Casiye Suresi 16-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِ فَمَا اخْتَلَفُوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ اِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرِيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَاِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ هٰذَا بَصَائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

20.

Andolsun biz, İsrailoğullarına kitap, hükümranlık ve peygamberlik verdik. Onları güzel ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdık ve onları (dönemlerinde) alemlere üstün kıldık.

Diyanet İşleri

17.

Onlara din işi konusunda açık deliller verdik. Ama onlar ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü, aralarında hüküm verecektir.

18.

Sonra da seni din işi konusunda açık bir yola koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.

19.

Çünkü onlar, Allah'a karşı sana asla bir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.

20.

Bu Kur'an, insanlar için kalp gözleri (konumundaki bir nur), kesin olarak inanan bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

16- And olsun ki, İsrâil oğullarıʹna kitap, hüküm ve peygamberlik ver­dik; onları iyi-temiz şeylerle rızıklandırdık ve onları (o çağda yaşayan mev­cut) milletlerden üstün kıldık.

17- Onlara (din ve dünya) işinde açık belgeler; deliller verdik. Ken­dilerine ancak ilim (son Kitap ve son Peygamber) geldikten sonra araların­daki haklara tecâvüz ve ihtirastan dolayı görüş ayrılığına düştüler. Şüphe­siz ki, Rabbin, görüş ayrılığına düştükleri hususlar hakkında Kıyâmet gü­nü aralarında hükmedecektir.

18- Sonra da (din ve dünya) işlerinde seni ayrı bir şeriât üzere gö­revlendirdik. Artık sen o şeriâta uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma!.

19- Çünkü onlar elbette Allahʹa karşı seni koruyup (gelecek azâp­tan) kurtaramazlar. Şüphesiz ki zâlimler birbirinin dostu ve sâhibidirler. Allah ise korkup (inkâr ve azgınlıktan, şer ve fesâttan) sakınanların dostu ve sâhibidir.

20- Bu kitap, insanlar için gönül gözleri; kesinlikle inanan bir mil­let için doğru yolu gösteren bir rehber ve bir rahmettir.

YAHUDİLERİN İNAT VE İHTİRASI

«And olsun ki, İsrâil oğulla­rı’na kitap, hüküm ve peygamberlik verdik.. »

Kur’ân, duyguya, düşünceye, akla ve irfana seslenip uyarıcı ve yön­lendirici malzeme vermekle beraber, inkârcı maddecilerin, muhteris kitap ehlinin çoğu hislerine ve ön yargılarına mağlup olup küfürde ve haksız­lıkta inatla ısrar etmişlerdir ve hâlen de ısrar etmektedirler. Kitap Ehli olan Yahudilerin çoğu Tevrat’ın haber vermesine rağmen, son peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) risâlet göreviyle sahneye çıkınca, ihtiraslarına yenik dü­şüp bu açık belge ve bilgi üzerinde ayrılığa düştüler ve Tevrat’daki belge­leri yanlış bir yorumla hedefinden saptırdılar. Onlar, daha önceleri de Tev­rat’ın bazı hükümlerini değiştirmek suretiyle birtakım ihtilâflara yol açmış­lardı. O bakımdan son peygamberi red ve inkârda bir sakınca görmediler. Kendilerini üstün görüp başka kavimden gönderilen peygambere uymayı gururlarına yediremediler.

Böylece Cenâb-ı Hak, Yahudi milletinin kin ve ihtirasını yansıtarak Hz. Muhammed’in (A. S. ) üzülmemesini tavsiye etmekte ve hakkın mutlaka ba­şarılı olacağını, inkârcı ve ihtilâfçıların da âhirette hesap vereceklerini ha­ber vermektedir.

