MEÂLİ:
27-28- Ey emîn ve tatmin olmuş nefis (ruh)! Râzı olduğun, rızaya eriştiğin halde Rabbına dön..
29- (Salih) kullarımın arasına gir.
30- Gir cennetime..
İNİŞ SEBEBİ
Rivâyete göre bu âyetler Uhud Savaşıʹnda şehîd edilen Hz. Hamza (R. A. ) hakkında inmiştir. Diğer bir rivâyete göre Hubeyb b. Adiy el-Ansarî hakkında veya Rume Kuyusu’nu satın alıp Müslümanların istifadesine vakfeden Hz. Osman (R. A. ) hakkında inmiştir.
Bununla beraber ilgili âyetlerin Hakk’a inanıp kulluk hizmetini yerine getiren ve bu doğrultuda gönül yatışkanlığına erişen her mü’min kul ile ilgili olduğunu söylemekte isabet vardır. (Lübabu’t-te’vîl: 4/378- Tefsîr-i Kurtubî: 20/58)
Ayrıca bu âyetlerin Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) hakkında indiği de söylenir. İbn Ebî Hâtim’in İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: (YA EYYETÜHENNEFSÜʹL-MUTMAİNNE) âyeti indiği zaman Ebû Bekir (R. A. ) Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in meclisinde oturuyordu. Âyeti duyunca şöyle dedi:
- Ya Resûlellah! Bu ne kadar güzeldir!
Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) ona şu müjdeyi verdi:
- İleride sana da böyle bir hitap yapılacaktır!
İbn Cerîr’in rivâyetine göre, Hz. Peygamber (A. S. ) ona: «Ya Ebâ Bekir! İleride ölüm anında sana böyle söylenecektir! » buyurmuştur. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/511)
İLGİLİ HADÎS
Ebû Umâme (R. A. )den yapılan rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir adama şu duâyı okumasını tavsiye buyurdu:
«Allahım! Şüphesiz senden, sana kavuşmaya inanıp yatışan, kazana rıza gösteren, verdiğine kanaat eden bir nefis (can veya kalp) istiyorum. » (Hâfız İbn Asâkir: Revâha bint Ebî Amr’ın hal tercemesinde rivayet etmiştir.)
BU SEVİNDİRİCİ, RAHATLATICI HİTAP NE ZAMAN TECELLİ EDER?
«Ey emîn ve tatmin olmuş nefis (ruh)! Râzı olduğun, rızaya eriştiğin halde Rabbına dön.. »
Kalbi Cenâb-ı Hakk’a imânla yatışıp tatmin olan mü’minin ruhuna bu tarz bir seslenme ölüm anında mı, yoksa âhiret gününde kabirlerden kalkıldığında mı tecelli edecektir? Müfessirlerin bir kısmına göre, âhiret gününde tecelli edecektir. Şüphesiz buradaki anlatım tarzı, Kur’ânʹa has bir üslûp taşımakta ve amaç, mü’minlerin âhiret gününe daha iyi hazırlanmalarını sağlamaktır. Kâfirlere gelince o gün «Keşke bu hayatımız için önümüzden iyi yararlı amelleri gönderseydik» diye hayıflanacaklar. İmân doğrultusunda hayır, iyilik ve sâlih ameller işleyip onları ölmeden önce gönderen kalbi yatışmış mü’minlere ise, sözü edilen İlâhî hitap melek aracılığıyla tecelli edecektir.
Diğer müfessirlere göre ise, mü’minlere ölüm anında müjde mahiyetinde tecelli edecek bir hitaptır ki melekler vasıtasıyla gerçekleşir.
