MEÂLİ:
21- Yoksa o kötülükleri işleyip duranları; imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar gibi mi yapacağımızı, hayatlarını, ölümlerini bir mi tutacağımızı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
22- Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Herkes kazanıp elde ettiğinin karşılığını görsün diye (onları Dünya’ya getirdi). Onlar (amellerinin karşılığı verilirken) hiç de haksızlığa uğratılmazlar.
23- Kendi hevesini ilâh edinen; Allah’ın (durumunu) bildiği için saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği; gözünün üstüne bir perde gerdiği kimseye ne dersin? Allahʹtan sonra kim onu doğru yola çıkarabilir? Artık iyice düşünmez misiniz?
24- Onlar dediler ki: «Bizim ancak dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (aşındırıp) yok eder. » Onların bu hususta bir bilgisi yoktur; onlar sadece öyle sanırlar.
25- Âyetlerimiz onlara karşı açık-seçik okununca, ileri sürdükleri tek delilleri şöyle demeleri olur: «Eğer doğrulardan iseniz haydi babalarımızı (geri) getirin. »
26- De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür, sonra da (vukuʹunda) hiç şüphe olmayan Kıyâmet günü sizi (diriltip) biraraya toplar. Ne var ki, insanların çoğu bilmezler.
İLGİLİ HADÎSLER
«Diken ağacından üzüm elde edilemiyeceği gibi, İlâhî sınırları aşan ahlâksız sapıklar da iyilerin makam ve derecelerine erişemezler. »( Ebû Ya’lâ - İbn Kesîr: 4/150)
Kudsî Hadîs / Cenâb-ı Hak buyurdu:
«Ademoğlu bana eziyet edip zamana sövüp sayar; oysa ben zamanım (onu, insanların yaşamasına hazırlayıp veren benim). İş ve durum benim elimdedir. Gece ile gündüzü (düzenli) evirip çeviren de benim. »( Buharî/tefsîr: 45, tevhîd: 35- Müslim/elfaz: 2, 3- Ebû Dâvud/edeb: 169- Ahmed: 2/238)
«Sizden birinizin arzu ve hevesi, benim getirdiğim (İlâhî nizama) uymadıkça imân etmiş olmaz. » (el-Câmiʹu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 16/167)
«Gökkubbe altında Allahʹın en çok buğzettiği ilâh, tapılan arzu ve hevestir. » (el-Câmiʹu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 16/167)
«Zeki ve akıllı o kimsedir ki, nefsini hesaba tabiʹ tutup ölümünden sonraki hayat için çalışır. Âciz o kimsedir ki, kendini hevesinin peşine takıp (amelsiz, ibâdetsiz) Allahʹtan birtakım temennilerde bulunarak kuruntular kurar. » (Tirmizî/kıyâmet: 25- İbn Mâce/zühd: 31- Ahmed: 4/124)
«Üç şey kurtarıcı, üç şey de yok edicidir. Yok edici üç şey: Peşine takılıp uyulan ihtiras ve cimrilik; tabi olunan heves ve kişinin kendini beğenmesidir. Kurtarıcı olan üç şey: Gizli ve açık hallerde Allahʹtan saygı ile korkmak, zenginlik ve fakirlik günlerinde aşırı gitmeyip itidali korumak; hoşnutluk ve öfkeli anlarda adâleti gözetmektir. » (Bezzar - Taberânî - Ebû Nuaym (el-Aclûnî, bu hadîsin zayıf olduğunu belirtmiştir: 1/323)
KÂİNAT TAM DENGELİ VE UYUMLU YARATILMIŞTIR
«Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı.. »
İslâmî sistemin uyulacak en son, en mütekâmil hayat düzeni olduğu açıklandıktan sonra, kâinatın hak üzere yaratıldığı belirtilerek insan aklına ışık tutulmakta ve ön fikir verilmektedir. Şöyle ki:
Allahʹın kudret elinden çıkan her şey mükemmel ve kusursuzdur. Gökleri ve yeri nasıl denge ve düzende tutmuş; her şeyi harekete sokarken nasıl en ince hesaplara ve şaşmayan esaslara göre yörüngeler meydana getirmiş ve böylesine bir kuruluşta en küçük bir sapmanın söz konusu olamıyacağını açıklamışsa, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) indirdiği din ve kitabı da öylece ve hatadan uzak tutmuş; insanın hılkatına uygun her iki hayatla ilgili hükümleri ve esasları eskimekten, özelliğini kaybetmekten korumuştur.
Konuya bu açıdan bakıp bir değerlendirmede bulunduğumuzda, göreceğiz ki, asıl uyumsuzluk, dengesizlik ve düzensizlik insanın kendisinden kaynaklanmaktadır.
İlâhî vahye dayanarak Resûlüllahʹın (A. S. ) yaptığı kalıcı inkılabı ve kurduğu gerçek medeniyeti hangi millet veya lider kurabilmiştir. Ondan başka yapılan bütün inkılaplar ve kurulan birçok medeniyetler, kurucularının ölümüyle yıkılmaya ve çok geçmeden silinmeye mahkûm olmamış mıdır? Günümüzdeki İlmî buluşlar, teknolojideki başarılar, dinî ahlâktan, âhiret kavramından uzak tutulduğu için insanlığa huzur ve güven getirebilmiş midir?
Görülüyor ki, ilim ve teknik hak din ve onun getirdiği köklü imândan kopuk kalınca, huzur ve güven havası estirememekte ve bazan da felâkete yol açmaktadır.
