Bakara Suresi 216-218. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ قُلْ قِتَالٌ فِيهِ كَبِيرٌ وَصَدٌّ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَكُفْرٌ بِهِ وَالْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَاِخْرَاجُ اَهْلِهِ مِنْهُ اَكْبَرُ عِنْدَ اللّٰهِ وَالْفِتْنَةُ اَكْبَرُ مِنَ الْقَتْلِ وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ اِنِ اسْتَطَاعُوا وَمَنْ يَرْتَدِدْ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَيَمُتْ وَهُوَ كَافِرٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ يَرْجُونَ رَحْمَتَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

218.

Savaş, hoşunuza gitmediği halde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Diyanet İşleri

217.

Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. De ki: "O ayda savaş büyük bir günahtır. Allah'ın yolundan alıkoymak, onu inkar etmek, Mescid-i Haram'ın ziyaretine engel olmak ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük günahtır. Zulüm ve baskı ise adam öldürmekten daha büyüktür. Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler. Sizden kim dininden döner de kafir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.

218.

İman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad edenler; şüphesiz bunlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ

216- Savaş (İnsanî duygularınızın gelişmesinden ve İlâhî rahmeti yansıtan bir ümmet olmanızdan dolayı), hoşlanmadığınız halde, size farz kılındı. Umulur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir; sevip hoşlandığınız bir şey de sizin için şerr olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

217- Sana hürmetli ay (Receb)den, ondaki savaştan soruyorlar, de ki: Hürmetli ayʹda savaş büyük bir günahtır. (Ama) Allah yolundan alı­koymak, onu inkâr etmek ve Mescid-i Harâmʹa girmelerine engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne adam öldürmekten daha büyük (bir suç ve günah)tır. Onlar (Allah ve Peygamberini inkâr edenler, İslâmʹı din olarak kabul etmeyenler) güçle­ri yetse sizi dininizden döndürünceye kadar durmadan savaşırlar. Sizden kim dininden döner de kâfir olduğu halde ölürse, artık böylelerinin amel­leri Dünya’da da, Âhirette de boşa gitmiştir ve işte cehennemlikler ve orada devamlı kalıcılar bunlardır!

218- Şüphesiz ki, imân edenler, Allah yolunda yurdunu terkedip bütün güçleriyle Allah yolunda savaşanlar yok mu, işte onlar Allahʹın rah­metini umarlar. Allah ise çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İNİŞ SEBEBİ

İslâm tarihinde çok önemli yeri olan Bedir savaşından iki ay kadar önce Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Kureyş kabilesinin durumunu araştırıp öğrenmek için birkaç kişiyi bu konuda görevlendirmek istedi. Cahş oğlu Abdullah’ı yedi kişilik bir müfrezeye kumandan ta’yîn ederek yola çıkar­dı. Bu arada iki gün geçtikten sonra açılıp okunmasını ve içinde yazılı bulunana göre hareket edilmesini plânladığı kapalı bir mektubu Abdul­lah’a verdi. Mektup açıldıktan ve içindeki emir anlaşıldıktan sonra hiç kimseyi bu yazılı emrin yerine getirilmesinde zorlamamasını bilhassa ha­tırlattı.

Sekiz kişilik müfreze emredilen yönde iki gün yol alıp ilerledikten sonra Abdullah mektubu açtı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona şu emri ve­riyordu: «Bu yazılı kâğıda baktığın zaman durmadan yürü, Mekke ile Taif arasındaki Batnınahle adlı kesime ulaştığında orada Kureyşʹin du­rumunu gözetler ve elde edeceğin bilgiyi bize ulaştırırsın. »

