Bakara Suresi 243. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ خَرَجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ

243.

Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusuyla yurtlarını terk edenleri görmedin mi? Allah, onlara "ölün" dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah, insanlara karşı lütuf ve ikram sahibidir. Ama insanların çoğu şükretmezler.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

243- Sayıları binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla ülkelerinden çıkanları görmedin mi? O sebeple Allah onlara «Ölün! » dedi. Sonra da onları diriltti. Şüphesiz ki Allah insanlara karşı merhamet, şefkat ve yar­dım edicidir. Ne var ki insanların çoğu şükretmezler.

YORUM

Bir milletin güçlü olması, insan sayısının çokluğuyla değil, fazîletli, bilgili, hakka inanmış nesillerin birbirini izlemesiyledir.

Tehlikenin en korkuncu, maddeyi amaç edinip tezelden zengin ol­mayı hedef seçen ve buna erişmek için ahlâk ve fazîleti çiğneyen, sonra da bu yüzden birbirini sevmiyen insanların millet bünyesinde çoğunluğu oluşturması ve böylece ruhla, kutsal değerlerle madde arasındaki den­genin bozulmasıdır.

MİLLETLERİN YAŞAMA ŞANSI

Daha önce de dokunduğumuz gibi, milletlerin de insan gibi, ömrü üç devreye ayrılır: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık. Çocukluk devri, sağlam bir inanç ve köklü bir gelenek üzere birleşip, bütünleşmesidir. Bu devrede âile yapısına gereken değer ve önem verilir; yaratanını bilen, insan olma­nın derin anlamını ve hikmetini kavrayan, insanlıktan yana ne gibi hiz­metlerle yükümlü bulunduğunu, milletine ve âilesine karşı nasıl bir so­rumluluk taşıdığını idrâk eden nesil yetiştirilirse, o millet süratle gençlik devresine ayak basmış olur. Bu devre milletin geleceğini belgeler: Bir yandan ekonomik ve kültürel yapı sağlamlaştırılırken diğer yandan dinî ve millî hasletlere; güzel ahlâka ve feyizli bir eğitim ve öğretime kapı açık tutulur da ciddi hizmetler verilirse, gençlik devresi sürüp gider. Millet dimdik ayakta durabilme, varlığını koruma ve devam ettirme şansına eriş­miş olur.

Bunun aksine, yabancı kültüre bütün kapılar açık tutulur, kutsal de­ğerler, millî âdetler eğitim dışı bırakılır; neslin zekâsı geliştirildiği kadar ruhsal yapısı geliştirilmez, aklını kullanma yolları öğretildiği kadar vicda­nını kullanma yolları gösterilmez; modern dünyanın ortaya çıkardığı makinalar büyük bir gürültüyle ekonomik yapıyı geliştirirken, insanlar gaye­siz, inançsız, insanlıktan yana sevimsiz yetiştirilirse, önüne geçilemiyecek bir patlamaya ortam hazırlanmış demektir. Bu durumda fertler hem açgözlüdür, hem hırçındır; âile dengesiz ve düzensizdir. Sosyal yapı ise, dağınık ve perişandır. Artık milletin gençlik devresi hızla sona erer ve yaş­lılık devresi belirgin hale gelir; dönüşü mümkün olmayan bir yola giril­miş sayılır. Meğer ki Allah, o milletin bu hızlı yok olma yolunda son nefe­sini verirken, yeni bir nesil vücuda getirmiş olsun.

İşte yukarıdaki âyetle daha çok bu gerçeğe parmak basılıyor ve özel­likle inanan milletler uyarılıyor. Başka milletlere yem olmanın, onların ka­hır ve işkencesi altında yaşamanın ne büyük bir felâket ve ne acı talih­sizlik olduğunu anlayamıyanlar, hür ve bağımsız yaşamanın ne yüce bir nîmet, ne üstün bir bahtiyarlık olduğunu çok zor anlayabilirler.

Bu bakımdan her millet sahip olduğu kuşakları belirtilen ölçü ve an­lamda, yani inançlı ve faziletli yetiştirmek zorundadır. Yoksa ülke düzen­sizlikten, kargaşalıktan, hakların çiğnenmesinden, fertleri birbirini sevmiyen bir toplum olmaktan kendini kurtaramaz.

