Gaşiye Suresi 17-26. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ وَاِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌ لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ اِلَّا مَنْ تَوَلّٰى وَكَفَرَ فَيُعَذِّبُهُ اللّٰهُ الْعَذَابَ الْاَكْبَرَ اِنَّ اِلَيْنَٓا اِيَابَهُمْ ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ

25.

Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!

Diyanet İşleri

18.

Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir!

19.

Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir!

20.

Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!

21.

Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.

22.

Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.

23-24.

(23-24) Ancak, kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.

25.

Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir.

26.

Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

17- Devenin nasıl yaratıldığına,

18- Göğün nasıl yükseltildiğine,

19- Dağların nasıl dikildiğine,

20- Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?

21- Öğüt verip hatırlatmada bulun; çünkü sen ancak bir öğütçüsün.

22- İnsanlar üzerine musallat (bir bekçi) değilsin.

23- Ancak kim (Hak’tan) yüzçevirip inkâra saparsa,

24- Allah ona en büyük azâp ile azâpta bulunacak.

25- Şüpheniz olmasın ki, onların dönüşü ancak bizedir.

26- Sonra da hesaplarını görmek bize aittir.

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâmʹdan Enes b. Mâlik (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden bir şeyler sormaktan bir bakıma men’edilmiş idik. O sebeple bâdiyeden aklı başında bir adamın gelip Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden bir şeyler sormasını ve bu sayede bizim de söylenenleri işitme bahtiyarlığına erişmemizi çok arzu ediyorduk. Derken bâdiyeden bir adam çıkageldi ve söze şöyle başladı:

- Ya Muhammed! (A. S. ) Senin elçin bize geldi ve senin «Allah beni peygamber olarak gönderdi» diye iddia ettiğini söyledi. (Doğru mudur? )

Hz. Peygamber (A. S. ) ona şu cevabı verdi ve aralarındaki konuşma sürüp gitti:

- O elçim doğru söylemiştir.

- O halde göğü kim yaratmıştır?

- Allah...

- Yeri kim yaratmıştır?

- Onu da Allah yaratmıştır.

- Ya bu dağları kim böyle dikmiş de onlarda meydana getirmek is­tediğini oluşturup var kılmıştır?

- Onları Cenâb-ı Hak oluşturup dimdik ayakta tutmuştur.

- Göğü ve yeri yaratıp dağları diken kudret hakkı için söyler misin, Allah mı seni peygamber olarak gönderdi?

- Evet...

- Senin elçin bize, birgün ve gecede beş vakit namazın farz kılın­dığını söyledi?

- Evet o doğru söylemiştir, öyledir.

- Seni peygamber olarak gönderen kudret hakkı için, söyler ʹmisin Allah mı bunu sana emretti?

- Evet...

- Senin elçin yine mallarımızda zekâtın farz kılındığını söyledi (doğ­ru mudur)?

- Evet doğru söylemiştir.

- Seni peygamber olarak gönderen zat hakkı için Allah mı bunu sa­na emretti?

- Evet...

- Senin elçin, imkânı olup yol bulabilene Beytullah’ı haccetmenin gerekli olduğunu söyledi (öyle midir)?

- Evet doğru söylemiştir.

Bu konuşmadan sonra o adam dönüp ayrılacağı zaman şöyle dedi:

- Seni hak ile gönderen zata yemin ederim ki, bunlardan ne fazla­sını, ne de eksiğini yaparım.

