Tevbe Suresi 17-22. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَا كَانَ لِلْمُشْرِكِينَ اَنْ يَعْمُرُوا مَسَاجِدَ اللّٰهِ شَاهِدِينَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ اُو۬لٰٓئِكَ حَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ وَفِي النَّارِ هُمْ خَالِدُونَ اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَلَمْ يَخْشَ اِلَّا اللّٰهَ فَعَسٰٓى اُو۬لٰٓئِكَ اَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ اَجَعَلْتُمْ سِقَايَةَ الْحَاجِّ وَعِمَارَةَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ كَمَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَجَاهَدَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ لَا يَسْتَوُ۫نَ عِنْدَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ اَعْظَمُ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ يُبَشِّرُهُمْ رَبُّهُمْ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَرِضْوَانٍ وَجَنَّاتٍ لَهُمْ فِيهَا نَعِيمٌ مُقِيمٌ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ اَجْرٌ عَظِيمٌ

21.

Allah'a ortak koşanların, inkarlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah'ın mescitlerini imar etmeleri düşünülemez. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedi kalacaklardır.

Diyanet İşleri

18.

Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.

19.

Siz hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram'ın bakım ve onarımını, Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah katında eşit olmazlar. Allah, zalim topluluğu doğru yola erdirmez.

20.

İman edip hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin mertebeleri, Allah katında daha üstündür. İşte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir.

21.

Rableri onlara, kendi katından bir rahmet, bir hoşnutluk ve kendilerine içinde tükenmez nimetler bulunan cennetler müjdelemektedir.

22.

Onlar orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz, Allah katında büyük bir mükafat vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

17- Allahʹa ortak koşan putperestler, kendi âleyhlerine küfür ile şe­hadette bulunup dururlarken Allahʹın mescidlerini imar etmeleri uygun ve yakışır değildir. İşte bunların (iyilik adına) yaptıkları boşa gitmiştir ve ateş­te onlar temelli kalıcılardır.

18- Allahʹın mescidlerini ancak, Allahʹa ve âhiret gününe inanan, na­mazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allahʹtan başka kimseden korkma­yanlar imâr ederler. İşte bunların doğru yolda olup başarıya erişmeleri umulur.

19- Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haramʹı bayındır hale ge­tirmeyi, Allahʹa ve âhiret gününe imân edip Allah yolunda cihât edenin (imân ve ameli) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah yanında eşdeğerde değil­dirler. Hem Allah, zâlim bir topluluğu doğru yola eriştirmez.

20- Onlar ki imân edip (yurtlarını bırakarak Allah yolunda) hicret et­tiler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar; derece bakımından Allah yanında çok daha büyüktürler ve işte kurtuluşa erenler bunlardır.

21- Rableri, onları kendinden bir rahmet, rıdvân (= ebedî hoşnutluk) ve kendilerini, içinde sonsuz ve devamlı nîmet bulunan Cennetlerle müjde­ler.

22- Onlar orada devamlı kalıcılardır. Şüphesiz ki en büyük mükâfat Allah katindadır.

İNİŞ SEBEBİ

Bedir savaşı Müslümanların zaferiyle sonuçlandığında, elde edilen esirler arasında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin amcası Abbas da bulunu­yordu. Ashab-ı kiramdan biri onları Allah’a ortak koşmakla kınadı. Hz. Ali (R. A. ) de amcasını ayıpladı; hısımlık bağlarını bile hiçe sayıp Peygambere (A. S. ) karşı çıkıp savaştığını ağır bir dille eleştirdi. Bunun üzerine Hz. Ab­bas onlara, «siz durmadan bizim kusurlarımızı sayıp döktünüz, ama iyilik­lerimizi hiç anmıyorsunuz! » deyince, ashabdan biri sordu:

- Sizin iyilikleriniz de var mıdır? O da:

