Saffat Suresi 164-182. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا مِنَّا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْاَوَّلِينَ لَكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍ وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍ وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

182.

(Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."

Diyanet İşleri

165.

"Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız."

166.

"Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."

167-169.

(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."

170.

Fakat (kitap gelince) onu inkar ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.

171.

Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:

172.

"Onlara mutlaka yardım edilecektir."

173.

"Şüphesiz ordularımız galip gelecektir."

174.

O halde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir

175.

Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.

176.

Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?

177.

Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!

178.

Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

179.

(Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.

180.

Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

181.

Peygamberlere selam olsun.

182.

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

164- (Melekler), «bizden her birimiz için belli-belirli bir makam vardır.

165- Ve bizler mutlaka saf saf dururuz,

166- Ve şüphesiz bizler durmadan tesbîh ederiz» (derler).

167- 169- Her ne kadar müşrikler, «yanımızda öncekilerden kalma bir kitap bulunsaydı, herhalde bizler, Allahʹın hâlis kullarından olurduk» diyorlardıysa da,

170- (Kitap indirilince) onu red ve inkâr ettiler. İleride (bu dönekli­ğin sonunun nereye varacağını) bileceklerdir.

171- 172- And olsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: «Elbette onlar (pey­gamberler) yardım göreceklerdir. »

173- «Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlaka gâlib gelecektir. »

174- Artık sen onlardan bir süreye kadar yüzçevir.

175- Onların sonunun ne olacağını gör, onlar da göreceklerdir.

176- Azâbımızın hemen gelmesini mi istiyorlar?

177- Azâp onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkâr­cı)ların sabahı ne kötü olur!

178- Ve sen bir süre onlardan yüzçevir.

179- (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında görecekler­dir.

180- Çok üstün, çok güçlü olan Rabbin, onların vasfedegeldiklerin­den yücedir, münezzehtir.

181- Selâm, gönderilen peygamberlere olsun!

182- Hamd de âlemlerin Rabbi Allahʹa mahsustur.

İLGİLİ HADÎSLER

«Gök inledi ve inlemek onun hakkıdır. (Çünkü) onda bir ayak basılacak yer yoktur ki orada rükûʹ veya secde eden bir melek bulunmasın. » (İbn Mâce/zühd : 19- Müsned-i Ahmed: 5/173)

«Dünya semasında hiçbir yer yoktur ki orada secde eden veya ayak­ta duran bir melek bulunmasın. » (İbn Kesîr: Mesruk tarikiyle Hz. Âişe (R. A. )dan)

«Üç haslet ile insanlardan üstün tutulduk: Saflarımız meleklerin saf­ları gibi kılındı; yeryüzü bize mescid edildi; yeryüzünün toprağı (teyemmüm etmemiz için) bize temizleyici sayıldı. » (Sahîh-i Müslim/mesâcid: 4)

«Bana selâm verdiğiniz zaman, diğer peygamberlere de selâm verin. Zira ben de ancak peygamberlerden biriyim. » (İbn Cerîr - İbn Ebî Hâtim)

«Kıyâmet gününde mükâfatının tastamam ölçekle ölçülmesini arzu eden kimse, oturduğu meclis sona erince, kalkıp gitmek isterken, SÜBHANE RABBİKE RABBİ’L-İZZETİ AMMA YASİFÛN VE SELÂMÜN ALE’L- MURSELÎN VEʹL-HAMDU LİLLÂHİ RABBİ’L- ÂLEMÎN desin. » (İbn Ebî Hâtim: Ammar b. Hâlid’den)

«Kim her namazın arkasından üç defa SÜBHANE RABBİKE RABBİʹL- İZZETİ AMMA YESİFÛN... derse, gerçekten o mükâfatını en noksansız ölçekle ölçmüş olur. » (Taberânî: Abdullah b. Sarh tarikiyle)

Câbir b. Semure (R. A. ) diyor ki:

«Mescid-i Saadetʹte bulunduğum bir sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz çıkageldi ve «Meleklerin Rablerinin katında saf saf durdukları gibi, saf saf olmaz mısınız? » buyurdu.

Bunun üzerine soruldu:

- Ya Resûlellah! Melekler Rablarının katında nasıl saf saf dururlar?