Cahş oğlu Abdullah bu mektubu okuyunca: «Resûlüllah’ın emrini duydum ve derhal ona uyuyorum» dedi. Sonra durumu arkadaşlarına an­lattı, bu konuda hiç kimseyi zorlayamayacağına dair emir aldığını söyledi ve şunu ilâve etti: «Şehit olmak isteyen benimle gelsin. Dönmek isteye­nin yolu açıktır. Ben herhalde Resûlüllâh (A. S. )ın emrini yerine getirme­ye çalışacağım», diyerek hareket etti. Onun çok ciddi olduğunu gören arkadaşlarından hiç biri geriye kalmadı. Necran’a vardıklarında Sa’d bin Ebî Vakkas ile Utbe bin Gazvan’ın peşpeşe develeri kayboldu. Onlar de­velerini ararken Abdullah diğer arkadaşlarıyla birlikte Nahle denilen yere vardılar. Bu sırada Kureyş’ten birkaç kişi ticaret kervanıyla oradan geçi­yordu. Tarih ise, cemaziyülâhırʹin son günü idi. Haram aylarından biri sa­yılan Recep girmeden çarpışmaya karar verdiler. Kervanı idare edenler­den Amr bin Hadremi’yi bir okla öldürdüler, Osman bin Abdullah ile Ha­kem bin Keysan’ı esir ettiler. Nevfel bin Abdullah adındaki şahıs ise ka­çıp kurtulabildi. Abdullah bin Cahş (R. A. ) elde ettiği ganimet malından beşte birini Allah ve Peygamberi için ayırdıktan sonra esirlerle birlikte Medine’ye döndü. Resûlüllâh meydana gelen olayı öğrenince çok üzüldü ve getirilen ganimet malını almadı. Abdullah bin Cahş ve arkadaşları, Re­sûlüllah’ın üzüldüğünü görünce perişan oldular ve «artık biz mahvolduk! » diyerek ne yapacaklarını âdeta şaşırdılar. Müşrikler bu olayı fırsat sayıp Müslümanların Haram aylarından biri olan Recep’te kan döktüklerini ve bu olayın Peygamber’in emriyle meydana geldiğini etrafa yaymaya, İs­lâmiyet aleyhine propagandaya başladılar. Resûlüllâh gelen müfrezeye «Ben size savaşın diye emir vermedim, neden bu yola girdiniz?! » derken, Müslümanlar da onları yer yer kınadılar ve «Emredilmediğiniz halde sa­vaştınız, kan döktünüz» diyerek üzüntülerini belirttiler. Müşriklerin iddia­sı bu olayın Recep ayında meydana geldiği merkezinde idi.

Verilen emre milimetre şaşmadan uymanın gereği bir kez daha bu olayla anlaşılmış oluyor. Gözetleme işini bırakıp savaşa kapı açmaları pek uygun bir davranış sayılmadı. Yarar yerine zarar getirdi. Cenâb-ı Hak iyi niyetle yapılan ve kan dökülmesine sebep olan bu davranışın, müş­riklerin daha önce Müslümanlara yaptıkları kötülükler karşısında çok ha­fif kaldığını açıklar anlamda yukarıdaki âyeti indirdi. (Fazla bilgi için bak: Kurtubî, İbn Cerîr, İbn Kesîr, Lübabutte’vîl ve Fethulkadîr tefsirlerine)

YORUMLAR-RİVÂYETLER

a) Haram aylarından biri olan Receb ayında savaşmak o zaman için haram sayılıyordu. İslâm, ilk yıllarında Arapların bu âdetini bir bakıma yararlı gördüğü için kaldırmamıştı. Bu nedenle Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz getirilen ganimeti almadı.

b) Haksız yere bir adam, hem de Haram ayında öldürüldüğü için el­de edilen ganimete Peygamber (A. S. ) Efendimiz el sürmedi, getirilen ma­lın tamamını kan pahası olarak öldürülenin kabilesine gönderdi.

c) Emir almadan böyle bir olaya sebep oldukları için müfrezenin kı­nanması gerekiyordu. Nitekim hem Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, hem de Ashabın ileri gelenleri onları hayli kınadılar. Böylece meydana gelen olay bütün Müslümanları üzdü. Müfreze ise yanlış harekette bulunduğunun farkına vararak bu kez kendi kendilerini kınadılar.

d) Haram aylarında savaşmanın yasak hükmü, Tevbe suresinin 36. âyetiyle kaldırıldı. Böylece Arap Yarımadasında iyi bir âdet sayılan ve ar­tık geçerliliğini kaybeden bir yasağın İslâmın parlak güneşi ve insanlık­tan yana getirdiği geniş İlâhî rahmet karşısında ne gibi değeri olabilirdi?

