreye sahiplik ve nüfuz önde yürüyordu. Bu ölçü ve hava hemen her devir ve çağda yer yer geçerliğini korumuştur ve korumaya devam da etmektedir.

Temelinde eğitimsizlik, âile yapısının bozukluğu, sosyal yapının peri­şanlığı ve hepsinden evvel inançsızlık ve cehalet yatmaktadır. O nedenle para, şatafat, lüks, konfor ve havaî bir yaşamın, şarlatanlıkla, yalancılıkla, ahlâksızlıkla birleşip dört nala gittiği bir ülke veya bölgede dinden, imandan, fazîletten söz etmek alay konusu olmaktan öteye geçmez ve o gibi insan­ların büsbütün küfür ve azgınlığını artırır. Ancak Allahʹın hidâyet nasîp kıl­dığı insanlar müstesnâ..

Peygamberlik ise, insanları kardeş yapıp sınıf kavgasını önlemeye; zen­ginle fakir arasındaki uçurumu kapatıp sosyal adâleti sağlamaya; toplum yapısında güven, huzur ve istikrarı temeline oturtmaya; ruh ile beden, dün­ya ile âhiret arasında sağlam bir köprü oluşturmaya ve insanla Yüce Ya­ratan’ı arasındaki engelleri kaldırmaya yönelik bir rahmettir ki, Cenâb-ı Hak ehil ve lâyık gördüğü zatları bu hizmetle şereflendirir.

SOSYAL ADÂLETE İŞARET

«Rab­bin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Oysa dünya hayatında onların ge­çimliğini aralarında biz taksim ettik; bazısının bazısına iş gördürmesi için kimini kiminin üstüne derecelerle yükselttik.. »

İslâmʹın getirdiği sosyal adâlet, gerek kavram olarak, gerekse uygu­lama yönünden sosyalistlerin ileri sürdüğünden çok farklı ve kendine has bir sistemdir. İlgili 32. âyetle sosyal adâletin asıl temel taşlarından en önemlisine değinilmekte ve İlâhî denge kanunu bu adâletin gereğini ortaya koymaktadır. Şöyle ki:

a) Dünya hayatında insanların geçimliği aralarında taksîm edilmiştir.

b) İşlerin sağlıklı biçimde yerine getirilip yürütülmesi ve günlük ha­yatın düzenli devam etmesi için insanlar farklı yetenekte, güçte ve beceride yaratılmışlardır.

Ancak ilâve edelim ki, bu farklılık genetik düzenleme ve proğramlardan kaynaklanmakta ve fert, âile ve toplumun taşıdıkları kusur ve meziyet­ler genler vasıtasıyla nesilden nesile geçmektedir. Şüphesiz genleri böyle­sine proğramlamaya hazır durumda yaratan ve akıl almayacak bir maha­retle onların yüklendikleri proğramı kusursuz yerine getirmelerini sağlayan Cenâb-ı Hak, böylece insanlar arasında denge ve düzeni gerçekleştirmek­tedir. İlâhî plân hiçbir zaman bu dengeye müdahale etmez; ama insanların bilinçsiz yaşaması ve hilkat kanununu amacından saptırmaya çalışması bu dengeyi yer yer, zaman zaman bozmaktadır.

c) İhtiyaçlar ne kadar çok ve ne kadar çeşitliyse, işler de o nisbette çok ve çeşitlidir.

d) İş taksimi kabiliyetlere, becerilere göre dengesini bulmakta ve ge­çim de ortaya konulan beceri ve emek nisbetinde farklılık arzetmektedir.

Denge unsuru sayılan bu dört esasın gerçekleşmesinde, az önce de değindiğimiz gibi, insanların bilgisizliği, hareketsizliği, umursamazlığı ve akıllarını yeterince kullanmamaları neticesi birtakım aksaklıklar doğmak­tadır.

İslâmiyet hem çalışmayı ibâdet kabul etmekte, hem hayatı hareket ola­rak vasıflandırmakta, hem de zekât ve sadaka; faizsiz ödünç ve birtakım keffaretlerle yardımlaşma ve dayanışma ruhunu geliştirmekle sosyal yapı­yı dengede tutup güçlendirecek esas ve prensipleri kendi sisteminde taşı­maktadır.