NEFS-İ MUTMAİNNE
Bu terkip üzerinde az farklı yorumlarda bulunulmuş ve aydınlatıcı bilgiler verilmiştir. İlim adamlarının bu yorumlarının birer özetini vermekte yarar görüyoruz. Şöyle ki:
1- Tabiîn’den Mücahid’e göre: Allah’ın Rab olduğuna kesinlikle inanıp kalbi bu inançla yatışan kimse,
2- İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Cenâb-ı Hakk’ın vereceği sevâp ve mükâfata inanıp kalbi yatışan kimse,
3- el-Hasan’a göre: Allah’ın kaza ve takdirine rıza gösterip bu konuda nefsine hakimiyet sağlayan kimse,
4- Mukatil’e göre: Allah’ın azâbından emîn olup kendini güven içinde hisseden kimse,
5- Saîd b. Cübeyrʹe göre: Allah’ın kendi kitabında vaadettiği hususlara kesinlikle inanan kimse,
6- İbn Keysan’a göre: Amelini ıhlâs üzere yerine getirip gönül yatışkanlığına erişen kimse,
7- İbn Atâ’a göre: İlâhî marifete mazhar olup bu hava içinde derûnî zevk duyarak bir an olsun o zevkten mahrum kalmaya sabredemiyen kimse,
8- İbn Zeyd’e göre: Ölüm anında ve âhiret gününde Cennet ile müjdelenip gönül rahatlığına, ve huzuruna kavuşan kimse,
9- Allah’ı zikretmek suretiyle gönül yatışkanlığına erişen ve zikrullahtan devamlı surette mânevî gıda alan kimse demektir.
İbn Abbas’ın (R. A. ) Kerâmeti:
Tabiînin ileri gelen ilim adamlarından Saîd b. Cübeyr (R. A. ) diyor ki:
«İbn Abbas (R. A. ) Tâif’de vefat etti. Derken bir benzeri daha görülmemiş olan bir kuş gelip onun naşına girdi ve bir daha çıkmadı. İbn Abbas (R. A. ) defnedilirken kabrinin yanıbaşında bu âyet okundu. Ancak kimin okuduğu bilinmedi ve tesbit de edilemedi.. » (Tefsîr-i Kurtubî: 20/58)
Bu âyetle ilgili bir diğer kerâmeti Kabbas b. Rezîn Ebû Hâşim şöyle anlatmıştır:
«Rum ülkesine esîr olarak götürüldük. Kral biz esirleri toplayıp kendi dinine girmemizi önerdi ve şöyle tehditte bulundu: «Benim dinime girmeyenin mutlaka boynunu vururum! » Üç kişi irtidad etti, yani kendi dinlerini bırakıp kralın dinine girmeyi kabul etti; dördüncü kişi ise girmedi ve yapılan öneriyi reddetti. Bunun üzerine onun başını kestiler ve oradaki ırmağa atıverdiler. O baş önce suyun dibine battı, sonra suyun üstüne çıktı ve dönüp irtidad eden o üç kişiye baktı ve şöyle dedi: «Ya fulân, ya fülân, ya fülân! Böylece onlara isimleriyle seslenerek şu âyeti okudu:
«Ey emîn ve tatmin olmuş nefis (ruh)! Râzı olduğun, rızaya eriştiğin halde Rabbına dön.. » Sonra da suya dalıp kayboldu. Oradaki Hıristiyanlar neredeyse İslâm’a gireceklerdi ve kralın tahtı sarsılıp yere düştü. Derken çok geçmeden İslâm Halîfesi Ebû Cafer Mansur’un fedâileri gelip bizi kurtardı. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/511)
KUL ALLAH’TAN, ALLAH DA KULDAN RÂZI OLUNCA..
Hakka kul olmak, bu idrâk içinde ibâdet etmek, şereflerin en üstünü, devletlerin en büyüğüdür. O bakımdan gerek şehadet kelimesinde, gerekse Mi’rac olayında Hz. Peygamberin «Resûl» sıfatından önce, «Abd» sıfatı anılmakta ve böylece Allah’a abd, yani kul olmanın en güzel sıfat olduğuna işâret edilmektedir.
