Hud Suresi 25-31. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ اِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ اَنْ لَا تَعْبُدُوا اِلَّا اللّٰهَ اِنِّٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ اَلِيمٍ فَقَالَ الْمَلَاُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا نَرٰيكَ اِلَّا بَشَرًا مِثْلَنَا وَمَا نَرٰيكَ اتَّبَعَكَ اِلَّا الَّذِينَ هُمْ اَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرٰى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ قَالَ يَاقَوْمِ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كُنْتُ عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّي وَاٰتٰينِي رَحْمَةً مِنْ عِنْدِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ اَنُلْزِمُكُمُوهَا وَاَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ ويَاقَوْمِ لَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذِينَ اٰمَنُوا اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنِّٓي اَرٰيكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ ويَاقَوْمِ مَنْ يَنْصُرُنِي مِنَ اللّٰهِ اِنْ طَرَدْتُهُمْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ وَلَا اَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِنُ اللّٰهِ وَلَا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَا اَقُولُ اِنِّي مَلَكٌ وَلَا اَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي اَعْيُنُكُمْ لَنْ يُؤْتِيَهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا فِي اَنْفُسِهِمْ اِنِّٓي اِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ

25.

Andolsun, biz Nuh'u kavmine peygamber olarak gönderdik. Onlara şöyle dedi: "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."

Diyanet İşleri

26.

"Allah'tan başkasına ibadet ve kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin adınıza elem dolu bir günün azabından korkuyorum."

27.

Kavminin inkar eden ileri gelenleri, "Biz, senin ancak bizim gibi bir insan olduğunu görüyoruz. İlk bakışta sana uyanların da ancak en aşağılıklarımızdan ibaret olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı herhangi bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine sizin yalancı kimseler olduğunuzu sanıyoruz" dediler.

28.

Nuh dedi ki: "Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, onu istemediğiniz halde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?"

29.

"Ey kavmim! Buna karşı ben sizden herhangi bir mal da istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah'a aittir. Ben o iman edenleri (teklifinize uyarak) kovacak da değilim. Çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizin bilgisizce davranan bir toplum olduğunuzu görüyorum."

30.

"Ey kavmim! Eğer ben onları kovarsam, beni Allah'tan kim koruyabilir? Hiç düşünmüyor musunuz?"

31.

Size ben, "Allah'ın hazineleri yanımdadır", demiyorum; gaybı da bilmem. "Ben bir meleğim" de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, "Allah, onlara asla hiçbir hayır vermez" de diyemem. Allah, onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zalimlerden olurum.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

25- And olsun ki, Nûhʹu kendi kavmine (peygamber olarak) gönder­dik. (O da kavmine: ) «Şüphesiz ben sizin için açık bir uyarıcıyım.

26- Allahʹtan başkasına tapmayın. Doğrusu ben, hakkınızda elim bir günün azâbından korkuyorum. » demişti.

27- Kavminden inkâra sapanların ileri gelenleri: «Biz seni de ancak kendimiz gibi bir insan olarak görüyoruz; hem sana ancak ilk bakışta biz­den en rezil ve aşağılık kimselerin uyduğunu müşâhede ediyoruz. Sizin bi­ze karşı bir üstünlüğünüzü de, faziletinizi de göremiyoruz; belki sizi yalan­cılar sanıyoruz» demişlerdi.

28- Nûh: «Ey kavmim! » dedi, «ne dersiniz, eğer ben Rabbimden ge­len açık bir kanıt üzere isem ve O kendi katından bana bir rahmet vermiş de o size kapalı kalmışsa, ondan tiksinip hoşlanmadığınız halde sizi ona zorlayabilir miyim?

29- Ey kavmim, buna karşılık sizden bir mal da istemiyorum. Benim ecrim (hizmetimin karşılığı) ancak Allah’a aittir ve elbette ben o imân edenleri kovacak da değilim. Onlar mutlaka Rablarına kavuşacaklardır. Ama ben sizi cehâlet içinde (bocalayan) bir kavim olarak görüyorum.