- İlk ön safları tamamlarlar, saflar arasında boşluk bırakmazlar, diye cevap verdi. (Nesâî/imâmet: 28- Müslim/salât: 129- Ebû Dâvud/salât: 93- İbn Mâce/imamet: 50- Ahmed: 5/101)

HER MELEĞİN BELLİ BİR YERİ VARDIR

«(Melekler), «bizden her birimiz için belirli bir makam vardır » derler. »

Kâinat bütün sistemleriyle proğramlanmıştır. Melekler de yüklendik­leri görevleri o proğramlara göre yerine getirirler. Hiçbir melek başıboş, amaçsız ve hikmetsiz yaratılmamıştır. O bakımdan kâinat bir bütün halin­de Hakk’a ibâdet etmekte, her parçasıyla O’nu tenzîhle, tesbîhte bulunmak­tadır.

«Allahʹın ordusu» diye anılan meleklere gelince: Onların sayısını Al­lah’tan başka kimse bilmez. Sayıları ölçülerimizi aşan bu nurdan ruhanîler­den her biri hem bulunduğu makamda Cenâb-ı Hakk’a ibâdet etmekte, hem gösterilen hizmeti kusursuz şekilde yürütmektedir. Görevi ve yeri olmayan hiçbir melek düşünülemez. Sahîh hadîslerden de anlaşıldığı üzere gökler­de meleklerin yer almadığı bir boşluk yoktur. Kâinat meleklerle dopdoludur. İlâhî buyrukları birbirlerine süratle iletirler ve hiçbir hizmet aksama­dan anında, zamanında yerine getirilmiş olur. Kâinatın büyüklüğüne bakı­lınca, bir haberin kısa sürede nasıl bütün gök ehline iletildiği insana biraz garip gelebilir; ancak nurdan yaratılan meleklerin sürati ışık hızıyla kıyas edilemiyecek ve rakamlarla anlatılması zor olacak ölçüdedir.

Aynı zamanda melekler hem görevlerinde, hem de ibâdetlerinde son derece düzenli ve disiplinlidirler. Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda muntazam saflar halinde durup ibâdet ederler. Hepsi de her an zikir ve tesbîh halin­dedir. Onlar için gaflet, unutkanlık ve benzeri arazlar söz konusu değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’de konumuzu oluşturan âyetlerle, melekler hakkında bize üç önemli bilgi verilirken, kâinat plânındaki yerimizi almamızı, düzen­li bir hayat sürmemizi, yaratıldığımız gayeye yönelmemizi; iş ve ibâdeti­mizde çok dikkatli ve intizamlı bulunmamızı; her kişinin belirli bir yerinin ve işinin olmasını ve her hâl-ü kârda Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh edip anmasını ilhâm etmekte ve sadece Hakk’ı bilip ibâdet etmek için yaratıldığımızı do­laylı şekilde hatırlatmaktadır.

ERKEK VE KADINLARIN SAFLARI

Katade (R. A. ) diyor ki: «Önceleri erkeklerle kadınlar bir arada saf bağlayıp namaz kılarlardı. Yukarıdaki âyetler inince, erkekler önde, kadın­lar onların arkasında saf olup namaz kılmaya başladılar. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/23- Tefsîr-i Kurtubî: 15/137)

ZAFER HAKKINDIR

«And ol­sun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: Elbette onlar (peygamberler) yardım görecek­lerdir. Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlâka galip gelecektir. »

Hakk’ı yeryüzünde temsîl eden gerçek müʹminler, Hakk’a lâyık birlik ve dayanışma içinde bulundukları takdirde, eninde-sonunda başarıya erişecek­lerdir. Çünkü hak gelmeden bâtıl gitmez; doğru gelmeden yanlış ortadan kalkmaz. Hakkın gelmesi, onu temsîl eden mü’minlerin peygamber meto­duyla hareket etmesine ve böylece kitap ile sünnet doğrultusunda hedefi belirlemesine bağlıdır.

Mü’minler kendilerini bu çizgiye getirdikleri zaman, Cenâb-ı Hakk’ın va’di gerçekleşir ve öylece başarı ve zafer kapıları açılır.

Allah’ın bu husustaki va’di Kur’ân’ın birkaç yerinde açıklanmaktadır. Şöyle ki:

«Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve imân edenlere dünya hayatın­da ve şahitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz. » (Mü’min Sûresi: 51)

«Allah, ben ve peygamberlerim mutlâka üstün geleceğiz diye yazmış­tır. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür. » (Mücâdele Sûresi: 21)

Burada üstün gelmenin, başarı sağlamanın anlamı ve alanı nedir?