O bakımdan insanoğlu, Cenâb-ı Hakkʹın kendisine hidâyet verip «mü’min» sıfatına lâyık görülmesinden ve imân doğrultusunda sâlih amellerde bulunmaya muvaffak kılınmasından ve aynı zamanda Allah’ın yanında kendisi için hazırlanan sonsuz ecir ve mükâfat ile müjdelenmesinden hoşnut olarak Rabbına dönerken, şüphesiz ki Rabbisi da onu hoşnutluk havası içinde karşılayarak rahmet ve gufranına mazhar kılar. İşte buna «rıza ve marziyye makamı» denir.
Nitekim insanoğlunun hayat plânındaki yerini ve vazifesini bilmesine yönelik İlâhî emirlerin, yasakların, öğüt ve tavsiyelerin tamamı «rıza mertebesi»yle içiçedir. Öyle ki, iki şehadet kelimesiyle kişi kulluğunun yerini ve hikmetini idrâkle bu mertebeye ilk adımını atar ve gerek kalbî, gerekse bedenî ibâdetlerle yükselme kaydeder. Sonra da ciddi niyet, ıhlâs ve takvâ kaftanına bürünerek sözü edilen mertebenin kapısının önüne gelmiş olur. Bu noktada Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet, lütuf, rahmet ve inâyeti tecelli ederse, kapı açılır da kişi imân sıfatıyla O çok muktedir hükümdarın yanında sıdk-u selâmet makamıyla mükâfatlandırılır. O kadar ki, o Rabbından râzı olduğu, Rabbi da ondan râzı bulunduğu halde kul Rabbına kavuşur.
İşte mü’min için en büyük iltifat, şeref, bahtiyarlık ve mutluluk makamı olan bu mertebeye lâyık görülme müjdesi ya ölüm anında, ya da ikinci hayata kaldırılacağı âhiret gününde verilir.
SÂLİH KULLAR ARASINA KATILMA
«(Salih) kullarımın arasına gir. Gir cennetime.. »
Ruh, ilâhî hitaba melek vasıtasıyla mazhar olup bedeni terkederken sâlih kulların arasına katılma bahtiyarlığına erişir. Zira Berzah Âlemi’nde her ruh kendi inanç ve ameline göre yerini alır. Sâlih amellerle ömrünü değerlendiren mü’minler ise, o âlemde birarada bulunurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuyu Nisâ Sûresi 69. âyetle şöyle açıklamaktadır: «Öyle ya, kim Allahʹa ve peygamberine itaât ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nîmet verdiği Peygamberler, Sıddîklar, Şehîtler ve Sâlihlerle beraberdirler. Bunlar ise ne güzel arkadaşlardır! »
ŞUURLU İNANÇ İDDİASI VE İSPRİTİZMACILAR-MEDYUMLAR
Son yarım asır içinde İslâm’ı, Onun getirdiği İlâhî hükümlerin tamamını, âhiret, hesap, cennet ve cehennem kavramlarını tahribe yönelen menfî cereyanlardan biri de ispritizma, yani ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu yolda yapılan deneme, iddia ve inancıdır. Mesaj aldığını iddia eden medyumlar buna «Şuurlu İnanç» derken, din devrinin kapandığına, şuurlu inanç devrinin başladığına hem inanmaya, hem de inandırmaya çalışırlar. Bunun için de mutlaka «ruh»un bilinmesinin gereğine atıfta bulunurlar.
Böylece Kur’ân’ın hilâfına bir inanç sistemi ortaya koyarak mânevî boşluk içinde bulunan ve İslâmî esaslardan habersiz olan okumuşları ibadetsiz, taâtsiz, sorumsuz ve her türlü dinî kayıtlardan kopuk olarak «Tam Hürriyet» sinyaliyle dalâlete düşürmektedirler.