e) Sekiz kişilik müfreze olayının meydana geldiği günü Recep değil Cemaziyülâhırʹin son günü sanmışlardı. Bu nedenle müşriklerle savaşmak­ta bir sakınca görmemişlerdi. Yoksa henüz hükmü kaldırılmıyan bir âde­te karşı çıkmaları düşünülemezdi. Ama ne var ki Medine’ye geldiklerinde Resûlüllahʹın «Ben size Haram ayında savaş İle emretmedim!. » buyurma­sı üzerine, olayın Recep ayında meydana geldiğini anlamış ve fazlasıyla üzülmüşlerdi.

f) Ortada kötü niyet yoktu. Olan olmuştu, dönüşü mümkün olmayan bir yola girilmişti. Müşrikler bunu fazlasıyla Müslümanlar aleyhine işle­miş ve böylece birçok kabilelerin Müslüman olmasını önlemeye çalışmış­lardı. Allah bundan daha çok büyük bir günah sayılan müşriklerin Müs­lümanlara karşı davranışlarını hatırlatarak bu âyeti indirdi:

«Sana hürmetli aydan, ondaki savaştan soruyorlar, de ki: Hürmetli ay’da savaş büyük bir günahtır. (Ama) Allah yolundan alıkoymak, onu in­kâr etmek ve Mescid-i Harâmʹa girmelerine engel olmak, halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır. Fitne adam öldürmek­ten daha büyüktür.. »

VERİLEN EMRİN DIŞINA ÇIKMAMAK

İdrâk ettiğimiz gerçekler sağlam bir nizamın görünümüdür. Meyda­na gelen olaylar belli bir kanunun sebepler zincirini sergilemesinin sonu­cudur. Sebepleri yanlış değerlendirmek, insan idrâkinin ürünüdür. Bu ba­kımdan elde edilen sebepleri önce akıl ve din ölçülerinde değerlendirmek, gerçeğe erişmeyi kolaylaştırır. Hele Allah’tan alıp öyle konuşan ve hare­ket eden bir Peygamber işe kumanda eder, emir ve tavsiyelerde bulunur­sa, buna çok dikkat etmek, her kelimesi ve cümlesi üzerinde titizlikle dur­mak gerekir. Yanlış bir yorum, yanlış sonuçlara götürür. Cahş oğlu Ab­dullah’a verilen yazılı emir, yazılı değil de şifahi olsaydı, biraz su götü­rürdü. Ama ileriyi gören Rahmet Peygamberi Hazreti Muhammed (A. S. ) yanlış anlaşılmasın veya hafızada değişikliğe uğramasın diye emri yazı­lı duruma sokmuş, öylece vermişti. Burada iki önemli nokta var:

1. Önemli bir emrin ya da şifrenin önceden duyulmaması için, kapa­lı bir zarfa konulup iki gün sonra okunması buyuruluyor.

2. Hatalı bir yola girilmesin, yanlış bir yoruma neden olmasın diye emir yazılı olarak veriliyor.

Buna rağmen Cahş oğlu Abdullah gözetleme işinden fazla, kervanı durduruyor ve bir adamın kanına girerek ganimeti elde ediyor. Kendi an­layışına göre iyi bir iş yapmış bulunuyordu. Ama işin aslı ve hikmeti bu yönde değildi. Bu bakımdan kınandı ve getirdiği ganimet olduğu gibi kan pahası olarak ilgili kabileye gönderildi. İslâmʹın asıl gaye ve hedefinin kervan soymak, adam öldürmek olmadığını hem Ashab-ı kirâma, hem de bütün kabilelere anlatmak ve duyurmak gerekiyordu. İşte Peygamber (A. S. ) Efendimiz de onu yaptı..

Uhud Savaşında verilen emre uyulmadığı için savaşın kaderi değişti ve küçük bir itaatsizlik İslâma pek pahalıya mal oldu.

O halde ilk bakışta aleyhte bir durum da meydana getirse, yine veri­len emre aynen uymak gerekir.