30- Ey kavmim, onları (imân edenleri) kovacak olursam, Allahʹın (ve­receği cezâdan) kim (beni kurtarıp) yardım edebilir? Hiç düşünmüyor mu­sunuz?

31- Ben size, «Allahʹın hazineleri benim yanımdadır», demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Gözlerinizin, küçük görüp hafife aldığı kişilere Allah hiç hayır vermeyecek de demem. Onların içyüzünü Allah daha iyi bilir. Aksi halde şüphe etmeyin ki zâlim­lerden olurum. »

KÜFÜRLER ARASINDA BENZERLİK

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe karşı her türlü hayasızlık, şarlatanlık ve saldırıyı mubah sayan; ahlâk ve fazîleti bir tarafa itip akıl ve mantık dışı hareket eden Mekkeli müşriklerin, suçlama, taşlama, yerme, iftirada bu­lunma, alaya alma, işkenceye baş vurma ve her bakımdan karşı gelme yöntemleriyle, daha önce gelip geçen peygamberlere karşı gelenlerin ha­reket, düşünce ve yöntemleri arasında birçok yönden benzerlik vardır. Ni­tekim Mekkeʹnin ileri gelenlerinin küfür ve hezeyanlarını, Nûh Peygam­bere karşı gelen o devrin ileri gelenlerinin küfür, inat ve hezeyanlarıyla mukayese ettiğimizde, büyük bir benzerlik arzettiğini görürüz.

Bunun için Cenâb-ı Hak, önce peygamberlerini ve müʹminleri teselli edip onlara tarihî bir ölçü ve benzerlik arzeden olayı nakletmeyi, sonra da Mekkeʹnin ileri gelenlerinin işledikleri cinayetlerin, sergiledikleri küfür ve azgınlıkların sonunun nereye varacağını onlara bir uyarı mahiyetinde ha­tırlatmayı rahmetinin genişliği gereği sayıp Nûh Peygamber kıssasının öğüt ve ibret alınacak safhalarından önemli bir kısmını açıklıyor.

Nûh Peygamber ile kavmi arasında devam eden çetin mücadelenin bazı kısımlarının uyarıcı bir misal olarak verilmesinin bir başka yanı ve yararı ise şudur: Mekke’de gerek ekonomik ablukadan, gerekse ardı arkası kesilmeyen hezeyan ve işkencelerden bunalan mü’minlere, küfrü, bâtılı baş aşağı getirecek, mağrurların belini bükecek, seslerini kesecek İlâhî hükmün tecelli edeceği günlerin pek yakın olduğu müjdesini verip, sonucu sabırla beklemelerini ilham etmektir.

Aynı tarihî kıssaya A’raf sûresinde de yer verildiğini görüyoruz. Bura­da tekrarın sebep ve hikmeti ne olabilir? Olayın birkaç yerde tekrarı, aynı hikmet ve uyarıları taşıyor denilemez. O uyarılarla birlikte değişik bilgiler, yönlendirici safhalar ve farklı hükümler söz konusudur. İlâhî metodun ku­sursuzluğu, uslûbunun benzersizliği, verdiği malzemenin ruhları tazeleme­si, fikirleri açması, aklı kamçılaması, vicdanı serinletmesi bakımından her tekrar, farklı hikmetler, değişik uyarılar ve başka başka teselliler içermek­tedir.

