MEÂLİ:
25- Allah selâmet yurduna çağırır; dilediğini de doğru yola eriştirir.
26- İyi, yararlı güzel amelde bulunanlara daha iyisi ve güzeli, bir de fazlası vardır. Yüzlerini ne bir toz-duman, ne de aşağılık ve horluk kaplar. İşte onlar Cennet yarânıdırlar. Orada devamlı kalıcılardır onlar.
27- Kötülükleri kazananlara gelince: Kötülüğün cezası, misliyledir; onları ayrıca bir aşağılık ve horluk kaplar. Allahʹtan kendilerini kurtaracak hiçbir kurtarıcı ve koruyucu da yoktur. Yüzleri sanki geceden kara bir parça ile örtülmüştür. İşte bunlar Cehennem yarânıdırlar ve orada temelli kalıcılardır.
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan Câbir (R. A. ) anlatıyor:
«Peygamber (A. S. ) Efendimiz uyuduğu bir sırada melek ona geliyor. Bir kısmı, «o uyuyor» diyor. Bir kısmı da, «gözleri uyuyor, kalbi uyanıktır» diyor. Sonra şöyle diyorlar: «Dostumuzun bir misali olsa gerek, Ona bir misal getirin. » Bunun üzerine bir kısmı şöyle bir misal veriyor: Muhammed Peygamber (A. S. ), bir ev yapıp o evde sofra hazırlıyor, bir çağrıcı gönderip (halkı) ona dâvet ediyor. Çağrıcıya olumlu cevap veren (kimseler) eve girip sofradan (bir şeyler alıp) yiyorlar. Olumsuz cevap verenler ise, ne eve giriyorlar, ne de sofradan bir şeyler yiyorlar. » (Sahîh-i Buharî: Câbir (R. A. )den)
İbn Cerîr’in de rivâyet ettiği aynı hadîsin sonunda şu cümleler de nakledilmiştir: «Allah ev sâhibidir. Sofra ise, İslâm dinidir. Ev cennettir. Sen de ey Muhammed! elçisin. Senin çağrına gelen, İslâmʹa girer; İslâmʹa giren Cennetʹe girer. Cennetʹe giren oradaki nimetten yer. »
«Üzerine güneş doğan hiçbir gün yoktur ki, iki melek onunla birlikte bulunmasın. İnsanlarla cinler dışında o iki meleğin duyurusunu işitmeyen kalmaz. Şöyle seslenirler: Ey insanlar! Rabbinize hazırlanıp yöneliniz. Şüphesiz ki, az olup yeterli olanı, çok olup oyalayıcı olanından hayırlıdır. » (İbn Ebî Hâtim-İbn Cerîr Taberî)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, 26. âyeti okuduktan sonra şöyle buyurdu: «Cennet ehli Cennetʹe; Cehennem ehli de Cehennemʹe girdikten sonra bir çağrıcı şöyle çağırır: Ey Cennet ehli! sizin için Allah katında verilmiş bir söz vardır ki, onu sizden yana yerine getirmek istiyor. Bunun üzerine Cennet ehli şöyle derler: O söz ne olabilir? Terazimiz ağır gelmedi mi? Yüzlerimizi ak-pak kılmadı mı ve bizi Cennet’e sokup ateşten kurtarmadı mı? Bunun üzerine perde onlara açılır da Rablarına bakarlar. Allah’a and olsun ki, onlara, Rablarına bakmaktan daha sevimli ve gözlerini daha aydınlatıcı bir şey (o ana kadar) verilmiş değildir. » (Müsned-i Ahmed: Süheyb (R. A. )den)
«Şüphesiz ki, Allah kıyâmet günü bir çağrıcı gönderir de, öncekilerle sonrakilerin duyabileceği bir sesle şöyle çağırır: Ey Cennet ehli! Allah size daha güzelini ve daha fazlasını va’detti. Daha güzeli Cennetʹtir, fazlası ise, Rahmân’ın yüzüne bakmaktır. » (İbn Cerîr Taberî - İbn Ebî Hâtim)
«İhsan, Allahʹı görürcesine ibâdet etmendir. Sen Oʹnu göremiyorsan, muhakkak ki O seni görüyor. » (Buharî - Müslim/imân: 1, - Ebû Dâvud/sünnet: 16- Nesâî/imân: 5, 6- İbn Mâce/makaddeme: 9)
İHSANIN KARŞILIĞI
«İyi, yararlı güzel amellerde bulunanlara daha iyisi ve güzeli, bir de fazlası vardır. »
İhsan: Güzel iş, iyi, yararlı amel, mutlak iyilik ve güzellikte bulunmak, karşılıksız yardım etmek vb. mânalara geldiği gibi, hadîs-i şerifte yorumunu bulan, «Allahʹı görür gibi ibâdet etme» manasında da kullanılmıştır.