İSLÂM’IN İNSAN KANINA GÖSTERDİĞİ SAYGI ve SUNDUĞU DEĞER

İslâm, insan aklını ve bilincini, algılama ve belleğini sadece görüle­bilen ve bilinebilen eşya ile yüzyüze bırakmaz, onu bu dar çerçeveden kurtarıp fizik ötesine doğru yöneltir. Çemberi yavaş yavaş genişleterek sonsuzluğa doğru götürür. İlmin ve ilim adamının belli bir sınırda kaldığı­na dikkati çeker, bu sınırın ötesinden haber veren Peygamberlere ve Ki­taplara dikkat etmesini telkîn eder.

Bu bakımdan bir yerde ortam ve onunla bütünleşen akıl ve idrâk kan dökmeyi uygun görür; Peygamber ve Onun getirdiği Kitap bunu, uygun görmez. Çünkü birinin erişebildiği sınır ve sonuç, diğerine oranla çok ge­rilerde kalır. Peygamber onun çok ilerisini, hikmet ve esrarını görerek ve bilerek konuşur. «Allahım! eşyanın hakikatini bana öğret.. » diye duâda bulunması, bu hususu insanlara hatırlatmak içindir. O halde biri eşyanın hakikatini, sebeplerin hangi hikmet ve esrar halkasıyla bağlantılı bulun­duğunu görmeden, bilmeden konuşuyor, ya da emir veriyor; diğeri bun­ları görerek, bilerek konuşuyor, emir ve tavsiyelerde bulunuyor.

Bu bakımdan Cahş oğlu Abdullah ile arkadaşları, Kureyş kervanıyla karşılaşınca, kendi akıl ve idrâklerine göre bir yargıya vardılar; işin öte­sini, esrar ve hikmetini, diğer bir tabirle eşyanın hakikatini görmeden, bil­meden hareket ettiler. Sonuç hiç iyi olmadı. Allah ve Peygamberinin sev­mediği bir olay meydana geldi. İnsan kanı döküldü. Peygamber (A. S. ) meydana gelen sebeplerin hangi hikmet halkasına bağlı bulunduğunu ve hakikatin ne olduğunu bilip gördüğü için görünürde bir zafer sayılan bu olayı kınadı ve ganimeti kabul etmedi.

Öldürülen şahıs, İslâm düşmanlarının azılılarından olmasına rağmen Peygamber (A. S. ) bu davranışı İslâmʹın cihan dini olma hikmetine aykırı bulmuştu. Amaç insan öldürmek değil, doğru yolu göstermek, hakikatı öğ­retmektedir. Silah son çaredir. Burada ilk çare olarak kullanıldığı için Pey­gamberin (A. S. ) tatlı bakışlarında, güler yüzünde bir değişiklik meydana gelmiş, üzüldüğü her halinden belli olmuştu.

İslâm’ın tertemiz rahmet havasına giren mü’minlerin savaştan hoşlan­madıkları belirtiliyor. Zira imân, insanda merhamet ve şefkat duygusunu geliştirir. Ayetʹte mü’minlerin bu duygusuna işâret ediliyor. Ne var ki bu duygu karşı tarafın gönlünde ve dimağında gelişmediği sürece savaşla­rın ardı arkası kesilmez. Bunun için İslâm, savaşı bir bakıma, hastaya su­nulan ve fakat içinde şifâ taşıyan çok acı bir ilâca benzetir. Hasta hoş­lanmadığı halde şifâ bulmak için onu kullanır.

FİTNE ADAM ÖLDÜRMEKTEN DAHA AĞIR BİR SUÇ VE DAHA BÜYÜK BİR GÜNAHTIR

a) Allah yolunda yürümek isteyenlere karşı engeller koymak,

b) Allahʹı inkâr edip inanmışlara saldırmak, onları üzmeye çalışmak,

c) İbâdet yerlerine gidilmesini, Allah’a secde edilmesini önlemek, o yerlerdeki halkı sınır dışı etmek.

Kur’ân yukarıdaki âyetle bu üç maddeyi, iniş sebebine göre önce Mekke ve oraya ibâdet için gitmek isteyen müʹminler ve onlara engel ol­maya çalışan müşrikler hakkında noktalıyor. Sonra da bu ölçü ve anlam­da davranan ve aynı engellerle karşılaşacak olan bütün inanmışlar hak­kında hükmü genelleştiriyor.