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu:

- Eğer bu adam doğru söylediyse, elbette Cennet’e girecektir! (Buharî/ilim: 6- Müslim/imân: 10- Nesâî/siyâm: 1- Ahmed: 2/94)

Câbir (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şöyle buyurduğu bildirilmektedir:

«İnsanlarla, lâ ilâhe illâllah demelerine kadar savaşmakla emrolun­dum. Bunu dedikleri zaman benden kanlarını ve mallarını korumuş olur­lar; ancak hakkın (ve adâletin) gereği durumlar müstesnâ.. Hesapları ise, Azîz ve Celîl olan Allahʹa aittir. » (Müslim/imân: 32, 36- Buharî/imân: 17, 28, salât: 28, zekât: 1, i’tisam: 2, 28- Ebû Dâvud/cihâd: 95- Tirmizî/tefsîr: 88- Nesâî/zekât: 3- İbn Mâce/fiten: 1, 3- Dâremî/siyâm: 10- Ahmed: 4/8)

Ebû Ümâme el-Bâhilî (R. A. ), Hâlid b. Yezîdʹe uğradı ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden işittiği en yumuşak ve okşayıcı sözün ne olduğunu sordu. O da şu cevabı verdi:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden işittim, şöyle buyurdu: «Haberiniz olsun ki hepiniz Cennetʹe gireceksiniz; ancak devenin kendi sâhibinden (ürküp) kaçtığı gibi, Allahʹın (buyruklarından ürküp) Oʹndan kaçan kimse giremiyecektir. » (Müsned-i Ahmed: 5/258)

DEVENİN YARATILIŞI İLÂHÎ BELGELERDEN BİRİDİR

«Devenin nasıl yaratıldığına... bakmaz­lar mı? »

İlâhî hilkat kanununun erişilmezliğini yansıtan «deve»nin her özelliği Cenâb-ı Hakk’ın varlığının ve üstün kudretinin bir belgesidir. Bu hayvan üzerinde yapılan İlmî araştırma ve inceleme sonucu, onun onbeş kadar özelliğinin bulunduğu ortaya çıkmıştır. Şöyle ki:

1- Deve önce zeki bir hayvandır. Kendisine iyi davranan sürücüsü­ne karşı hep itaatlidir ve hep uysal davranır.

2- Hafızası oldukça kuvvetlidir. Çölde bir defa yürüdüğü yolu ve ci­heti unutmaz.

3- Tahammülünü aşan ağır yük yükletilince değişik bir ses çıkarır homurdanır ve yere yatıp kıpırdamamakta direnir.

4- Canını fazla sıkan sürücüsünün suratına dikkate değer bir nişan­cılıkla tükürdüğü olur.

5- Aşırı sıkıntıya katlanabilir; son derece dayanıklıdır.

6- Tüyünden üstün kaliteli dokuma yapılır.

7- Etinin ve sütünün besin değeri yüksektir. Eti mayasıla, sütü mi­de rahatsızlığına iyi gelir.

8- Yağlı dokulardan meydana gelen hörgücü, yiyecek kalmadığı za­man besin deposu vazifesini görür.

9- Midesi üç bölümdür. Bunlardan biri dört litre su alabilen su depo edici hücrelerle astarlanmıştır. O bakımdan hiç sıkıntı çekmeden üç gün susuz yaşayabilmektedir.

10- İki dizi halinde gür kirpiği de, gözlerini uçan kum zerreciklerine karşı korur.

11- Çizgi gibi uzun ve bol kıllı burun delikleri savrulan kumların bu­run içine girmemesi için kapanabilir özelliktedir.

12- Uzun bacaklarıyla enli ayakları oynak kumların üzerinde rahat yü­rümesine çok elverişli bir yapıdadır.

13- Uzunca eğri boynu hem uzaktan gelen tehlikeyi zamanında gör­mesine yardımcı olmakta, hem de çöktüğü yerden kalkarken kaldıraç gö­revini yapmaktadır.

14- Tek hörgüçlü (hecin) olanı, saatte 12-15 km’lik bir hızı 18 saat süresince devam ettirebilir.

15- İri yapılı bir devenin 200-300 kilo yük taşıması beklenebilir.

Daha çok çölde yaşayan deveye bunca özellikleri vermek suretiyle onu çöldeki adamların hizmetine bırakan Cenâb-ı Hakk’ın bu konuda da kudretinin ve sanatının üstünlüğünü görmemek için kör olmak gerekir.