Aynı kıssanın değişik yerlerde, bir önceki, bir sonraki âyetler ve ko­nular itibariyle farklı mesajlar taşıdığı şüphesizdir. Bunları birkaç örnek vermek sûretiyle açıklayalım:

A’raf sûresinde:

a) Allahʹtan başka ilâh olmadığı belirtilirken, büyük bir günün azâbı hatırlatılıyor.

b) Kavminin ileri gelenlerinin Nûh Peygambere, «Seni açık bir sapık­lık içinde görüyoruz» dedikleri nakledilirken, kafaları ve kalbleri inkâr ve isyân isiyle kararan kâfirlerin bir peygamber hakkında neler düşündük­lerine, onu nasıl anladıklarına dikkatler çekiliyor.

c) Nûh Peygamberin sapık olmadığı, ancak âlemlerin Rabbi tara­fından gönderilen ve dosdoğru yolda bulunan bir peygamber olduğu vur­gulanıyor. Böylece asıl sapıkların inkârcı putperestler olduğuna işâret edi­liyor.

d) Nûh Peygamberin dosdoğru tebliğat yaptığı ve onlara nasihatçı ve hayırhah olduğu belirtiliyor. Böylece Nuh Peygamberin bu iki hizmet açı­sından hareket ettiğine işârette bulunuluyor.

e) İnkârcı sapıkların bilmediğini Allahʹtan alıp bildiğini açıklayan Nuh Peygamberin, önce kendiliğinden bir hüküm, bir çağrı ortaya koymadığı açıklanıyor; sonra da bir peygamberle diğer insanlar arasındaki farklar­dan en önemlisi anlatılıyor.

f) Her kavim veya milletin içinden o millete veya kavme bir uyarıcının gönderildiği ve bunda şaşılacak bir taraf bulunmadığı açıklanıyor. Her kavim veya milletin kendi aralarından filizlenip çıkan kimsenin kendilerine daha iyi hitap edebileceği, daha iyi anlaşılabileceği üzerinde duruluyor ve bu açıdan konuya eğilip iyi düşünmeleri isteniyor.

g) Sonra da Nuh kavminin inkâr ve azgınlıklarına devam ettikleri, ön yargılarının değişmesinin mümkün olmadığı, hislerinin esiri olup akılları­nı iyi kullanmadıkları üzerinde duruluyor ve olumlu bir sonuç alınmayınca da onlar aleyhine ilâhî hükmün indiği belirtiliyor.

Şu halde A’raf sûresinde ise, Nûh kıssası yedi maddede özetlenmiş ve bu olaydan bizlere verilmek istenen mesajları bilmemizin gereği üzerinde durulmuştur. Onları şöyle sıralayabiliriz:

1- Her ülkede toplumu dejenere edenler, ahlâk ve fazîleti yıkan­lar, İlâhî buyrukları hiçe sayanlar, o ülkenin daha çok şımarık ileri ge­lenleridir. Buna çok dikkat edilmeli ve iş başına getirilecek kadroda her şeyden önce dinî ahlâk ve fazîlet ışığının mevcudiyeti aranmalıdır.

2- Her ülkede inkâr ve cehaletin izleri bulunabilir. Ama buna pas verildiği veya kendi haline terkedildiği takdirde, ileride büyüyüp bir çığ olabilir. O bakımdan yeni kuşakları ahlâklı, faziletli, bilgili ve dindar yetiş­tirmemiz farzdır.

3- Hiçbir peygamber dengesiz ve sapık olamaz. Çünkü genellikle peygamberler günah ve isyandan, yalan ve iftirada bulunmaktan korun­muşlardır. Onlar her bakımdan İlâhî terbiye ve ahlâkın yeryüzünde mü­messilleridirler.

4- Her peygamber aldığı görevi kusursuz yerine getirir ve her pey­gamber öğüt verir, hayırhah davranır ve söyledikleriyle, telkine çalıştıkla­rıyla önce kendileri yaşarlar. Peygamber yolunda yürüyen din mürşitleri­nin de tavrı bu olmalıdır.

5- Peygamber, Allahʹtan alıp din adına konuşan bir elçidir. Bizler de ilâhî kitaptan, Peygamber sünnetinden alıp din adına konuşmakla emrolunmuşuzdur. Buna kendimizden ne bir şey katabiliriz, ne de ondan bir şey değiştirebiliriz.