- Elbette, biz sizden daha üstün hizmetler veriyoruz; her şeyden ön­ce Kâbe’yi onarıyor, ona örtü örtüyor, gelen hacılara sâkilik yapıyor, esir­leri de serbest bırakıyoruz, diye karşılık verdi. O sebeple yukarıdaki âyet­ler indi. (Lübabu’t-te’vîl-İbn Cerîr - İbn Kesîr)

İLGİLİ HADÎSLER

«Kim sabah ve akşam mescide (cami) giderse, Allah onun için her sa­bah ve her akşam karşılığında Cennetʹte bir konak hazırlar. » (Buharî/ezan: 37- Müslim/ mesâcid: 24, 25- Ahmed: 2/509)

«Adamın camiye gitmeyi itiyat ettiğini gördüğünüz zaman, onun mü’min olduğuna şehadette bulunun. Çünkü Allah buyuruyor ki: Allah’ın mes­citlerini ancak Allahʹa, âhiret gününe imân edenler bayındır hale geti­rir. » (Tirmizî/hadîsün hasenün.)

«Kim Allah’ın hoşnutluğunu dileyerek bir mescit (cami) yaparsa, Al­lah da onun için Cennet’te bir ev yapar. » (Buharî/salât: 65, menakıb: 45- Müslim/mesacid: 24, 25, zühd: 44- Ah­med: 1/20, 53, 61)

«Mescitleri imar edenler, ancak Allah ehli olanlardır (O’nun dostlu­ğunu kazanıp iltifatına mazhar olanlardır). » (Hafız Bezzar/kendi Müsned’inde)

PUTPERESTLİKLE MESCİT BAĞDAŞAMAZ

Küfürle imân nasıl birarada bulunmaz ve birbiriyle bağdaşmazsa, put­perestlik ile mescit, şirk ile cami de birbirleriyle bağdaşamazlar. Çünkü biri diğerinin karşıtıdır. Aydınlıkla karanlık ne ise, bunların durumu da öyle.

Başta Mescid-i Haram olmak üzere bütün mescitler Tevhit inancının amelî ürünleriyle biçimlenip Hak’a teslimiyet doğrultusunda maddî ve mâ­nevî alanlarda imar edilirler. Münhasıran ibâdet, zikir, duâ, ilim ve irfan merkezleri olarak her türlü küfür, nîfak, şikak, gayr-i ahlâkî şeylerden, dünyevî maksatlardan temiz tutulurlar. O bakımdan müʹminler cami ve mes­citleri maddî yönden imar etmekle sorumlu oldukları gibi, ibâdet ve taâtleriyle de oraları imâr etmekle emrolunmuşlardır. Müşriklerin, putperestle­rin, Hak’a inanmayanların cami ve mescitleri imar etmeleri, oranın amaç ve kutsallığına ters düşer. O bakımdan İslâmî anlamdaki mâbedleri ancak Allahʹa ve âhiret gününe imân edenler imar edebilirler, cümlesi konulmuş­tur.

MESCİTLERİ İMAR EDENLERİN VASIFLARI

«Allahʹın mescitlerini ancak, Allahʹa ve âhi­ret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allahʹtan başka kimseden korkmayanlar imâr eder. İşte bunların doğru yolda olup başa­rıya erişmeleri umulur. »

İlgili âyetle camileri imar edenlerin vasıfları belirtilerek bu konuda en sağlam kıstas veriliyor:

1- Allahʹa ve âhiret gününe imân.

Çünkü cami İlâhî rahmete açılan bir kapı, İlâhî feyiz ve gufranın bol indiği merkez ve dünya ile âhiret arasında mânevî bir köprüdür. İman bu köprünün ana direğidir.

2- Namazı dosdoğru kılmak.

Zira camiden amaç, namazdır; namazdan amaç Hakʹa yakın olmak ve ruhla beden arasında denge ve düzen sağlamaktır.

3- Zekât vermek.