İlgili âyette geçen «ahsenû» fiiliyle bu manaların hepsine delâlet ve işâret vardır. Her şeyde Allah’ın kudret ve hilkat damgasını görmek, her davranışta Allah’ı hatırlamak ve ibadete bu şuur ve anlayışla başlamak, mü’mini i h s a n derecesine yükseltir. O kadar ki, onun nazarında dünyanın her nîmeti geçici ve eğretidir, her makam ve şöhreti fânidir. Saadet ve selâmetin tek kaynağı Allah’tır.
Böyle olunca, yani kul kendini bu irfana getirince onun için üç büyük mutluluk vaʹdedilmiştir:
1- Daha güzel bir mükâfat, Cennetin verilmesi,
2- Fazla olarak da İlâhî cemali görme bahtiyarlığına erişmesi,
3- Selâmet yurdunda, yüzünde, kendisini aşağılayacak, zelîl ve hakîr kılacak bir toz ve lekenin bulunmaması..
Böylece kınanmak, mahcup olmak, utanmak, sıkılmak, ayıplanmak ve azarlanmak gibi târizler hep Cennetʹin dışında kalır. Allah’ın insanları ihsan doğrultusunda selâmet yurdu olan Cennet’e çağırması, bu saadet havasını ve va’dini beraberinde getirmektedir.
ALLAH DİLEDİĞİNİ DOĞRU YOLA ERİŞTİRİR
«Dilediğini de doğru yola eriştirir. »
Allah ile kulları arasında bir sınır vardır. Kulları o sınıra götürecek vasıtalar hemen her zaman mevcuttur. Akıl, idrâk, peygamber sünneti ve kitap bu vasıtaların en önemlileri ve başta gelenleridir. Bunlardan amaç ve hikmetlerine uygun yararlanmasını bilen ve uygulayan kimse, kendini sözü edilen sınıra getirmiş veya iyice yaklaştırmış olur. Artık Allah bu durumda dilerse ona doğru yolda yürüme basiretini verir, yani onun hakkında hidayetini tecelli ettirir.
O halde «Allah dilediğini doğru yola eriştirir. » meâlindeki âyetin bir bakıma mana ve yorumu budur. Ayrıca Allah kimde uyumluk ve doğrudan, iyiden yana harekete geçen bir yetenek görürse ona bu vasıtalardan amaçlarına uygun şekilde yararlanmayı ilhâm eder. O takdirde İlâhî rahmet ve hidâyet kişilerin uyumluluğuna ve harekete geçen, doğruyu arayan yeteneklerine göre tecelli eder. İç yapısını imân ve irfanla uygun duruma getirmeyen, yani yeteneğini başka yolda kullanmaya azmeden veya kullanmaya başlayan kimse ise, İlâhî hidâyete lâyık değildir. Zira içinde hidâyetle uyum sağlayacak irfan ve idrak havası oluşmamıştır. Tıpkı güneşten, sudan ve havadan yeterince veya hiç yararlanmayan çorak toprak gibi.
KÖTÜLÜĞÜN CEZASI MİSLİYLEDİR
«Kötülüğün cezası misliyledir. »
İlâhî rahmet ve adâlet, iyiliğin karşılığını birden yediyüz misliyle lütfedecek kadar kullarına cömert davranır. Kötülüğün cezâsını ise, ancak misliyle vermektedir. Buna «cezâ-i vifak» denilir.
Ebedî saadet yurdunun dışında kalanların, işledikleri kötülüklerin, yaptıkları haksızlıkların dünyada ortaya konulmayan utanç verici tabloları âhirette mutlaka ortaya çıkarılır ve amelin cinsine göre misliyle cezâ verilir.
Böylece dünyada akıllarını Kitap ve Peygamberin getirdiği esas ve prensiplerle birleştirmiyenler kendi aleyhlerine üç büyük kötülük işlemiş olurlar ve o sebeple âhirette üç ayrı azâpla cezalandırılırlar:
1- Onları zillet, aşağılık ve horluk çepeçevre kuşatır.