6- Her peygamber kendi milletinin içinden seçilmiştir. Daha rahat, daha iyi anlatması ve onlarla uyum sağlaması söz konusudur. O bakımdan din mürşitlerinin şive ve kültür farkı dikkate alınmalıdır.

7- Zafer mutlaka hakkındır; üstünlük de, dosdoğru inanan ve ken­dini Hak yoluna adayan müʹminlerindir.

Aynı kıssa Hûd sûresinde:

a) Nûh Peygamberin açık bir uyarıcı olarak kavmine gönderildiği; on­lara, Allahʹa tapmalarını önerdiği, bunun aksine bir yol tutmanın elim bir azâba yol açacağı hatırlatılıyor. Böylece Nûh Peygamberin hem sınırı be­lirleniyor, hem de görevinin ne olduğu açıklanıyor.

b) Kavminin ileri gelenlerinin onu kendileri gibi bir insan olarak gör­dükleri anlatılırken, onların, Allah tarafından gönderilen bir peygamberin ancak melek olması gerektiğine inandıklarına işâret ediliyor. A’raf sûresin­de bu husustan söz edilmiyor.

c) Nûh Peygambere inanıp uyanları aşağılıkla suçluyorlar. Onlara gö­re, mal ve makam, soy-sop sahibi olmayanlar toplumda en aşağı tabaka­dır. Yine A’raf sûresinde bundan bahsedilmiyor.

d) Nûh kavmi üstünlüğü, erdemliği, imân, ahlâk ve fazilette değil, bir­takım dünyevî nîmetlere erişmede görüyorlar ve o yüzden Nûh Peygamberi ve imân edenleri yalancılıkla suçluyorlardı. A’raf sûresinde bu hususa atıf yapılmamıştır.

e) İnsanların idrâk ve irâdeleri harekete geçirilip yönlendirilerek yola getirilmeleri, teblîğ ve irşat metodu olarak işleniyor. Bunca âyet, belge ve delillere rağmen Hakk’ı kabul etmiyenleri zorla dine sokmanın uygun ve yararlı bir metot olmadığına işâretle mürşitler uyarılıyor. Böylece A’raf sûresinde geçen işâretten çok farklı bir hüküm ortaya çıkıyor.

f) Nûh Peygamberin uyarı ve irşadına karşılık hiçbir ücret ve mal is­temediği, başarılı olsun, olmasın mükâfatının sadece Allahʹa ait olduğu açıklanıyor. O nedenle din mürşitlerinin mümkün olduğu, şartlar el verdiği nisbette irşat ettikleri kimselerden bir şeyler almamaları İlâhî bir kural ola­rak hatırlatılıyor.

g) Nûh Peygamberin, kendisine inanıp uyan mü’minleri hiçbir za­man, şunun, bunun hatırı için huzurundan kovmadığı, ilgisini azaltmadığı belirtiliyor. Onun için, Allahʹa dosdoğru inananlara, her zaman saygılı ve itibarlı gözle bakılmasına işâret ediliyor. A’raf sûresinde bu hususa işâret edilmiyor.

h) İnkâr, azgınlık ve haksızlığın, ahlâksızlık ve şarlatanlığın cehalet­ten, baba ve dedelerin yoluna körü körüne uymaktan; aklı ve idraki hareke­te geçirmemekten kaynaklandığı çok anlamlı ve duyarlı bir ifadeyle anla­tılıyor.

i) İnkârcı sapıklara, hakkı ret ve inkâr edenlere yaranmaya çalışan­ların veya onları kendilerine dost edinenlerin Cenâb-ı Hak’tan yardım göremiyecekleri açıklanıyor. A’raf sûresinde bu husustan da söz edilmiyor.

k) Peygamberlerin görevleri, yetkileri ve yetkilerinin sınırları konu edinilerek Allahʹın hazinelerinin onların elinde olmadığı haber veriliyor; ay­nı zamanda meleklerden peygamber gönderilmediği ve Allah bildirmedik­çe peygamberlerin gaybi bilmedikleri üzerinde duruluyor. Böylece mür­şitlerin yetki sınırlarının ne olabileceği hakkında bir ön bilgi veriliyor.