Çünkü zekât, cemaatleşmenin, sosyal yapıyı sağlamlaştırmanın, top­lum bünyesinde denge kurmanın temel taşlarından biridir. Camilerde olu­şan cemaati geliştirip daha iyi kaynaşmalarını sağlamanın en uygun mer­kezleri, yine camilerdir. O bakımdan camilerimiz birer eğitim merkezleri­dirler de.. Aynı zamanda camiler, Peygamber (A. S. ) Efendimizin sünnet tezgâhında şekillenmenin en verimli yerleridir. Zekâtın bu kaynaşma ve bütünleşme üzerinde tesiri büyüktür.

4- Ancak Allah’a karşı üstün saygı duyup Oʹndan korkmak, başka­sından bu ölçü ve anlamda korkmamak. Nitekim İslâmʹın ilk yıllarında mü minlerden, geniş çevre ve yardımcıları olmayanlar evlerinde gizli namaz kılmayı tercîh ederlerken Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) evinin bir odasını mescit yapma cesaretini ortaya koymuştu.

Şüphesiz ki, müslüman bir ülke için okulun önemi ne ise, caminin de önemi odur. Biri zekâ ve yeteneği geliştirip açar, diğeri ruh ve vicdanı tazeleyip geliştirir. Diğer bir deyimle, biri kafayı, diğeri kalbi aydınlatır. Bu iki aydınlık insanı olgunlaştırır. Onun için Müslüman hem kendi okulunu, hem mâbedini yapan bir imân ve irfana sahiptir.

KÂBE’DEN AMAÇ NEDİR?

«Siz hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haramʹı bayındır hale ge­tirmeyi, Allahʹa ve Âhiret gününe imân edip Allah yolunda cihat edenin (imân ve ameli) gibi mi tuttunuz? Bunlar Allah yanında eşdeğerde değil­dirler.. »

Şüphesiz ki Kâbe, Tevhîdʹin odağı, namazda Allah’a yönelmenin kıb­lesi, İslâm birliğinin anahtarı, din kardeşliğinin en sağlam bağıdır. Aynı zamanda insanlara güven ve huzurun kaynağı, birleşip anlaşmanın en önemli merkezidir. O halde bu kutsal mâbede, ancak onun hikmet ve amacını idrâk eden mü’minler hizmet ederler. Bu bakımdan İslâmiyet Mek­ke’yi fethedince, Kâbeʹyi hem putlardan temizlemiş, hem müşriklerin hiz­metine imkân vermemiş, hem de müşriklerin ona yaklaşmasını yasakla­mıştır. Bunun birçok sebep ve hikmetleri vardır; onlardan biri de, müşrik­lerin, inkârcıların ve tek kelimeyle gayr-i müslimlerin bütün hayırlarının, iyi ve yararlı amellerinin boş ve anlamsız olmasıdır; yani âhiret pazarında hiç­bir değer taşımazlar. Onların karşılığı tamamiyle dünyada aranmış ve is­tenmiştir. O bakımdan Mekke ileri gelenlerinin Kâbeʹye örtü örtme, gelen hacıları ağırlama, onlara sâkîlik yapma gibi amellerinin. Allah katında hiç­bir değeri olmadığı açıklanmakta, temelinde imân bulunmayan hiçbir ame­lin âhirette mükâfat olarak karşılık görmeyeceği bildirilmektedir. Buna kar­şılık Allah’a ve Âhiret gününe imân, namaz kılmak, zekât vermek ve Allah yolunda savaşmak övülmekte, müşriklerin Kâbe’ye hizmetlerinin bu imân ve amel karşısında hiçbir kıymet ifade etmediği açıklanmaktadır. Çünkü müşriklerin ameli nefse ve dünyaya yönelik, mü’minlerin imân ve ameli İse, Allah’a ve O’nun rızasına yöneliktir.