GÖĞÜN YÜKSELTİLMESİ

«Göğün nasıl yükseltildiğine... bakmazlar mı? »

Gökten maksat, fezaya serpiştirilmiş milyon ve milyarlarca yıldızlar, sistemler, galeksiler ve gezegenlerdir. Kur’ân buna «sakf-i mahfûz» yani her türlü dengesizlik ve düzensizlikten, başıboşluk ve aksaklıktan korun­muş tavan demektedir.

Şüphesiz gerek göğün yükseltilmesi, yani yıldızların, gezegen ve sis­temlerin birbirinden ışık yılına göre uzak tutulması, gerekse bunların «sakf-ı mahfûz» kılınması, üzerinde yaşadığımız yerküreye nisbetle bir an­latım tarzıdır. Gökkubbe bizim çıplak gözle bakmamıza göre bir tavan gö­rünümünde sayılır. Aslında fezanın büyüklüğünü ve yer alan cisimlerin bir­birlerine uzaklığını kilometre ile anlatmamız bile mümkün değildir. Bunu ancak Astronomide «Işık yılı» adı verilen bir uzunluk birimiyle anlata­biliriz.

Güneş sisteminden çıkıp biraz uzaklara gidecek olursak en yakın yıl­dızın Alfa-Centauri olduğunu görürüz. Yalnız onun ışığı bize dakikalarca ölçülecek bir zamanda değil, 4. 5 yılda gelir; yani bizden 4,5 ışık yılı uzak­tadır. Boğa burcu yakınlarındaki Aldebaran yıldızını ele alalım. On yaşın­daki bir çocuk ışık hızıyla bu yıldıza doğru yola çıkacak olsa ancak 60 ya­şında ona ulaşabilir.

Yıldızlar arasındaki uzaklıklar da çok büyüktür. Birbirine yaklaşması için en az 500 milyon kere milyon yıl geçmesi gereken yıldızlar vardır.

Bize göre böylesine çok büyük ve yüksek olan gök, Cenâb-ı Hakkʹın kabze-i kudretinde bir avuç kum mesabesindedir.

Bunca yıldız ve sistemleri akıl almaz uzaklıklarla fezaya belli bir plâ­na göre serpiştiren O sonsuz kudret sâhibi Allah, onlar arasında en ince hesaplara dayalı denge sağlamış ve şaşmayan kusursuz düzeni kurmuştur.

Kâinatın baş döndürücü büyüklüğü karşısında İlâhî kudretin azametini kelimeyle ifade etmek mümkün müdür? O sınırsız kuvvet ve kudretin kar­şısında kendi gücümüzü düşündüğümüzde ancak aczimizi anlar, tam mah­viyetle O’nun önünde eğilmekten başka yol ve çare bulunmadığını idrak ederiz.

DAĞLARIN HER BİRİ BİRER KAZIK MİSALİ DÜZENLENMİŞTİR

«Dağların nasıl dikildiğine... bakmazlar mı? »

Yeryüzündeki dağların ve engebelerin bir an ortadan kalktığını farz edelim, o takdirde yer kabuğu üzerinde iki veya ikibuçuk km. kalınlığında bir su tabakası oluşur; yani okyanuslar bir anda yeryüzünü kaplar. Böyle bir durumda da bugünkü hayat olmazdı.

Yeryüzündeki irili-ufaklı dağların konumu rasgele bir oluşumla değil, belli bir plâna göredir. Dünyadaki başlıca dağ zincirlerine dikkat edecek olursak, kuzey-güney ve doğu-batı doğrultusunda uzandığını görürüz. Kuzey-güney doğrultusundaki dağlar Büyük Okyanus’u sınırlar; doğu-batı doğrultusundaki dağlar ise Avrupa ile Çin arasında yer alır.

Yükseklik farkları kömür oluşumu, özellikle büyük ve geniş yayılım sunan kömür havzalarının oluşumu için ilk şartlardan biridir. » (Türkiye I. Kömür Araştırma Kongresi: 1978)

Dağlar diğer yandan sulama gücünü yükseltir. Böylece ovalık kesim­lere geldiğinde sulamayı artırır.

