İbrahim Suresi 19-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ اِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ

19.

Allah'ın, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi giderir ve yeni bir halk getirir.

Diyanet İşleri

20.

Bu, Allah'a hiç de güç gelmez.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

19- Görmedin mi, Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Dilerse sizi giderip yok eder, yerinize yeni bir insan topluluğu getirir.

20- Bu da Allahʹa göre zor değildir.

GÖKLER VE YER HAK İLE YARATILMIŞTIR

«Görmedin mi, Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. »

Hak, daha önce de belirttiğimiz gibi, sözlük olarak: Bir şeyin diğeriy­le uygunluk içinde uyum sağlaması, iki şeyin birbirinin denge ve düzenini korumasıdır. Tıpkı kapının kendi kasasına kusursuz biçimde uyum sağla­ması, kutuyla kapağı arasında tıpatıp uygunluğun bulunması gibi.. Terim olarak: Bir şeyi hikmetin gerektirdiği şekilde icat edene sıfat olarak gelir. Bu mânayla Allah’ın sıfatlarından biri de Hak’tır.

Bunun gibi, hikmetin gerektirdiği ölçü ve anlamda icat edilen şeye de «hak» denilir. Bu manayla, Allah’ın yaptığı her şey haktır, denilmiştir.

Üçüncü bir manayla nefsüʹl-emre, yani zihin harici mevcut gerçek ve asla uygun olan bir itikada da hak denilir. Meselâ, kıyâmete, Cennet ve Cehennem’e, hesap ve mizana inanmak bu cümledendir. (Fazla bilgi için bak: el-Müfredat Fi Garaibi’l-Kur’ân/hak maddesi.)

Hak, bütün bu anlamlarıyla bâtılın karşıtıdır.

O halde göklerin ve yerin hak ile yaratılması, hikmetin gerektirdiği şe­kil ve anlamda, ezelî plân ve proğrama göre yokluk karanlığından varlık alanına çıkarıldığını açıklar.

Bundan çıkaracağımız sonuç ise, şöyledir:

Varlık âlemi, yüce hikmetin, sonsuz kudretin kusursuz plânına göre, yaratıldığı amacına yönelik bir düzen içindedir. Hiç bir şey boş ve anlamsız, maksat ve hikmetsiz yaratılmamıştır. Kâinattaki mevcut cisimler ve bağlı bulundukları sistemler çekim ve denge kanunlarına göre ayarlanmış ve aralarında uyum sağlanmıştır. Biri diğerini tamamlamakta ve hareketini sürdürmektedir.

HAK KAVRAMI NEYİ HATIRLATIYOR?

Her varlık mutlaka yararlı bir amaca, düzenli bir dengeye yönelik ya­ratılmıştır. İlâhî kudret ve sünnetle uyuşmayan bir şey düşünülemez. Aynı zamanda her şey yaratıldığı hikmet, taşıdığı özellik doğrultusunda hizmet vermek, insana faydalı olmak ve bu sünnete bağlı kalarak Allah’ın buyru­ğuna baş eğmekle yükümlüdür.

İnsan unsuruna gelince: O da kâinatta İlâhî hikmet gereği canlı bir varlık olarak yaratılmıştır. Ancak diğer eşyaya nisbetle birtakım özellikler­le donatılmış ve daha yüce amaçlarla yeryüzüne indirilmiştir. Öyle ki, bi­linen her şey ona hizmet etmektedir. Gerçek bu olunca, insan da diğer şeyler gibi, İlâhî hikmet ve sünnete uymakla, kudretine baş eğmekle yü­kümlü müdür? Şüphesiz ki, varlıkta en büyük yükümlülüğü taşıyan ve yer­yüzünde Allah’ın halîfesi bulunan odur. O bakımdan insan İlâhî sünnete ve hikmete göre bir hayat düzeni kurduğu, bunlarla uyum sağladığı oranda yaratılışının amacına uygun olan bu plânda yerini almış sayılır. Denge ve düzen dışına çıkıp uyumsuzluk gösterdiğinde yaşamasının anlamı kalmaz ve böylece dönüş yapmadığı takdirde İlâhî sünnet gereği, ya o gibiler gideri­lerek yerlerine başkaları getirilir, ya da cezalarının tamamı âhirete bırakı­lır.

Sonuç olarak, yaratılışındaki hikmet ve amaca uymayan, plândaki ye­rini almayan insan, kendine haksızlık etmiş olur. Hak kavramının dışına çı­kıp sünnetullaha ters düşen bir hayat sürmek suretiyle kendi kendini ce­zalandırır.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın varlık âleminde yer alan her şeyi yararlı bir düzen ve dengede yarattığına temas edildi. Hiç bir şeyin plân ve proğram dışı kalamıyacağı belirtilerek İlâhî sünnete ters düşen bir hayata özenen insanlar uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, âhiretten bir tablo veriliyor: Dünyada ileri gelen­ler, makam ve mevki sahipleri, reisler ve efendiler yaratıldıkları hikmet ve amacın dışına çıkmakla kalmazlar da çevrelerindeki dalkavuk ve hayran­larını da aynı yola itmek suretiyle ifsat ederlerse, zulüm üstüne zulüm iş­lemiş olacakları hatırlatılıyor ve böyle bir sapıklık ve şaşkınlığın ağır ve­bale yol açacağı, âhirette elîm bir azâp ile noktalanacağı haber veriliyor. Sonra da şeytana uyup hayatını geçici zevkler uğruna heba edenlerden bir gün gelecek şeytanların bile yüz çevirmek zorunda kalacaklarına dikkatler çekiliyor.