Üstünlük yalnız savaşta düşmanı hezimete uğratmak mıdır, yoksa me­deniyet, ahlâk ve fazîlet gibi toplumu yönlendiren, hiç değilse tesir altına alan alanlarda da mı geçerliği söz konusudur?

Tarihin akışına baktığımızda, bu üstünlüğün mutlak anlamda savaş alanında ve zaferi elde etmede olmadığını görmekteyiz. Meselâ Nuh (A. S. ) ın asırları kapsayan mücadelesi siyasî ve fizikî alanlarda başarılı olmamış; ama meydana gelen tufan, ilâhî nusratın parlak zaferlerinden biri olmuştur ki, melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmiş ve geriye öğüt, ibret ve ders alına­cak çok şey bırakmıştır. Bunun gibi İbrahim (A. S. ), Lût (A. S. ), Hûd (A. S. ) ve Sâlih (A. S. )ın da durumları buna yakın bir anlam taşımaktadır.

O halde düşmanın ister insan gücü ve Allah’ın yardımıyla kahredilmesi, isterse İlâhî hükmün inmesiyle silinip yok olması, imân, ahlâk ve fazîletten yana mutlaka bir üstünlüktür. Musa Peygamber’in (A. S. ) Fir’avn ve or­dusuna karşı koyacak maddî güce sahip olmaması, Mısırʹı terketmesine ne­den olmuşsa da, aslında onun bu çıkışı zaferin ilk adımı ve başlangıcı ol­muş; çok geçmeden Allah düşmanları Kızıldenizʹde hak ettikleri azâba uğ­ratılmışlardı. Demek ki, sonuç itibariyle Allah ve Peygamberi üstünlük sağ­layıp düşman kahredilmiştir.

Aynı zamanda «Allah’ın ordusu»ndan maksat, sadece müʹminlerin oluş­turduğu insan gücü değil, kâfirlerin moralini bozan, mü’minlerin imân, ir­fan ve cesaretini artıran ve bir de kahredilecek kavim ve milletleri, tabii sebepleri harekete geçirmek suretiyle haritadan silen meleklerdir de..

AZABI ACELE İSTEYENLER

«Azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar? Azap onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkârcı)ların sabahı ne kötü olur! »

Cenâb-ı Hakk’a ve Oʹnun varlık âleminin her parçası ve bütünü üze­rinde hâkim olan mutlak kudretine inanmayanlar, peygamberlerin ve kut­sal kitapların; özellikle Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve Kurʹân’ın haber verdiği azabın hemen inmesini isterler; çünkü inanmazlar; o gibi haberlerin kuru birer tehdît olduğunu sanırlar. Oysa İlâhî hüküm ve azap şunun, bunun isteğiyle, arzusuyla inmez. Her şey belli plâna göre proğramlanmış, belli şartlara göre takdîr edilmiştir. Vakti, saati gelmeden, küfür ve zulüm son çizgisine gelip dayanmadan İlâhî hüküm inmez. Nitekim Mekkeli putperest­ler, İlâhî azabın inmesini zaman zaman acele istedikleri halde, İlâhî sün­net değiştirilmemiş ve hedefinden saptırılmamıştır. Bedir Savaşı’na ve Mek­ke’nin fethine kadar hüküm inmemiştir. Ancak 175-179. âyetlerle inecek azabın yakın olduğuna, müşrikleri alaşağı edip küfrün saltanatına son ve­receğine; oturdukları yere, Allah’a dosdoğru imân edenlerin gelip yerleşe­ceklerine atıflar ve işâretler yapılmaktadır. «Sonlarının ne olacağını gör, kendileri de yakında göreceklerdir» âyeti zafer sinyali vermekte; inkârcı nankörlere son uyarıyı yapmaktadır.