AYRI ŞERİAT, FARKLI HÜKÜMLER

«Sonra da (din ve dünya) işlerinde seni ayrı bir şeriât üzere görevlendirdik. Artık sen o şeriâta uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma. »

Şeriat, sözlükte «Açık yol» anlamına gelir. Dinî terim olarak: Allahʹın peygamber vasıtasıyla kullarına tebliğini emrettiği din ve dünya işlerini düzenleyen İlâhî sistem demektir. Bu sistem, sosyal yapıyı, gelişen kültürü ve ilmi hedef alarak belirlenir. O bakımdan esasta bütün dinler birleşirse de, hayat düzeniyle ilgili hükümlerde birbirinden ayrılırlar. Musa Peygam­ber’in (A. S. ) şeriâtı, İsrâil oğulları’nın sosyal yapısını, bilgi ve kültürünü he­def alarak inmiştir. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) şeriatı, bütün milletlerin, ül­kelerin sosyal ve kültürel yapılarını, ortaya çıkacak medeniyetlerini ve geliş­meye devam edecek ilimlerini hedef alarak indirilmiştir. O bakımdan ken­disinden önceki şeriâtleri yürürlükten kaldırmış ve Allah’ın insanlara son mesajı olarak kıyâmete kadar devam edeceğini ilân etmiştir.

Ancak Kur’ân’da «şeriât» kavramının, tarifini yaptığımız manadan baş­ka, dinlerin birleştiği «esaslar» hakkında kullanıldığını da görmekteyiz ki bu, bir istisna teşkil etmekte ve ilk yapılan tarifi değiştirmemektedir. (Bilgi için bak: Şûrâ Sûresi: 13. âyetin tefsiri)

İbn Abbas (R. A. ) ise, yukarıdaki tarif doğrultusunda «şeriât» kavramı­nı, Kitap ve Sünnet’te vârid olan hükümler olarak yorumlamıştır.

Şeriâtlerin farklı olması, dinlerdeki tekâmülün başlıca belirtisi kabul edilir. Dinler İslâmiyetle noktalanıp tekâmülün zirvesine yükselmiş bulun­duğundan, artık yeni bir şeriâtın, yani İlâhî hükümlerin indirilmesi söz ko­nusu değildir. O bakımdan her aklı eren mü’minin son dini koruması, yan­lış ve kasıtlı yorumlardan uzak tutması bir vecîbedir.

Bu gerçeği bilmeyenlerin arzu ve heveslerine uyup İslâmiyeti, insan zekâsının ürünü olan başka sistemlere uydurmaya kalkışmak, günahların en büyüğü, haddini bilmezliğin en kötüsü, İlâhî sistemi hafife almanın en çirkin oyunudur. Zira din bir bütündür, ya tümüne uyulup kabul edilir, ya da tümü reddedilir. Bazı hükümlerine inanıp bazısına inanmamak veya amel edilmeye değer bulmamak küfürdür.

Modernistlere yaranmak, yabancı kültür istilasına uğramış ve öz de­ğerlerinden kopmuş taklitçileri memnun etmek için din adına taviz veren­ler, bilmelidirler ki: Bu davranış ve düşünceleriyle İslâmʹa ve Kur’ân’a ters düşmektedirler ve yaranmak istedikleri kimselerin de onları Allahʹın azâ­bından kurtarmaya güçleri yetmiyecektir.

KURʹÂN KÂİNAT PLÂNINI AÇIKLAMAKTADIR

«Bu kitap insanlar için gönül gözleri; kesinlikle inanan bir millet için doğru yolu gösteren bir rehber ve bir rahmettir. »

Kur’ân-ı Kerîm, her yönüyle kâinat plânını ve insan oğlunun bu plân­daki yerini ve görevini, yaratılışının hikmetini, hayat ve ölümün anlamını açıklamaktadır. Kendilerini Kur’ân ölçülerinin dışında tutanlara gelince: Onlar plândaki yerlerinden kopup niçin yaratıldıklarının hikmetinden ha­bersiz bir halde sadece fiziksel yapılarını ve zekâlarını geliştirme ihtiyacını duyarlar ve ömürlerini böylesine dengesiz bir hava içinde tüketerek ruh­larını, kalplerini mânevî gıdadan yoksun bırakırlar. Oysa her şey insan için, insan da Allahʹa ibâdet için yaratılmıştır. İlgili yirminci âyetle Kurʹân’ın be­lirttiğimiz özelliğine değinilerek Onun üç ana vasfı açıklanmaktadır:

1- Basâir.

Basâir, «basîret»in çoğuludur. Bu kavram daha çok kalp gözü hakkın­da kullanılır.