O bakımdan insanlığın son ve tek ümidi, İslâmiyettir. Milletler Ona yöneldiği gün, beşeriyetin beklediği gerçek medeniyet ancak doğabilecek ve hakikî kardeşlik sağlanmış olacaktır.
KENDİ HEVESİNİ İLÂH EDİNENLER
«Kendi hevesini ilâh edinen… kimseye ne dersin? »
Göklerde ve yerde olanı insanın hizmetine verip baş eğdiren Allah, en çok sevilmeye, sayılmaya, korkulmaya ve ümit bağlanılmaya lâyıktır. Hem insan, Allah’ı bilip O’na ibâdet etmek üzere yaratılmış ve hilkatinin hikmeti meçhul bırakılmamıştır. O bakımdan var kılınmasının amacını bu gerçeğin dışında arayanlar hep aldanırlar.
O halde insan, hilkatinin bağlı bulunduğu yüce kudreti sevdiği ve saygı ile O’ndan korktuğu ölçüde, insanlığını öğrenmiş sayılır. O kudreti bırakıp nefsinin heveslerinin peşine takılarak hayat dizginini İblîs’in eline verenler ise, kendi heveslerini ilâh edinmiş ve ona tapmış kabul edilirler. Zira insan şu dünya hayatında Allahʹı bırakıp en çok neyi sever ve ne ile meşgul olup yeteneklerini o doğrultuda kullanırsa, o şeyi ilâh edinmiş sayılır.
ALLAHʹIN SAPTIRDIĞI KİMSELER
«Allahʹın (durumunu) bildiği için saptırdığı; kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne bir perde gerdiği kimseye ne dersin? Allahʹtan sonra kim onu doğru yola çıkarabilir? Artık iyice düşünmez misiniz? »
23. âyetle, kendi hevesini ilâh edinenler konu edilirken, Allah’ın bir bilgiyle onları saptırdığı, kulak ve kalplerini mühürlediği, gözlerinin üzerine perde gerdiği haber verilmekte ve bu açıdan konu üzerinde düşünmemiz ilhâm edilmektedir.
Gerçi bu âyetin çeşitli yorumları yapılmıştır; ama müfessirlerin çoğu bundan maksadın, ezelde İlâhî ilmin yaptığı tesbit olduğunu belirtmiştir. Zira O’nun ilmi ezelle ebed arasını kuşatmıştır. Yanılması da hiçbir zaman söz konusu olamaz. O halde O, kimlerin imân etmiyeceğini, hakka karşı kalp ve gözlerini kapalı tutacağını tesbit edip öylece ana deftere işlemiştir. Onun değişmesi mümkün değildir. Artık sapıklıkta ısrar eden o kimseleri, Cenâb-ı Hak sapıklıkları üzere bırakır ve onları doğru yola eriştiren bulunmaz.
İşte ilgili âyetin delâlet ettiği mana ve hüküm budur. Allah daha iyisini bilir.
İNKÂRCI MADDECİLERİN İDDİASI
«Onlar dediler ki: «Bizim ancak dünya hayatımızdır; ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (aşındırıp) yok eder. »
Bu sapıklar, hayatın madde ile birlikte ezelden mevcut olduğunu savunurlar; Allah, hilkat, düzen ve denge kavramlarını reddederler. Bir sürü tesadüfler eseri olarak canlıların oluştuğunu söyleyerek, birtakım nazariye ve hayaller peşinde koşarlar.
Onlar hayatı bu açıdan ele alıp tarif ederler; zamanın her şeyi aşındırıp eskittiğini ve sonra da başka şeylere dönüştürdüğünü söylerler. Onlara göre, hayatın bu şekli devr-i dâim halinde sürüp gider. Başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur, şeklinde düşünürler. Aynı zamanda, ikinci hayatın gerçekleşeceğine inananlara derler ki: «Doğrulardan iseniz, daha önce ölüp toprağa karışan ve parazitlere dönüşen atalarımızı diriltip geri getirin! »
Bu, Kur’ân’ın anlatımıyla, çok bilgisizce bir itiraz; gerçekten uzak bir iddiadır. Çünkü Kur’ân, ikinci hayatın meydana geleceğine, kuruyup çer çöp haline gelen bitkileri misal vererek, vakti saati, yani dönemi gelince mevcut düzenin bozulacağını ve ikinci hayat için yeni bir düzen kurulacağını haber vermekte ve İlâhî kudretin üstünlüğünü yansıtan delil ve belgeleri gözler önüne sermektedir.
Zira her hareketin bir başlangıcı, bir sonu; bir de hareket ettireni söz konusudur. Aynı zamanda düzenli, dengeli hareket, düzenli ve kusursuz bir plânın mevcudiyetine delâlet eder.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kâinatın hak üzere yaratıldığı belirtilerek, her konu ve sistemin bu açıdan değerlendirilmesi istendi. Kendilerini nefis ve heveslerinin peşine takılmaktan alıkoyamıyan inkârcı sapıkların, kalplerinin ve kulaklarının mühürlendiğine değinilerek hidâyet meselesine atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet gününde her ümmetin dizüstü çökerek amel defterleriyle başbaşa kalacakları konu ediliyor. Meleklerin o defterleri tanzimde hiçbir hata yapmıyacakları belirtilerek, ona göre bir hayat düzeni kurmamıza işârette bulunuluyor. Sonra da kıyâmetin mutlaka meydana geleceği üzerinde durularak, âhiret gününde inkârcıların ilâhî rahmetten uzak tutulacakları haber veriliyor.