KÂFİRLERİN ŞATAFATLI, GAYR-İ AHLÂKÎ YAŞANTILARINA ÖZENMEMEK

«Eğer insanların (küfür ve sapıklık­ta toplanıp) bir tek ümmet olma sakıncası olmasaydı, Rahmân (olan Allah)ʹı inkâr edenlerin evlerinin tavanını, üzerine çıktıkları merdivenleri; evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları kanepeleri gümüşten yapar ve altın kap­lamalarla işlerdik.. »

İlerisini görmeyen, hilkatin hikmetini bilmeyen, ikinci hayat hakkında inkâr veya şüpheden kendini kurtaramıyan insanların gözü ve gönlü bütü­nüyle dünyaya, onun şatafatına, lüks ve konforuna yöneliktir. Oysa ölüm denilen olay, maddî alanda bütün makam ve üst dereceleri, servet ve kon­foru itip atmakta, heveslisini çıplak bir durumda kabir çukuruna indirmek­tedir. Gerçek bu olunca, dünyalık hiçbir zaman amaç değil, sadece araç­tır. Hürriyet, huzur, sükûn, iffet ve doğruluk içinde yaşayabilmek için bu araç lüzumludur ve lüzumu nisbetinde kullanıldığı takdirde faydalıdır. Al­lah’ın yanında ise, dünya malının hiçbir değeri yoktur. Altın ve gümüşün kıymet olarak bilinmesi, insanlara nisbetledir. O bakımdan asıl gayeden uzak kalıp kendini olduğu gibi bu geçici değerlere verenlerin, üzerine -inkâr ve azgınlıkta, küfür ve tuğyanda birleşip hayatı berbat etme hususu olma­saydı- Cenâb-ı Hak, altın ve gümüşü dökercesine çok yaratırdı da evlerinin tavanını gümüşten yapacak kadar imkânlar verirdi. Ama bütün bunlar bir­kaç günlük dünya hayatını süslemekten öteye geçmez ve Allah yolunda, O’nun buyrukları doğrultusunda sarfedilmediği takdirde hiç kimseye mutlu­luk vaʹdetmez; aksine acıklı bir azaba dönüşerek sâhibini ebediyyen bed­baht ederdi.

Âhiret ve ondaki sayısız nîmetlere inanmayanların birkaç günlük dün­ya hayatının şatafatı saadet getirmediğine göre, Cenâb-ı Hak, dünyada ha­zırladığı kaynakları insanların dengeli ve düzenli yaşamalarına imkân ve­recek ölçüde yaratmıştır.

LÜKS HAYATIN TASVİRİ

Kur’ân-ı Kerîm lükse dayalı geniş refahı dört madde ile özetlerken gümüş ve altına ağırlık vermektedir. Çünkü hiçbir maden veya kıymetli taş, hem gümüş ve altın kadar çok tanınmış değildir; hem de bu iki made­nin yerini, işini, görünümünü hiçbir zaman aksettirememektedir. Asırlardır altın ile gümüş saltanatlarını sürdürmekte ve bütün milletlerin hayalinde canlanmaktadır.

Tasvîrî plânın ana çizgilerine gelince: Gümüşten tavanlar, gümüş kaplamalı, altın işlemeli kapılar ve kanepeler, gümüşten merdivenler.. İşte bunlar Allahʹı inkâr eden maddeci sapıkların özlemi ve rüyasıdır.

HİÇBİR MAL TAKVA KADAR DEĞERLİ DEĞİLDİR

«Bunların hep­si dünya hayatının kısa süreli yararlanılan geçimliğinden başkası değildir. Âhiret ise, Rabbin yanında korkup sakınanlar içindir. »

Kur’ân, lüks sayılan hayata büyük hayranlık duyanların hayallerinde kurdukları şatafatlı yaşamı tasvîr ettikten sonra paha biçilmez bir servet­ten söz etmekte; maddî refahın kısa ömrüne, manevî refahın sonsuzluğu­na işâretle, «takvâ»yı anmakta, bununla, Allah’tan korkup her türlü kötü­lükten sakınmayı saadetin anahtarı olarak göstermektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, körü körüne geçmişe bağlı kalmayan İbrahim Peygamber (A. S. ) misâl verildi. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) risâlet görevini yüklenerek ortaya çıkmasıyla, düne kadar peygamber bekleyenlerin dö­nekliği üzerinde durularak, şeref ve büyüklüğü mal ve servette arayan­ların ne kadar aldandıklarına atıf yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Rahmân’a kulluğu gururuna yediremiyen sapık­ların çok kötü bir arkadaş edinmeleri, İblîsʹin fısıltılarına kulak vermeleri sebebiyle çok karanlık bir geleceği kendilerine hazırladıkları belirtiliyor ve böylelerinin kör ve sağır bulunduklarına dikkat çekilerek, doğru yolu görüp bulmalarının çok uzak olduğu hatırlatılıyor. Sonra da sözü edilen şaşkın sapıklara gereken cezanın elbette verileceği bildirilerek İlâhî hük­mün gerçekleşeceğinde şüphe edilmemesine işâret ediliyor ve Kur’ân’ın en büyük şeref olduğu, inananlara şeref ve itibar kazandıracağı hatırla­tılıyor.