Buna bağlantılı olarak baraj gövdelerinin yaslanacağı vadi yamaç­ları ancak dağlık yükseltilerle oluşur.

Dağlık alanların yükselmesi -tektonik hareketler ile- beraberinde çö­küntüleri de getirir. Yükselen dağların yanısıra çöken ova ve ara çukurlar mağmaya yaklaşır. Böylece bu havzadaki yeraltı su sirkülasyonu mağmanın etkisiyle termal özellik kazanır.

Dağlık alanlardan akıp gelen yüksek eğimli akarsu ve şelâlelerle hid­roelektrik elde edilir.

Anlaşıldığı üzere dağların oluşumu, insan hayatına sayısız nîmetle­ri de beraberinde getirmiş ve sözü edilen olayların kusursuz şekilde proğ­ramlandığı görülmüştür.

Şüphesiz dağlarla yakından ilgili bunca düzenlemeleri tesadüfe bağ­lamak büyük haksızlık ve idrâksizlik olur. Hiçbir zaman kör ve şuursuz tesadüf böylesine dengeli, düzenli, plânlı ve proğramlı bir dünya mey­dana getiremez.

YERYÜZÜNÜN DÖŞENİP YAYILMASI

«Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı? »

Dünya hem hacim bakımından insan hayatından yana bir ölçü ve bü­yüklüktedir, hem de kendi ekseni ve güneş etrafındaki dönüş hızı sâbittir.

«Eğer yerkürenin hacmi şimdikinden daha büyük veya daha küçük olsaydı, yahut hareket hızı bugünkünden farklı bulunsaydı, mevcut duru­ma nisbetle güneşe daha yakın veya daha uzak olsaydı, insan da dahil her çeşit hayata tesir ederdi... » (A. C. Morrison/İnsan, Kâinat ve ötesi: 14, 15)

İşte böyle bir düzenleme ile canlıların hayatına, yani yaşayıp üreme­sine elverişli duruma getirilen yerkürenin üzerindeki kabuk en uygun ve en yararlı şekilde tanzîm edilerek insanoğlunun hizmetine verilmiştir. On­da yedisinin denizlerle kaplı olması nasıl hayatın devamına yönelikse, dağların, ovaların, vadilerin, ırmakların, göllerin ve kısacası yeraltı ve yer­üstü kaynakların belli bir plâna göre düzenlenmesi de öyle..

Diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak her yanı ve yönüyle kusursuz bir dünya ya­ratıp hayat için lüzumlu olan bütün imkânları hazırlamış ve sağlam bir dengeye bağlamıştır.

Gerçek bu olmakla beraber, dünyanın bu düzen ve dengesini, insan­ların uzanan bilgisizce eli bozmakta; ormanları yok edip büyük çapta top­rak kaymalarına neden olup verimli toprakları çöle çevirmekte; hayvan­ları gelişigüzel, plânsız öldürüp hayat dengesini bozmakta, denizleri kir­leterek önemli bir kaynağı meflûç hale getirmektedir.

Böylece Cenâb-ı Hakk’ın yüksek kudretinin tezahürüyle ortaya konan her şey faydalı, düzenli ve dengelidir. Aklını iyi kullanmayan insanoğlu, kendisinden yana kusursuz olan hayat düzenini ve nîmetini kusurlu hale getirmekte ve kendisi dahil diğer bütün canlıların hayatını tehlikeye sok­maktadır. Fabrikaların kimyasal artıklarının, taşıtların egzoz gazının, baca­lardan yükselen kömür dumanının hayatı nasıl tehdît ettiğini görmekteyiz. Ozon tabakasının incelmesi veya delinmesinin hayatı nasıl olumsuz yön­de etkiliyeceği artık bilinmektedir. Kusursuz düzeyde olup insan hayatını idameye yönelik şartları ve düzenlemeleri gelişen teknik ve onun tabii so­nucu olan sanayi kusurlu hale getirmektedir. Cenâb-ı Hak ilgili âyetle yer­yüzünü çok iyi tanzîm edip insanın hizmetine verdiğini beyân buyururken, bu konuda çok dikkatli olmamızı istemekte ve hayatı devama yönelik ka­nunların korunmasını tavsiye etmektedir.