İNKÂRCILARIN SALDIRI VE ŞARLATANLIKLARINA BİR SÜRE SABRETMEK

«Ve sen bir süre onlardan yüz çevir. (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında göre­ceklerdir. »

İmân cephesi, küfür cephesiyle savaşacak güçte değilse, yani mev­cut imkânlar ve şartlar buna el vermiyorsa, sadece teblîğ ve irşada devam edip bir çatışma ve vuruşmaya yol açmamak gerekir. Aksi halde mü’minlerden yana iyi sonuçlar, başarılı hizmetler uzun bir süre kesilme tehlike­siyle karşı karşıya kalabilir. Bu da İslâmʹın aleyhine olur. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Mekke Devri, sözü edilen metot çerçevesinde değerlendirilmelidir. Sürtüşme ve tartışmaya, vuruşma ve iç savaşa aslâ müsaade edilmemiş ve gerektiğinde sabredilerek İlâhî hükmün inmesi beklenmiştir. Medine Devri çok daha değişiktir; İslâmiyetin güç bulup küfrün azgınlığına ve saldırıları­na karşı koyacak düzeye gelinmiş ve arkasından hemen cihâd emri inmiş­tir: «Ve sen bir süre onlardan yüz çevir» emri önce Mekke Devri’ne, son­rası ise Medine Devri’ne işârettir.

ZAFERİ KUTLAMANIN YOLU VE ANLAMI

Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de azgın müşriklerin saldı­rılarına karşı sabreden mü’minlere kurtuluş ve zaferin yakın olduğunu müj­delerken, o günlere erişilmiş gibi bir hava estirmekte ve meydana gele­ceği kesin olan bir olayın gerçekleşmiş kabul edileceğine işârette bulun­makta ve bu zaferi tesbîh, selâm ve tahmîd ile kutlamayı tavsiye etmekte­dir. Zira insanları başarıya eriştiren, inkârcıları baş aşağı getiren ancak Cenâb-ı Hakk’ın hükmü ve takdiridir. O halde O’nu her türlü noksanlıktan, kudretsizlikten tenzîh edip yegâne izzet ve şan sâhibi olduğunu dile ge­tirmek; Oʹndan bize en doğru haberi getirip imân ve güvenimizi artıran pey­gamberi salât-ü selâm ile anmak ve asıl övülmeğe lâyık olan zatın Cenâb-ı Hak olduğunu düşünerek O’na hamd-u senâda bulunmak kulluğumuzun ve imânımızın gereğidir.

O bakımdan Sâffât Sûresi, zaferin müjdesini verirken sözü edilen üç hususu açıklayarak son buluyor.

TESBİHİN TAŞIDIĞI TENZÎH VE TA’ZÎM

«O çok üstün, çok güçlü olan Rabbin, on­ların vasfedegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. »

Tesbîh: Varlıkta her şeyin kendi üzerinde taşıdığı Hakkʹın kudret dam­gasıyla ve yöneldiği hizmetle İlâhî buyruğa baş eğerek O’nu her türlü nok­sanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzîh etmesi ve kemal sıfatlarıyla Oʹnu övüp ta’zîmde bulunmasıdır. Bunun için O yegâne izzet ve azamet sâhibi Allahʹa tesbîhten sonra hamd edilmektedir. Çünkü hamd, Cenâb-ı Hakkʹın kemal sıfatlarıyla tezahür eden tecellilerini idrâk edip övmektir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîmʹin birçok yerinde «tesbîh» ile «tahmîd» birarada anılmıştır.

O halde her şeyi ezelî plânına göre, kudretinin tecelli ve tezahürüyle yaratıp, onları bağlı bulundukları kanunlar doğrultusunda türlerinin özelli­ğine, mayalarındaki cevherine göre yetiştirip terbiye eden, geliştirip kemâ­le erdiren Allah, şüphesiz ki her türlü noksanlıktan, arâzdan ve benzetme­lerden pâk ve yücedir; münezzehtir ve büyüktür. O dünyada da, âhirette de en güzel övgülere ve kemal sıfatlarına lâyıktır.

Sâffât Sûresi’ne, Hakk’ın buyruğuna baş eğip görev ve ibâdetlerini, tesbîh ve tenzihlerini aralıksız yerine getiren, aynı zamanda Allah’ın huzu­runda saf saf durup saygının en güzelini sergileyen meleklere and içilerek başlandı ve âlemlerin Rabbi Allah’a tesbîh ve tahmîdde bulunularak biti­rildi.

Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzîh ederken, en güzel övgü­lere ancak O’nun lâyık bulunduğunu söyler ve Peygamberlere de salât-ü selâmlarımızı sunarız.