Bunca idraksizlik içinde hem kendilerine, hem çevrelerine zulmeden, bu da yetmiyormuş gibi, kirli bedenleriyle, çıplak vücutlarıyla, ıslık çalma­ları ve el çırpmalarıyla kutsal Kâbe’yi telvîs eden bir topluluğu elbette ki Al­lah doğru yola eriştirmez. Yaptıkları birtakım görenek doğrultusundaki hiz­metleri ise, biraz şeref, biraz şöhret, biraz da bencilliğe dayalı arzudan kay­naklanmaktaydı. O bakımdan Allah yanında hiçbir kıymet ifade etmiyor, uhrevî bir ecirle karşılık va’dedilmiyordu. Allah’ın son dinine dönmedikleri, Kâbe’yi asıl gayesine uygun kutsal tanımadıkları sürece bu değersizlikleri hep öyle sürüp gidecek ve sonunda bütün amellerinin heba, boş ve anlam­sız olduğunu anlayacaklar.

ALLAH İÇİN HİCRET EDENLER

«Onlar ki imân edip (yurtlarını bırakarak Allah yolunda) hicret ettiler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar, derece ba­kımından Allah yanında çok daha büyüktürler ve işte kurtuluşa erenler bunlardır. »

Mekkeʹden Medineʹye hicret edenler yalnız belli bir iklimden yine bel­li bir iklime göç etmiş sayılmamalıdırlar. Aslında bu hicret, küfürden imâna, cehâletten ilme, puttan Hak’a, nefis ikliminden ruh iklimine, maddeden manaya, süflî bir ortamdan ulvî bir düzeye göç etmenin gereğini anlatma babından misallerin en yüksek ifadesidir.

Hareket noktası İslâm, itici kuvveti imân, göç ciheti Allah ve Peygam­beri, hizmet ölçü ve amacı, Allah rızası; hedefi insanlığın saadeti olarak yüce hikmetleri beraberinde taşıyordu. O bakımdan mükâfatı da yüceliği­ne, külfetine oranla alabildiğine büyük olmuştur.

Bu düzeye gelmesini bilen, o yüksek derecelere lâyık görülenler için dünyada rahmet, gufran ve şükranla anılma, âhirette ise, İlâhî hoşnutluk ve Cennet-i Aʹlâ va’dedilmiştir.

Kurʹân-ı Kerîm’de bu bahtiyarlara verilecek mükâfat beş madde halin­de özetlenmiştir ki, her biri onların dünyadaki fazîlet mücadelesine denk gelmektedir:

1- Rahmetle müjdelendiler.

Âhiret’te herkesin muhtaç bulunduğu tek şey, İlâhî rahmettir. Ancak o rahmeti insan daha çok şu dünyada elde edip beraberinde götürür.

2- Allah onlardan ebediyen hoşnut olacaktır. Bu, Cennetʹten daha üstün bir mükâfattır ki, kalbi Allah sevgisiyle dolup taşanlar idrâk edebi­lirler.

3- İçinde ebediyen kalacakları nîmet dolu Cennetlere lâyık görül­müşlerdir.

4- Cennetʹe, bir daha çıkarılmamak üzere girecekler ve ebediyen orada mutlak saadet içinde yaşayacaklardır.

5- Ve Allah yanında daha büyük mükâfatlar hazırlanmıştır; öyle ki gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, gönüllerin tasavvur edemediği nesneler onları beklemektedir.

Canlılara ve özellikle insanlara merhametli davranmak, Allah’ın ne kadar merhametli olduğunu düşünerek merhameti kin ve öfkenin önünde bulundurmak şüphe yok ki, âhirette geniş bir rahmete dönüşecektir. Bi­rinci mükâfat bunun karşılığıdır.

Peygamberi memnun etmek, düşmana karşı bile insaflı davranmak, intikam imkânları doğduğu halde hislerden sıyrılıp imân rehberliğinde yü­rüyerek gerçek müslümanın ne olduğunu göstermek, Allah’ın hoşnutluğu­na neden olur. Ashab-ı Kirâm, en azgın düşmanları olan Mekkeliʹleri ku­şatıp kahretme imkânına kavuştukları halde, hislerinin değil, imânlarının sesini duyarak onları bağışladılar. İkinci mükâfat bunun karşılığıdır.