ÖĞÜT VE HATIRLATMANIN YARARI

«Öğüt verip hatırlatmada bulun; çünkü sen ancak bir öğütçüsün. »

İnsanlara hep iyiyi, doğruyu, güzeli tavsiye edip göstermek; onları de­vamlı surette kötülükten, zararlıdan uzak tutmaya çalışmak; katılaşan kalpleri yumuşatmaya yönelmek; silik hale gelen vicdanları duyarlı kılıp geliştirme yol ve çarelerini araştırmak tezkîre kapsamına giren hususlar­dır. Dünyada hemen her aile, toplum ve ferdin buna ihtiyacı vardır. An­cak böyle bir yönlendirmeyle kendini vazifeli ve sorumlu kabul eden ilim adamlarıyla mürşitlerin, hitap ettikleri fert ve toplumun akıl ve kültür se­viyesine göre bir metot uygulaması şarttır. Aksi halde bütün gayretler kı­sır veya sonuçsuz kalır.

O bakımdan herkes nasihatçı olamaz; rasgele kimseler toplumu yön­lendirme hizmetini yüklenemez. Nitekim Cenâb-ı Hak konumuzu oluşturan âyette Hz, Peygamber’e (A. S. ) hitap ederken, onun ümmetine şu ölçü ve metodu veriyor: En iyi öğütçü peygamberdir. Sonra da O’nun ilmine vâris olup O’nun sünnetiyle yaşayan âlimler ve mürşitlerdir. Bu çizgide ye­rini alanlar, kime nasıl hitap edeceklerini, aile ve toplumu doğruya, iyiye ve güzele nasıl yönlendireceklerini önceden çok iyi plânlamak zorundadır­lar. Zira söz var ki insanı çileden çıkarır, söz var ki kalpteki kin ve katı­lığı bir anda yumuşatıp giderir. Göz var ki insanı büyüler, göz var ki bü­tünüyle hikmet yansıtır.

Yunus Emre bu inceliğe dokunarak he güzel söylemiştir:

Söz var kılur kayguyu şad

Söz var kılur bilişi yad

Eğer horlık eğer izzet

Her kişiye sözden gelir.

Söz ola kese başı

Söz ola bitire savaşı

Söz ola ağulı aşı

Bal ile yağ ile bir söz.

Metotlu ve şuurlu sözün tesirini şüphesiz ki en güzel ortaya koyup uygulayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’dir. Çünkü O, İlâhî proğram çerçe­vesinde konuşur ve İlâhî kelâmdan aldığı güç ve kudretle anlatmak iste­diklerini kelime kalıbına dökerdi. Buna işâretle şöyle buyurduğu bilinmek­tedir:

«Şüphesiz açık söz var ki büyüler (kötülükten alıp iyiliğe çevirir); şiir var ki hikmet yansıtır. » (Buharî/edeb: 90- Tirmizî/edeb: 69- İbn Mâce/edeb: 41- Dâremî/isti’zan: 68- Ahmed: 1/269, 273, 303, 309, 313, 327, 332- 3/456- 5/125)

«Doğrusu açık söz var ki büyüler; ilim var ki cehalet yansıtır (dünya ve âhiret için faydalı olmayan ilim, cehaletin ta kendisidir). Şiir var ki hikmetin ta kendisidir. Söz de var ki ağırlık ve bıkkınlık verir. » (Ebû Dâvud/edeb: 87- Ahmed: 1/303, 309- 2/16, 59, 62- 3/470- 4/263)

Bunun için Cenâb-ı Hak, dine, ilme, ahlâka, kültüre ve fazîlete hizmet etme sorumluluğunu taşıyan mü’minlere şu mesajı ve taşıdığı metodu ver­mektedir:

«Rabbin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel (öl­çü ve usûl ne ise ona göre) mücadeleni sürdür. Şüphesiz ki Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bi­lendir. » (Nahl Sûresi: 125)

Cenâb-ı Hak bu âyetle irşat ve öğüdün metodunu üç madde halinde vermektedir. Bunların açıklamasını Nahl Sûresi 125. âyetin tefsîrinde yap­mış bulunuyoruz. Arzu edenlerin o kısma bakmalarını tavsiye ederiz.