TARİHÎ YÖNÜ

«Ülkelerinden çıkanları görmedin mi? »

Kurʹân-ı Kerîm, Allah’a inanan milletlerin önüne ibret dolu tarihî bir tabloyu sergilerken millî bütünlüğünü kaybedip ölüm korkusuyla ülkesin­den çıkan milletin kim olduğunu, sayısının ne kadar bulunduğunu açık­lamamıştır. Çünkü Kur’ân’ın taşıdığı İlâhî hikmet, kesin tarihi ve sayıyı be­lirtmek değil, ibret alınacak olayı en duyarlı noktasıyla yansıtmaktır. Ni­tekim âyetin ELEM TERE = Görmedin mi? sorusuyla başlaması, kalb ile görüp düşünmeyi hatırlatmak içindir. Bundan sonraki âyetle Allah yolun­da savaşmanın emredilmesi ve sonra da İsrâiloğullarıʹnın savaş hakkın­daki sakat tutumlarına ve ülkelerinden çıkarılmalarına dokunulması daha çok ölüm korkusuyla ülkelerini terkeden ve bu yüzden perişanlık içinde ölen milletin, İsrâiloğulları olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Bu konuda Tevratʹta da bazı kayıtlar vardır. Bunu özetliyecek olur­sak tarihî bir olayı hatırlatmış oluruz:

Mısır’a Yusuf Peygamber’in gayretiyle yerleşme imkânı bulan İsrâiloğulları , orada çoğalıp iş alanında başarılı olunca Mısırʹın asıl yerlileri kuşkulanmaya başlamışlar ve Firʹavnʹı onların aleyhine kışkırtmışlardı. İsrâiloğullarıʹnın maddeye karşı aşırı tutkusu birçok faziletlerin kaybol­masına, ya da unutulmasına neden olmuştu. Bu yüzden Mısır’da ekono­mik ve sosyal dengeyi bozmuş, millî gelirin önemli bir bölümünü kendile­rinden yana kullanılmasını becermişlerdi. Fir’avn onları imha etmeyi plân­lamış ve ilk önlem olarak yeni doğan çocuklarını yok etmişti. Bununla da sonuca kısa zamanda erişemiyeceğini anlayınca toplu halde imhâyı dü­şünmüş ve bunun için birtakım hazırlıklara girişmişti. İsrâiloğulları ölüm korkusuyla Mısırʹı terketmek zorunda kalmıştı. Tevratʹın Sayılar bölümün­de belirtildiği üzere bunlar 600. 000 kişilik büyük bir topluluk halinde yola çıkmışlar ve Sina çölünde perişan olmuşlardı. Ruhla beden, maddeyle mâ­na, diğer bir deyimle dünya ile âhiret arasındaki dengeyi bozdukları ve yaşlılık devresine girdikleri için çölde kırk yıl dolaştılar, mevcut kuşak yok oldu. Tevratʹın tabiri ile «Fakat size gelince, sizin leşleriniz bu çölde düşe­cek ve çocuklarınız kırk yıl çölde çoban olacaklar ve leşleriniz çölde telef oluncaya kadar sizin sadakatsizliğinizi taşıyacaklar. » (Tevrat, Sayılar: 14/32, 33) Çöl bu millete mezar oldu. İlâhî kanun yerini buldu. Yeni bir kuşak meydana geldi, İs­râiloğulları yeniden dirilme şansına erişti ve va’dedilen topraklara ayak bastılar.

Elbetteki Kur’ân-ı Kerîm’i tefsîr ederken birçok bilgilerin yanında tarih ve tarih felsefesini de iyi bilmek gerekir. Aksi halde israiliyata yer verilerek olay hedefinden saptırılmış olur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetle, Allah’a olan inançlarını yitiren ve maddenin karan­lık çukuruna yuvarlanarak Allah’ın kendilerine lütfetmiş olduğu nice ni­metleri unutup nankörlüğün ezici ve azdırıcı havasına giren İsrâiloğulla­rı’nın uğradıkları vatansızlık ve hürriyetsizlik felâketinden söz edildi. Sün­netullahʹa uymadıkları için İlâhî tokatı hakettiklerine işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetle, Müslüman milletlere seslenilerek, İsrâiloğulları’nın tarih boyunca uğradıkları felâkete uğramamaları için, Allah yolunda sa­vaşmaları, bunun için günün şartlarına göre ölçülü bir stratejiye sahip bulunmaları hatırlatılıyor. Sonra da dayanışma şuuru içinde hareket edil­mesi, Allah yolunda harcanması gereken her şeyin sakınılmadan harcan­ması gerektiğine parmak basılıyor. Özellikle faizsiz, karşılıksız yapılan yardımların, verilen ödünçlerin Allah’a verilmişcesine yüce bir anlam ta­şıdığı açıklanıyor.