Şüphesiz ki Kur’ân, bütünüyle en doğru yolu, en iyi ve güzel ameli, en yüksek ahlâkı, en âdil ölçüyü gösterir. Bu hususta insan kalbini ve ka­fasını hakikate açıp ışık tuttuğu; ona malzeme verip belge ve delilleri sıra­ladığı için insandan yana da gönül gözü hüviyetindedir.

2- Hüdâ.

Bu, doğru yolu gösterme, iyiye irşâd etme anlamına masdar olup «sa­pıklığın» karşıtıdır. Böylece Kur’ân her yanıyla doğru yolun rehberi, iyiliğe irşadın değişmeyen kılavuzudur. O bakımdan Kur’ân hidâyetin tâ kendisi sayılmış ve artık Ondan başka hidâyet rehberi söz konusu olamıyacağı ke­sinlik kazanmıştır.

3- Rahmet.

Kur’ân’ın rahmet olması, İlâhî rahmeti hikmet ve anlamıyla yansıttığın­dan kaynaklanmaktadır. Kurʹân’ın her iki hayatımızla ilgili mutluluk vaʹde­den beyânları ise, insana ayrı bir rahmet, huzur ve güven kapısı açmakta ve ümitsizliğini bütünüyle gidermektedir.

Ne var ki, Kurʹânʹı, sözü edilen bu üç özelliğiyle anlayıp, Onun saadet va’deden havasına girebilmek için şüpheden uzak bir imân ve gönül ya­tışkanlığına ihtiyaç vardır. Şöyle ki: Bu konuda düşünce ve ilim imânla birleşip bütünleşmelidir. Nitekim bu hususta 19. âyetin son kısmı bize ışık tutmakta ve Allah’a dost olmanın, her yönüyle Kitap ve Sünnetʹe sıkı bağlı kalmakla gerçekleşeceğine işâret etmektedir.

GERÇEK HAYAT NEDİR VE NASILDIR?

Kişiler kendi bilgi ve kültürlerine; zekâ ve anlayışlarına; inanç ve ide­allerine göre, hayatı tarif ederler. Konuya dış kabuğu itibariyle bakanlara göre, hayat, doğup büyümek, gelişip yok olmaktır. Hiçbir amaç ve hikmeti yoktur. O bakımdan insan yaşama süresince en iyi şekilde beslenip bütün arzularını en iyi şekilde gerçekleştirmelidir ve asıl mutlu olanlar da bu im­kânı elde edenlerdir. Şüphesiz bu tarif, belki insandan başka canlılar için geçerli sayılabilir. Ama insan için asla... Çünkü diğer canlılar da dahil her şeyin insan için yaratıldığı kesindir. Ya insan niçin yaratılmıştır? O, ne başka canlıları memnun etmek için, ne de kendisini zahirî alanda tatmin etmek için yaratılmıştır. O, en yüce kudretin halîfesi olarak yeryüzüne ge­tirilmiştir. İşte onun hayatının hikmet ve felsefesi budur.

O halde insan kendi yerini, hilkatinin hikmetini, görevinin sınırını, yük­lendiği emanetin ağırlığını, yükseldiği üstün derecenin anlamını bildiği ve anladığı nisbette, hayatı kavrama bahtiyarlığına erişebilir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İsrâil oğulları’nın son din hakkındaki tutumları ve onları âsi durumuna getiren ihtirasları konu edildi. Arkasından, Müslü­manların din adına taviz vermemeleri tenbîh edilerek, İsrâil oğulları’nın yanlış tutumundan ibret almaları istendi. Sonra da doğru yolu gösteren Kurʹân’ın üç özelliği üzerinde durularak yeterli bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kâinatın mutlak anlamda hak üzere yaratıldığı ha­tırlatılarak kötülük işleyenlerin iyilik işleyenlerle bir tutulmayacağı ve bun­lar arasında hak ölçüsüne göre hüküm verileceği belirtiliyor. Kalbini ve ka­fasını hakikate karşı kapalı tutan kimsenin hidâyet çizgisinden uzaklaş­tığına değinilerek, bu durumda öylesinin doğru yolu bulup seçmesinin çok zor ve belki bazı durumlarda imkânsız olduğuna işâret ediliyor. Sonra da ikinci hayata inanmayan inkârcı maddeciler üzerinde durularak, bilgi ve­riliyor.