DİNDE ZORLAMA SÖZ KONUSU DEĞİLDİR

«İnsanlar üzerine musallat (bir bekçi) değilsin. »

İman ve dindarlık her yönüyle kalp yatışkanlığı, akıl serinliği, vicdan berraklığı ve duygu ile düşünce selâmetidir. O bakımdan kendini bu dü­zeye getirmeyen inkârcı sapıkları, mağrur müşrikleri zorla dindar yapma­nın veya inanmaya itmenin, tehdît edip yönlendirmenin hiç anlamı yok­tur. Nitekim Bakara Sûresi 256. âyette Cenâb-ı Hak bu hususu çok kesin ve net şekilde şöyle açıklamaktadır: «Dinde hiçbir zorlama yoktur. Şüp­hesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır şerden, imân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır.. »

Bu ve benzeri beyânların ışığı altında ilim adamları şu sözü ifade et­mişlerdir: «Kişileri dine, imana zorlamak hiçbir zaman doğru bir hareket sayılmaz. İmân aklın kavrayışına ve sonra da gönül yatışkanlığına daya­nan bir olaydır. İnanmaya ve ibâdete zorlamak, tehditte bulunmak İslâm’ın ana kuralına ters düşer. Ancak dine girip inandıktan sonra irtidad edenler hakkında birtakım cezaî müeyyideler uygulanır. Bu bir zorlama değil, dini oyuncak haline getirip toplumu aldatan bir münafığı teʹdîp etmek ve ve­rilen ceza ile onun ibretli misal olmasını sağlamaktır.

Temyîz çağına giren çocukların namaz kılmasını sağlamak amacıyla gerekirse kulağını çekmek ve günün şartlarına göre biraz korkutmak, zor­lama değil, sağlıklı eğitmenin bir parçasıdır.

İşte bu inceliklerden dolayı Kurʹân’da yer yer Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz’in görevine değinilmekte ve ona dikkat çekilerek gerçek misal ve ölçünün O olduğu bildirilmektedir. Şüphesiz bu konuyla ilgili âyetleri biraraya getirdiğimizde her türlü şüphe ortadan kalkar ve İslâm’ın öğüt, ir­şat ve teblîğ metodu bütün açıklığıyla anlaşılır. Ancak burada ilgili âyet­lerin mefhumunu nakletmekle yetinmeyi uygun bulduk. Şöyle ki:

- Peygambere gereken açık tebliğdir.

- Peygamber (A. S. ) sevdiği kimseyi doğru yola eriştiremez. Ancak Allah dilediğini doğru yola kavuşturur.

- Peygamberin (A. S. ) vazifelerinden biri ve hattâ başta geleni, doğ­ru yola çağırmak ve bu yolu tarîf etmektir. Hidâyet ise Allah’ın irâdesine bağlıdır.

- Peygamber (A. S. ) insanların sorumluluğunu yüklenen, onlar adına konuşup onları temize çıkaran ve bunun için savunan bir vekil değildir.

- Peygamber (A. S. ) insanlar üzerine musallat bir bekçi de değildir.

- Peygamber (A. S. ) dâvetçi, mürşit, öğütçü, İlâhî rahmet ile müjde­leyici, cehennem azabıyla uyarıcıdır.

