MEALİ:
181- «Allah fakirdir, biz zenginiz» diyenlerin sözünü şüphesiz ki Allah işitti. O dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürdüklerini yazacağız ve: «Tadınız o yakıcı azâbı!» diyeceğiz.
182- İşte ellerinizle önden gönderdiğinizin karşılığıdır bu! Çünkü Allah elbette kullarına haksızlık edici değildir.
183- «Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere imân etmiyeceğimize dair Allah bize ahidde bulundu. (Tevratʹta emir verdi)» diyenlere, de ki: «Benden önce size peygamberler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler, doğru sözlüler iseniz neden onları öldürdünüz? »
184- Ey Muhammed! eğer seni(n peygamberliğini) yalan saydılarsa, senden önceki birçok peygamberler de yalanlanmıştır ki, onlar açık belgeler, mu’cizeler, irşât dolu sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.
İNİŞ SEBEBİ
Rivâyete göre Ebû Bekir SIDDÎK (R. A. ) bir gün Yahudilerin medresesine uğradı. Birçok kimsenin Yahudi ilim adamlarından FAHNAS’ın başına toplandığını gördü. Ebû Bekir (R. A. ), Tevratʹı bilen bu bilgine seslendi:
- Ey Fahnas! Allah’tan kork, İslâmʹa gir. Allah’a yemin ederim ki, sen, Muhammedʹin Resûlüllâh olduğunu, Allah’tan size hak ile geldiğini ve bunun Tevrat’ta yazılı bulunduğunu biliyorsun. O halde inadı bırak, imân et, Muhammed’i doğrula ve Allahʹa faizsiz ödünç ver ki seni Cennete koysun ve sevâbını kat kat artırsın.
Fahnas ona şu cevabı verdi:
- Ey Ebû Bekir! sen Rabbimizin bizden ödünç istediğini mi iddia ediyorsun? Halbuki ancak fakir zenginden istikrazda bulunur. Eğer senin dediğin haksa, o takdirde Allah fakir, biz zenginizdir. Eğer Allah zengin olsaydı bizden istikrazda bulunur muydu? diyerek Ebû Bekir’i alaya aldı ve kelime oyunu yapmak suretiyle küfür ve inadını artırdı.
Ebû Bekir onun bu alaylı cevabına ve Allahʹa dil uzatmasına fazlasıyla sinirlendi, kendine hâkim olamıyarak Fahnasʹa şiddetli bir tokat vurdu, sonra da şöyle dedi:
- Canımı kudret elinde tutan Rabbıma yemin ederim ki, aramızda bir anlaşma ve sözleşme bulunmasaydı, herhalde boynunu vururdum, ey Allahʹın düşmanı!
Bu olay üzerine Fahnas kalkıp Hazreti Peygamber’e gelerek şikâyette bulundu. Peygamber (A. S. ) Efendimiz, Ebû Bekirʹi çağırarak sordu: «Ya Ebâ Bekir! Seni buna iten nedir? » O da: «Ya Resûlellah! Allah düşmanı olan bu adam, Allahʹın fakir, kendilerinin zengin olduğunu söyledi. Dayanamadım, Allah için öfkelendim ve bir tokat vurdum» diye cevap verdi. Fahnas inkâr etti, böyle bir söz sarfetmediğini söyledi. Bunun üzerine Ebû Bekir’i doğrular mahiyette yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - İbn Cerir - Âlûsî - Kurtubî - Lübabutte’vîl/ Alâeddin Ali)
Diğer bir sebep:
Yahudilerden birkaç kişi toplanıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize geldiler ve: «Ey Muhammed! dediler, sen bizlere peygamber olarak gönderildiğini iddia ediyorsun. Halbuki Allah ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere imân etmiyeceğimize dair Tevrat’ta bize ahidde bulundu, emir verdi, söz aldı. Eğer gaibden bir ateş gelir de bir kurban yerse, o takdirde seni tasdîk ederiz. » dediler. Bunun üzerine 183. âyet indi.
İLGİLİ HADÎS
«Yeryüzünde bir günah işlendiği zaman ona hazır olup da hoş karşılamayan veya onu menʹetmeye çalışan kimse, orada hazır bulunmayan gibidir. O günahın işlendiğini görmiyen fakat duyup da rıza gösteren kimse ise orada hazır bulunan gibidir. » (Ebû Dâvud: Urs b. Umeyr El-Kindî’den)
FIKHÎ VE İTİKADÎ YÖNÜ
«O dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürdüklerini yazacağız. »
Peygamberleri öldüren Yahudîler asırlarca önce gelip geçtiği halde Kurʹân’da Hazreti Peygamber devrinde yaşayan Yahudilerin böyle bir suçla muhatap tutulmaları üzerinde duran ilim adamlarımız, şu neticeyi çıkarmışlardır:
Geçmişte işlenen bir günah ve suçu -aradan ne kadar zaman geçerse geçsin- tasvip edenler varsa, aynı suçu işlemiş sayılırlar. Yahudilerin durumu da böyle olmuştur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden asırlarca önce Zekeriya, Yahya ve diğer bazı peygamberler Yahudîler tarafından öldürülmüştür. Ama halen yaşamakta olan Yahudîler bu cinayeti tasvip ediyor, aynı itikadı taşıyorsa, sözü edilen suç ve günaha iştirak etmiş sayılırlar.