Allah’a inanılan bir ülkede inanmışlara karşı bu anlam ve ölçüde bir politika uygulamanın ağır bir suç, büyük bir günah olduğu, savaşı başla­tıp adam öldürmekten daha beter bir sonuç doğuracağı hatırlatılıyor. Çünkü:

1- Bir millet daha çok güzel âdetleriyle, sağlam inançlarıyla ve Al­lah’a olan kulluğun güzel anlamıyla varlığını sürdürür ve bütünlüğünü ko­ruyabilir. Dinî inançlara saygı gösterilmiyen, millî geleneklerin yıkılması­na göz yumulan ve ibâdet yerlerine karşı iyi niyet beslenmiyen bir ülke­de maddecilik ön plâna alınmış olur. Madde amaç ve hedef olunca orta­daki ahlâk, fazîlet çiğnenir. Çok geçmeden fakirle zengin arasında derin uçurumlar meydana gelir ve sınıf kavgasına kapı açılır. Bu da önüne ge­çilmesi güç, fitne ve kargaşalık doğurur.

2- Sevgi, saygı, yardımlaşma, dayanışma, insanlıktan yana hizmet ve insan hakları gibi yüce duygu ve değerler daha çok dindarlık havası içinde gelişir. Âhiret kavramı silinip sorumluluk duygusu kalblerde yer bulamayınca vicdanlar silik, gönüller katı, istekler sınırsız, haklar anlam­sız kalır.

3- Böyle bir ortamda «Gemisini yürüten kaptandır. » düşüncesi yaygınlaşır; herkes geleceğini maddî yönden güvenceye almaya yönelir. Üstü örtülü bir soygunculuk, haklara el uzatmak, kısa yoldan zengin ol­mak mücadelesi gemi azıya alır.

Bunun için Kur’ân’ın konumuzu oluşturan âyetiyle, Allah’a ibâdeti engellemenin ve fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha beter olduğu açıklanıyor.

FIKHI YÖNÜ

Murted (dinden dönen) hakkında müctehit imamlar ve diğer ilim adamları farklı görüşler ve ictihadlar ortaya koymuşlardır: Bu konuda ge­niş bilgi için fıkıh kitaplarında Murted Ahkâmına başvurulması tavsiye olunur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle önce «Haram ayı»nda savasın büyük bir günah olduğundan; ama inanmışları Allah yolundan alıkoymanın, onlara haksız ve caydırıcı bir politika uygulamanın ve böylece cemaat arasında, millî ya­pıda fitne ve kargaşalık çıkarmanın daha büyük bir günah olarak İlâhî hükümde yer aldığından söz edildi.

Aşağıdaki âyetlerle inanmışların sinsi ve caydırıcı bir politikanın kur­banı olmamaları için üç şeye daha çok dikkatli olmalarının gereğine; in­kârcılardan esen ve insan ruhunu öldüren, beşer vicdanını silik hale ge­tiren ve hiçbir zaman İslâmiyetle uyum sağlayamıyan bir kültüre işaret ediliyor. Birlik ve beraberlik ruhu ve anlayışı içinde böylesine zehirleyici ve beyin yıkayıcı bir fırtınadan kurtulabilmek için Kur’ân’ın diğer tavsiyele­rine uymakla beraber daha çok insanı küfre ve ahlâksızlığa doğru çeken içkiden sakınılması, ihtiyaç fazlası malın -sosyal adâleti gerçekleştirmek, zayıf unsurları güçlendirmek, inanmışları bütünleştirip İslâmʹın hayat dü­zeni içinde kuvvetli ve örnek bir millet yapmak için- lüzumlu görülen yerlere verilmesi; fitnecilere, inkârcılara ve tek kelimeyle İslâm’ın karşı­sında olan inkârcılara yem olmaması, toplumu ve onun birliğini tehdid eden anarşizme ve komünizme alet edilmemesi için kimsesiz ve sahipsiz çocukların sokaklardan kurtarılması, dinî ve millî kültürle beslenip yarar­lı birer insan durumuna getirilmesi emrediliyor.