Nitekim Kasas Sûresi 56. âyetle, doğru yola eriştirmenin Cenâb-ı Hakk’a ait olduğu haber Verilirken, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in göre­vinin Hakkʹa çağırıp doğru yolu göstermek ve tarîf etmek olduğu çok an­lamlı bir ifadeyle açıklanmaktadır:

«Ey Peygamber! Doğrusu sen sevdiğin kimseyi doğru yola eriştire­mezsin. Ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir ve O, doğru yola erişe­cekleri daha iyi bilir. »

O bakımdan konumuzu oluşturan 21 ve 22. âyetlerle bu konu biraz daha açıklanarak aydınlatıcı bilgi verilmekte ve Hz. Peygamber’den (A. S. ) sonra din adına sahneye çıkacak olan mürşit, hatip, mübelliğ ve vâizlerin görev sınırı çizilmektedir.

DİNÎ ÖĞÜTTEN YÜZ ÇEVİRENLER

«Ancak kim (Hak’tan) yüz çevirip in­kâra saparsa, Allah ona en büyük azap ile azapta bulunacak.. »

Din her bakımdan akıl, idrâk, vicdan ve kalb-i selîmle içiçedir. Bu yetenekleri gelişmeyen veya ters yönde gelişen kimselerin dinî ve ahlâkî öğütlerden zevk alması veya kulak verip dinlemesi pek düşünülemez. Ce­nâb-ı Hakk’ın onlara verdiği yetenek ve imkânları doğru yolda değil, eğri yolda kullanıp harcamaları elbetteki cezasız kalamaz. Ancak kalbinde hi­dâyet ışığı doğanların dönüş yapması, ölmeden önce Hakkʹa yönelip «Sı­rat-ı müstakîm» üzere hayatlarını noktalaması bu ceza ve azâbın kalk­masına tek sebep olarak gösterilebilir.

İslâm’ın insana armağan ettiği bu yüksek irfandan kendini mahrûm edenler, inkârda ve hakikatten yüz çevirmede üç grupta toplanırlar:

a) Küfürle şartlanıp Hakk’ı red ve inkâr eden kâfir ve müşrikler,

b) Şüphe ve kararsızlık içinde bocalayan ikiyüzlü dönek münafıklar,

c) Taklîdî imân düzeyinde olup tahkîkî imâna henüz kavuşmayan ve o yüzden cehlin veya makam ve servetin, ya da fiziksel kuvvetin verdiği cesaret ve bencillikle kendini aldatan mağrurlar..

Birinci sınıf İlâhî nizam dışına çıkıp hilkatin hikmetine ters bir hayat sürenler ve bu doğrultuda hakka, fazîlete sırt çeviren inkârcı nankörlerdir. Ölmeden önce Hakk’a dönmedikleri takdirde en büyük azâp ile cezalan­dırılacaklar. Zira kâinatta yer alan her sistem ve her canlı İlâhî nizamın bir parçası olduğunu yansıtıp «Allah» derken, birçok yeteneklerle donatılıp mükerrem yaratılan insanın bu çizgiden sapması son derece elim bir ne­tice hazırlar.

İkinci sınıf kararsızlığı atıp şüphe bulutlarını sıyırarak kendilerini Kur’ân ve sünnetin nurlu düzeyine getirirlerse, «mü’min» sıfatına lâyık olurlar. Aksi halde onlar için de azâb-ı ekber hükmü gerçekleşir.

Üçüncü sınıf müslim ve mü’min sayılsalar bile, niyet, söz ve davra­nışlarıyla büyük günah işlemektedirler. Hakk’a kul olmanın mâna ve hik­metine akıl erdiremediklerinden dolayı İlâhî gazabı kendi üzerlerine çekmiş olurlar. Tevbe edip Hz. Peygamberʹin (A. S. ) ahlâkıyla yaşamaya başlar­larsa, azab-ı ekber’den kurtulurlar. Değilse, uzun süre âhiret hayatları elem ve hüsran içinde geçer.