Çok çarpıcı, çekici ve büyüleyici söz ve mesajlarla insanları büyülerken hem semavî dinlere saygılı olduklarını belirtirler, hem de peygamberlerin varlığını kabul eder görünürler ve bu aldatmaca sözlerle asıl maksatlarını ortaya koymayı, zehirlerini kalp ve kafalara akıtmayı çok iyi plânlarlar.
Bu sebeple «Şuurlu İnanç» ekolünde yer alanlar hakkı reddedip bâtılı hak olarak tanıtma ve kabul ettirme çabalarını çok ustaca bir metodla uygulama alanına koymaktadırlar. Yazdıkları her şeyin mânevî âlemden geldiğini ve aynen korunup aktarıldığını iddiadan çekinmezler.
«Mânevî Âlem»den maksatları, dâvetlerine olumlu cevap veren ve şuurlu mesajlar sıralayan ruhlardır. Tabii verilen mesajların inkârcı azgın cinler tarafından çok maharetle yansıtıldığının farkında değildirler. Çünkü Kur’ân ve Sünnet bilgi ve kültüründen yoksundurlar. İlâhî din devrinin geçtiğini iddia ederken bunun yerine İslâm kültüründen uzakta kalanları «Şuurlu İnanç» etiket ve sloganıyla kendi saflarına çekmeyi başarmaktadırlar.
İddia ettikleri mânevî mesajları ciltlerle kitaplar halinde yayımlarken, hepsinde seçilen tek hedef söz konusudur; o da, İslâm Dini’ni temelinden yıkıp onun devir ve döneminin artık son bulduğu imaj ve inancını kalp ve kafalara işlemektir.
Onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermeye yönelik mesajlarından bir kısmını nakletmek suretiyle, Allah’a dosdoğru imân eden mü’minleri bu tehlikeye karşı uyanık bulundurmayı; şüphe ve kararsızlık içinde bocalayan sığ inanç sâhiplerine çok tehlikeli bir tuzakla karşıkarşıya bulunduklarını haber vermeyi vazife sayıyorum:
1- İlâhî din devri kapanmıştır. Şuurlu inanç devri başlamıştır.
2- Şuurlu inanç, ruhun verdiği mesajları kavrayıp inanmaktır.
3- Bunun için «ruh»un bilinmesi şarttır. Bilmek için de medyuma tabi olmak ve ona verilen mesajları gönül tahtasına silinmemesiye yazmak gerekir.
4- Ruh’u ve onun verdiği mesajları alan ve bilen medyumdur. O halde medyumun mânevî âlemden alıp yansıttıklarını hazmetmeye ihtiyaç vardır.
5- Cennet, Cehennem, Âhiret, Hesap, Azap ve Mükâfat hep mecazî tabirlerdir. Bütünüyle şuurlu inanca sâhip olmayan insanları yönlendirme aracıdır. Gerçekte ise bunlar mevcut değildir.
6- İlâhî din hürriyetleri kısıtlayıcı, serbest düşünceyi yasaklayıcı, hür irâdeyi bağlayıcıdır. Şuurlu İnanç ise, bunun tam aksine hürriyete kapıları açmakta ve insan düşüncesine tam serbesti tanımaktadır.
7- Dinlerin Cennet, Cehennem, Âhiret, Azâp ve Mükâfatla yapmaya çalıştığını Şuurlu İnanç en geniş serbestiyle gerçekleştirmektedir.
8- Dinlerin kalpleri Allah’a yönlendirmek ve kalpleri İlâhî sevgi ve korkuyla doldurma çabasını Şuurlu İnanç, akla değer verip ibâdet ve taât yerine nefse serbesti tanımakla, hürriyeti mânevî mesajlar doğrultusunda engelsiz kılmakla sağlamaktadır.
9- Âhiret denilen ikinci hayat yoktur. İnsan tekrar tekrar ölüp tekrar tekrar dünyaya dönmekle gerçek mutluluğa ermektedir. Tenasüh mutlaka gerçektir.