Allah ve din uğrunda her türlü eza ve cefaya katlanıp günü gelince yine bu uğurda öz yurtlarını terkederek göç ettiler. Allah ve Peygamber sevgi ve hoşnutluğunu her şeylerinin üstünde tuttular. İşte üçüncü mükâ­fat bu amellerinin karşılığıdır.

Medine’ye yerleştikten sonra güçlendiler, birkaç yıl önce ölüm tehdi­diyle çıkarıldıkları yurtlarına şan ve şerefle dönüp, fethettiler; Mekke’yi bütünüyle İslâm hükümranlığı altına aldılar, buna rağmen kendilerini ba­rındıran Medineʹyi terketmediler, ahde vefanın en güzel örneğini ortaya koydular. Dördüncü ve beşinci mükâfatlar onların bu güzel düşünce ve davranışlarının karşılığıdır.

Sonuç olarak belirtelim ki: İyi ve yararlı amellerde imânın yeri ve an­lamı, yemekteki tuz, bedendeki ruh, baştaki beyin gibidir. O nedenle kâfir­lerin amelleri ister kutsal Kâbeʹye örtü örtmek olsun, isterse hacılara su vermek, onları ağırlamak olsun, boş ve anlamsızdır. Zira içinde iman ma­yası, Hakʹın rızası, İslâm’ın havası mevcut değildir. O bakımdan da Allah yanında bir ecre ve mükâfata lâyık görülmemiştir.

Cami ve mescitleri imar etmek iki türlüdür:

Birincisi, onarılacak yerlerini onarmak, ibâdete elverişli duruma ge­tirmektir. İkincisi, namaz, duâ, niyaz, zikir ve tesbîhle süsleyip mânevî yön­den bayındır hale sokmaktır. Bu iki ayrı imara ancak gerçek müʹminler ehildirler ve aynı zamanda görevlidirler.

Müşriklerin camilere yardımı:

Müşriklerin ne fiilen imarı, ne nakdî yardımı, ne de bunun için vasiye­ti kabul edilir. el-Vâhıdîʹnin de açıkladığı gibi, âyetin açık delâletinden, on­ların mescitleri imar etmelerine cevâz verilmiyeceği gibi, bu konuda yapa­cakları vasiyetleri de yerine getirilmez, getirmek isteyenler olursa kabul edilmez. (Fazla bilgi için bak: Mefatihü’l-gayb: 4/601)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle kutsal Kâbe’yi ancak Allahʹa ve Âhiret gününe imân eden mü’minlerin imar edeceği, cami ve mescitlerin de aynı hükmün kapsamına girdiği açıklandı. Temelinde imân ve ıhlâs bulunmayan amelle­rin Allah yanında hiçbir değer taşımayacağı hatırlatıldı. Sonra da imân edip Allah yolunda hicret edenlerin, Allah sözü daha yüce olsun diye sa­vaşanların mükâfatlarının çok büyük olduğu ve asıl kurtuluşa erişenlerin de onlar bulunduğu açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle müʹminler için Allah ve Peygamberinden daha üs­tün dost ve yakın bulunmayacağına, hısımlık bağlarının sadece dünyada geçerli olduğuna işâretle küfür üzerinde bulunan hiçbir akrabanın dost ve yoldaş edinilemiyeceği belirtiliyor. Aksine hareket edenlerin hem kendile­rine, hem Allah’ın dinine haksızlık etmiş olacaklarına atıfta bulunularak imân nîmetine erişenlerin bu hususta da çok dikkatli ve duyarlı bulun­maları isteniliyor. Dünya nîmetlerinden hiç bir şeyin Allahʹa ve Peygam­berine imândan, Allah yolunda savaştan daha sevimli tutulamıyacağı bir uyarı mahiyetinde hatırlatılıyor.