Buraya kadar yaptığımız tefsîr, 23. âyetteki istisnanın muttasıl sayıl­masıyla ilgilidir. Onu muttasıl değil münkati’ sayacak olursak şu mâna ve yorum ortaya çıkar:

«Sen, yüz çeviren ve inkâra sapanlar üzerinde musallat (bir bekçi) değilsin. Ancak onlar üzerine (gerektiğinde) cihâd ile musallatsın. Böyle­ce yapacağın cihâd ile Cenâb-ı Hak onlara büyük bir azapta bulunacak­tır. Sonra da onların dönüşü bize olacak ve hesaplarını da görmek bize düşer. »

Bu iki yorumu dikkate aldığımızda, Cenâb-ı Hakkʹın sözü edilen inkâr­cı nankörlere iki ayrı azap vereceği anlaşılıyor: Biri dünyada, diğeri âhi­rette..

SONUNDA DÖNÜŞ MUTLAKA ALLAHʹADIR

«Şüpheniz olmasın ki, onların dönüşü ancak bizedir. Sonra da hesaplarını görmek bize aittir. »

Sözünü ettiğimiz üç sınıf insan ne kadar haktan, öğütten, din kar­deşliğinden, ahlâk ve faziletten uzak kalmayı tercîh ederlerse etsinler ve ne kadar gururlanırlarsa gururlansınlar onlar için kaçış ve kurtuluş yoktur, mutlaka herbirinin dönüşü Cenâb-ı Hakk’a olacaktır. Zira kâinat Hakk’ın kudretinin tezahürü ve insan da O’nun hilkat kanununun ayrı bir tecellisi­dir. O bakımdan ne Cenâb-ı Hakk’ın mülkünden başka bir mülk, ne de O’nun dengi, benzeri ve eşi bir kudret vardır. Canlı-cansız her şeyin o yü­ce kudrete dönüp baş eğmesi, huzurunda eğilip teslimiyet göstermesi mu­kadderdir. Bunun hiçbir zaman istisnası söz konusu değildir.

Gerçek bu olunca, öldükten sonra baş eğmenin, teslimiyet gösterip hakkı idrâk etmenin hiçbir yararı yoktur. Çünkü o âlemde artık teklîf sona eriyor, hesap, kitap ve bunların doğuracağı sonuçlar dönemi başlıyor. Onun için ölmeden önce Cenâb-ı Hakkʹa baş eğip teslîm olmak, yani O’nu bilip tanımak ve koyduğu hayat düzenine uymak en akıllıca yol ve gele­ceği güven altına almanın tek çaresidir. Şüphesiz ikinci hayatta herkes Allah’a hesap vermek zorunda olacaktır. Ölmeden evvel kişinin kendi ken­dini hesaba çekip iyilik ve kötülüklerini tartması ve iyiliği çok bir insan olarak ölmeye azmetmesi kadar asil bir düşünce ve davranış düşünüle­bilir mi?

Görüldüğü gibi, biz hayatı durduramıyor, sistemleri değiştiremiyor, yaşlanıp ölmekten kendimizi kurtaramıyoruz. Çünkü biz ne kendi kendi­mizin yaratıcısı, ne de kurulu düzenin mimarıyız. O bakımdan bizim dedi­ğimiz ve arzu ettiğimiz olmuyor; yaratanımızın dediği oluyor. Bu durumda O’nun emirlerine karşı gelmenin, indirdiği hükümlere ters bir hayat sür­menin makul ve makbul bir yanı yoktur. O’nun mülkünde, O’nun kurduğu bir dünyada, O’nun hazırlayıp verdiği nîmet kaynaklarından yararlanıp geçinme alanında gurura kapılıp Hakk’ın tâlimatına kulak tıkamak gülünç sayılmaz mı?

İşte 25 ve 26. âyetlerle bu hakikat kalp ve kulaklara aksettiriliyor ve gafillerin ölmeden önce uyanması isteniliyor. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti gazabının önünde bulunuyor. O rahmeti idrâk etmek elbetteki büyük bir bahtiyarlıktır. İdrâk etmemek ise sonsuz hüsrandır.