10- İbrahim Peygamber ile Muhammed Peygamber şuurlu inanca pencere açmış, Sokrates onu geliştirmiş; Bedri Ruh Selmân ise bu konuda en yüksek bilgiyi vermiştir.
11- Putlar da -tarih boyunca- bu bilgiye ulaşmanın basamaklarını oluşturmuştur ve o bakımdan putlar da ayrı ayrı değerler olarak kabul edilmelidir.
12- İslâm Dini artık yenilikler, hurafeler ve bâtıl inançlar içerisinde kaybolmuş ve böylece geçerlilik devrini tamamlamıştır.
13- Muhammed Peygamber de putların bir bakıma gereğini vurgulamak için Kâbe’nin içinde yer alan putları kırıp atarken, Onun dışındakilere dokunmamıştır.
14- Allah ne tektir, ne de çoktur.
15- İnsanlar yaşarlar, ölürler, tekrar doğarlar. Bir insanın ruhu doğumla ölüm arasında bir bedenden çıkıp yeni bir bedene girmekte ve varlığını böylece peryodik olarak sürdürmektedir.
16- Dinî hükümler bütünüyle geçersiz kalmıştır. İnsan idrâki uyanmış, şuurlu inanç dönemi başlamıştır. Artık ne cehennem korkusu, ne de cennet arzusu var. Ferahlatıcı, doyurucu mânevî mesajlar var.
17- O bakımdan dinî hükümlere ihtiyaç yoktur. Toplumun anlayış kabiliyetlerinden doğan hükümler vardır.
Görüldüğü gibi, bu maddeleri ele aldığımız ve Kur’ân’ın ışığında gözden geçirdiğimiz zaman, bütünüyle İslâmʹı tahribe yönelik bir maksat taşıdığını rahatlıkla anlarız. Şöyle ki:
Birinci madde; son din diye bir hüküm olamayacağına; aynı zamanda semâvî dinlerin ve özellikle İslâmiyetʹin akla ışık tutmadığına, o bakımdan şuurlu bir inanç sistemi taşımadığına; taşımadığına göre de artık devrinin kapandığına,
İkinci madde, gerçekte ilâh kavramının yanlış anlaşıldığına, ruhun bizzat İlâhlık vasfı taşıdığına ve gerçeği vahiy yoluyla değil, ölenlerin ruhundan öğrenmenin mümkün olduğuna,
Üçüncü madde, peygamberi ve kutsal kitabı bırakıp medyuma uymanın lüzumuna ve «ruh» denilen cevherin ancak bu yolla bilinebileceğine,
Dördüncü madde, âhiret, berzah diye birtakım mânevî âlemler olmadığına; ruhlar âleminin bulunduğuna ve ölümden sonraki durumu gerçek yönüyle ancak ruhtan öğrenmenin mümkün olabileceğine,
Beşinci madde, cennet, cehennem, âhiret, hesap, ceza ve mükâfat gibi sözlerin birer mecazî anlam taşıdığına, gerçekte bu gibi devirlerin gelmesinin söz konusu olamayacağına; bu gibi mecazî kavram ve tabirlerin sırf şuurlu inanç derecesine yükselemiyen insanları yönlendirmeye matûf bulunduğuna,
Altıncı madde, şuurlu inanç sloganıyla hayvanî duyguları serbest bırakmaya; hürriyetleri dinî kurallarla kısıtlamanın gereksizliğine ve böylece insana hayat düzeyinde hiçbir engel söz konusu olmaksızın tam serbesti verilmesine,
Yedinci madde, âhiret kavramını temelinden yıkmaya,
Sekizinci madde, İslâm Dininin ibâdet mükellefiyetinin artık devri sona erdiğine ve ibâdet yerine şuurlu inanç döneminin başladığına; o bakımdan mâbedlerin artık lüzumsuz kaldığına,
Dokuzuncu madde, Brahmanizm ve Budizmʹde olduğu gibi tenasühün câri olduğuna,
Onuncu madde, Ünlü Medyum ve İspritizmacı Bedri Ruh Selmân’ın peygamberlerden daha yüksek, daha faydalı ve aydınlatıcı bilgiler verdiğine,
Onbirinci madde, putların ve putperestliğin lüzumuna,
Onikinci madde, İslâm Dininin bütün özelliklerini ve asliyetini kaybettiğine,
Onüçüncü madde, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hâşâ putların lüzumuna inandığına,
Ondördüncü madde, «Allah» kavramının meçhûl bulunduğuna, aslında Allah’ın sıfatları olamıyacağına,
Onbeşinci madde, ruhların durmadan beden değiştirdiklerine, yani ölen bedenden çıkan ruhun başka bir bedene girerek yeniden dünya hayatına döndüğüne,
Onaltıncı madde, dinî hükümlerin tamamen geçersiz ve gereksiz, hattâ anlamsız ve yararsız olduğuna,
Onyedinci madde, toplumun ve dolayısıyla ferdin anlayış kabiliyetinden doğan hükümlere ihtiyaç bulunduğuna delâlet etmektedir.