2- Yüzleri mahcubiyetten ve işledikleri kötülüklerin verdiği eziklikten simsiyah kesilir.
3- Ellerinden tutacak, yardımcı olacak hiçbir kurtarıcıları bulunmaz.
Burada üzerinde durulacak önemli bir husus var, o da şudur: Eğer işledikleri kötülük ve günahları kendilerine mubah saymışlarsa, imân nîmetini de kaybetme bedbahtlığına uğramışlardır. Bu durumda küfür ehliyle birlikte haşır-neşir olunurlar ve onlarla birlikte bulunurlar. Mubah saymamışlarsa, sadece büyük günahlar işlemiş kabul edilirler ve misliyle cezâlandırılırlar.
İMANSIZ KİŞİ, NEDEN CEHENNEMʹDE TEMELLİ KALACAK?
Allah’ı, Oʹnun gönderdiği peygamberi ve indirdiği kitabı inkâr eden veya hafife alan kimse, canlı-cansız her şeyin hakkına tecavüz etmiş ve çok çirkin hakarette bulunmuş; her varlığın kendi üzerinde taşıdığı İlâhî damgayı inkâr edip, inatla reddetmiş sayılır. Gerçek şu ki, kâinat mutlak bir plâna göre düzenlenmiştir. Her şey bu plândaki yerini almış, yaratıldığı hikmet ve amaca yönelip hem dengeyi sağlamış, hem de hizmetini sürdürmüştür. Plân dışı, hizmet ve denge kavramlarına ters bir şey düşünmek mümkün değildir. O bakımdan her şeyin kaynağı birdir, o da Allahʹtır. Her şey Oʹnun buyruğuna uymakta, Oʹnun kudretinin damgasını taşımakta ve Oʹnun sünnetine uyup yaratıldığı gayeye yönelmektedir. Allah’ı inkâr, varlık âlemindeki cârî kanunları, kör ve sağır maddeye veya tesadüfe ircaʹ etmektir ki, bu büyük bir tecavüz ve küstahlık sayılır; aynı zamanda her varlığın hakkına saygısızlık edip kal veya hal diliyle Hakkʹı tesbîh etmesine dil uzatmak olur.
O halde, hem İlâhî hakları, hem de kâinatta var olan eşyanın hakkını ret ve inkâr edip çiğnemenin, plân ve proğram dışı bir keyfî hayat sürmenin, Allahʹın mülkünde yaşayıp Oʹnun verdiği nîmetlerle beslenmekle beraber O’na baş kaldırıp itaatsizlik etmenin cezası ebedî idam olmalı değil midir? İşte Kurʹân bu tabii sonucu yer yer haber vermekte, durmadan insan oğlunun böyle bir çıkmaza girmesini önlemeye çalışmaktadır.
İlgili âyetle, «İşte bunlar Cehennem yaranıdırlar ve orada temelli kalıcılardır! » buyurulmasının sebep ve hikmeti budur..
TAHLÎL
Cennetin adlarından biri de «Dârüʹs-Selâm»dır. Türkçe olarak buna «Selamet yurdu» diyebiliriz. Selâm, hem Allah’ın sıfatlarından biridir, hem de İslâm kelimesiyle aynı kökten gelmedir. Böylece İslâm, uygulandığı takdirde, hem dünyayı hem de âhireti selâmet ve saadet yurdu haline sokar. O bakımdan Cennet’e girenlere melekler selâm vereceği gibi, cennetlikler de birbirlerine yine selâm vererek Allah’ın Selâm sıfatına mazhar olduklarını gösterirler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle İlâhî dâvetin mutlak saadet va’dettiği bildirildi. Bu sese kulak verip imân temeli üzerinde iyi-yararlı amellerde bulunanlara daha güzeliyle ve fazlasıyla karşılık verileceği va’dedildi. Kötülük işleyip tevbe etmeden, hakları ödemeden ölenlerin, misliyle karşılık görecekleri açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle Allah’a ortak koştukları halde ölenlerin durumu tasvîr edilerek âhirette şirklerine uygun yerlerini alacakları; tapındıkları putların bile, onların kendilerine ibâdet etmediklerini, sadece akılsızca bir hayat sürdüklerini söyleyerek onlardan beri olduklarını beyan edecekleri hakkında bilgi veriliyor. Sonra da âhirette o gibilerin hak ettikleri azâbı tadacakları açıklanarak yaşamakta olan inkârcılar uyarılıyor.