Görüldüğü gibi, Kur’ânʹda gerçek anlamda tıpatıp bir tekrar yoktur, tekrar sanılan her olayın ayrı safhaları, başka başka hikmetleri söz konu­sudur. O bakımdan A’raf sûresindeki yedi maddelik beyâna dayanarak tes­bit ettiğimiz mesajlarla, aşağıda sıralayacağımız Nûh kıssasından tesbit ettiğimiz mesajlar arasında da hayli farklar mevcuttur:

1- Şartlar ve ortam elverdiği ölçüde Allah’ın son dinini yaymaya çalışmak peygamber mesleğidir ve en şerefli bir meslektir.

2- Kalbini ve vicdanını bütünüyle dünyalığa çevirip kutsal değer­lerle ilgisini kesen küfrün elebaşılarının alaylı sataşmaları, küçük düşü­rücü anlamdaki sözleri, kınama ve tehditleri, Allah yolunda hizmet eden kişilerin azmini, hevesini kırmamalı, bilâkis azimlerini ve heveslerini artır­maya vesîle olmalıdır.

3- İslâm her yanıyla yüksek anlamda ilim ve irfan, edep ve terbiye sevgi ve saygı dinidir. Onu bilimsel araştırma konusu haline getirip doyu­rucu, susturucu belge ve kanıtlarla işlemek vâciptir. Zira İslâmʹın genel yapısı buna çok müsaittir.

4- Dine hizmeti geçim vasıtası haline getirmemek gerekir. Hizmeti imkânlar el verdiği nisbette Allahʹın hoşnutluğunu kazanma doğrultusun­da sürdürmek başarının ilk ve son adımıdır. Bununla daha çok dine hiz­meti kişisel çıkarlara alet etmemek kasdedilir.

5- Mü’minlere, sosyal durumları ne olursa olsun, üstün değer ver­mek, onları her zaman inkârcı maddecilere, ikiyüzlü münafıklara tercîh et­mek ve sırası geldikçe kendilerini onore edip desteklemek farzdır.

6- Allahʹın dinine hizmeti, gaybı biliyorum iddiasıyla değil, gaybe ina­nıyorum beyânıyla tevazu, teslimiyet ve mahviyet içinde sürdürmek pey­gamberlerin değişmeyen şiarıdır. Onlara bu hususta da uymak vâciptir.

7- Gayr-i müslimlere, inanmayan liderlere yaranmaya özenmek, di­ne ve ona hizmete zarar verir. Bunlardan sakınmak gerekir.

Görüldüğü gibi, Kur’ân’da anlatılan her kıssada nice hisseler ve öğüt­ler yer almaktadır. Onları bir hikâye gibi değil, üzerinde durarak, inceliyerek, hikmetini araştırarak okumak şarttır. Aynı zamanda Allah kelâmını ku­ru bir meâlden okuyup öğrenmek de mümkün değildir. Mutlaka sistemli, düzenli ve plânlı yazılmış bir tefsirden yararlanmak suretiyle onu anlamaya çalışmak gereklidir. Unutmamalıyız ki, hiçbir kıssa, âyet ve konu boşuna yazılmamış, hiçbir tekrar hikmetten uzak tutulmamıştır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkları, maddeci ahlâksızları uyarmak, mü’minleri müjdelemek için Nuh Peygamber’in kavmiyle olan mücadele safhaları anlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle aynı kıssanın diğer önemli bölümleri anlatılarak sonunda Hak’tan yana olanların başarıya eriştiği, küfür ve tuğyanda ısrar edenlerin kökünün kesildiği belirtiliyor ve böylece hem Mekke’de sıkıntılı günler geçiren mü’minlere ferahlatıcı müjde veriliyor, hem de yaşamakta olan inkârcı kavim ve milletler uyarılıyor.