Şuurlu İnanç Ekolü hem ruhlardan mesaj aldıklarını iddia etmektedirler, hem de bedeni terkeden ruhun, anarahminde oluşan cenine girerek yeniden dünyaya döndüğünü savunmaktadırlar. Bu durumda ruhlar âleminde ruh kalmadığına ve ölüm olayından hemen sonra ikinci bir bedene girmenin söz konusu olduğuna göre, hangi ölünün ruhu dünyaya dönmemekte ve medyuma mesajlar vermektedir? Aynı zamanda çoğalan ruhlar nereden gelmektedir? Böylece bir sürü çelişki birbirini izlemekte ve şuurlu inanç saplantısı şuursuz inancı doğurmaktadır.
Bu ve benzeri bâtıl inançların, türedi mezhep ve dinlerin sahneye çıkmasının ve bazı kesimlerde hüsn-ü kabul görmesinin başlıca üç sebebi vardır diyebiliriz:
a) Her kişinin içinde mâneviyata açık bir boşluk vardır. Allah ve din duygusu bu boşluğa enjekte edilmiş bir maya olarak bulunuyor. Hangi akım ve ekol erken davranıp o boşluğu kendi inanç ve ideolojisiyle doldurup mevcut mayayı kendi potasında şekillendirirse, kişi o ekolün, o akımın bir parçası haline gelir.
b) Mevcut birtakım sistemler, yayım organları dinî esas ve prensipleri; ahlâk ve kuralları ne kadar küçümseyip tahribe başlar ve bunu şuurlu şekilde sürdürürse, toplumu ve âileyi din düşmanlarının tuzağına düşürme o kadar kolaylaşır.
c) Materyalizmi tek değer ve kurtuluş çaresi kabul edenler doğrudan kutsal değerleri sahneden kaldıramayınca, kaleyi içinden fethetmeyi plânlamış ve böylece ortadaki mânevî boşluktan da yararlanarak ispritizma, medyumculuk, masonluk ve Yehova Şahitliği gibi ekoller meydana getirerek İslâmiyete en ağır darbeyi indirmeyi hedef seçmiştir.
Ne var ki, hak dinin, bir süre incelse bile kopması mümkün değildir. O bakımdan tarih boyunca iç ve dış düşmanların bütün gayret, plân ve saldırılarına rağmen bu yüce din hep ayakta kalmış ve sahnede bulunarak gündemden çıkmamıştır. Bugün için İslâm âlemi yeniden ihyaya yönelmiş ve uyuşukluğu atarak İslâmiyetle akıl ve ilim arasındaki bağları harekete geçirmiş; yüzbinlerle okumuş genç bu dine hayranlık duymaya başlamıştır.
Mutlu sonuç yine hakkın olacaktır ve o günler pek yakındır.