Nitekim ilim adamlarından Âmir eş-Şaʹbî Hazretleri, Hz. Osman (R. A. ) Efendimizin katlini tasvip edenlere, geçmişte işlenen bu cinayeti yerinde görenlere benzeterek, yukarıdaki âyeti okuyup aynı suça katıldıklarını hatırlatmıştır. (Kurtubî: 4/296) Meâlini yazdığımız Hadîs-i Şerifte de bilhassa bu husus belirtilmekte, küfre rızanın küfür, günaha rızanın günah, suçu tasvibin suç olduğu hatırlatılmaktadır.
TARİHÎ YÖNÜ
«Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe... »
Mevcut Tevrat nüshalarında gaipten gelen bir ateşle kurban ya da takdimelerin yanıp yok olduğunu veya gaipten gelen bir kurbanın takdime yapıldığını belirten bir belgeye raslanmamıştır. Müfessirlerimizden çoğu, bu belgenin Tevrat’ın Mûsâʹya inen ilk nüshasında mevcut olduğunu, bu ilk nüsha ortadan kaybolunca sonradan yazılan Tevrat nüshalarında yer almadığını belirtmişlerdir. Bu, isabetli olabilir. Çünkü Tevrat’ın birçok belgeleri kısmen, ya da tamamen değiştirilmiş ve bir kısım belgelere yer verilmemiştir.
Yine ilim adamlarımızın tesbitine göre, bu hüküm İsâ Peygamberin tamamlayıcı nitelikte olan şeriatıyla kaldırılmıştır. Çünkü buna gerek kalmamış, İsâ Peygamber ölüleri diriltecek kadar büyük mu’cizelerle gönderilmişti.
Tevratʹta, sözü edilen kurbandan değil, Allah’a yakın olmak, işlenen günahtan kurtulmak için «takdime» deyimiyle kurbanlardan sık sık bahsedilir. Özellikle Tevratʹın üçüncü kitabı Levililer bölümünde bu konuya geniş yer verilmiştir. Harun oğullarından gelme kâhinler tarafından yakılan «takdîme»lerin, yukarıda sözü edilen kurbandan mülhem olduğu sanılmaktadır. Konuyu biraz daha aydınlatabilmemiz için Tevratʹtaki bu belgelerden birini nakletmekte yarar görüyoruz:
«Ve Rab Musaʹyı çağırdı ve toplanma çadırından ona söyleyip dedi: İsrâil oğullarına söyle ve onlara de: Sizden biri Rabbe takdime arzettiği zaman, takdimenizi hayvanlardan, sığır ve davardan arzedeceksiniz.
Eğer takdîmesi sığırdan, yakılan takdime ise, onu erkek, kusursuz olarak arzedecek; kendisi RABBİN önünde makbul olsun diye onu toplanma çadırının kapısında arzedecek. Ve elini yakılan takdimenin başı üzerine koyacak ve kendisi için keffaret etmek üzere kabul olunacaktır. Ve genç boğayı RABBİN önünde boğazlıyacak ve Harun oğulları, kâhinler, kanı takdim edecekler ve kanı toplanma çadırının kapısında olan mezbah üzerine çepeçevre serpecekler. Ve yakılan takdimeyi yüzecek ve onu kendi parçalarına göre kesecek ve kâhin Harunʹun oğulları mezbah üzerine ateş koyacaklar ve ateşin üzerine odunlar dizecekler ve Harun oğulları kâhinler mezbahta olan ateşin üzerindeki odunların üstüne parçaları, başı ve yağı dizecekler, fakat içlerini ve paçalarını su ile yıkıyacak ve kâhin hepsini yakılan takdime, ateşle yapılan takdime, RABBE hoş koku olarak, mezbah üzerinde yakacaktır. »
FAİZSİZ ÖDÜNÇ VE MADDECİLER
«Allah fakirdir, biz zenginiz, diyenler... »
Yahudilerle Arap Yarımadasında yaşayan putperestler arasında faiz muamelesi son derece yaygındı. Karşılıksız ödünç verip almak tamamen unutulmuş, her şey maddî değer ve karşılıklı menfaatle ölçülmeye başlanmıştı. Düşkünün elinden tutan olmadığı gibi, faiz işlemiyle fakirlerin ilikleri emiliyor, altından kalkılmaz yükler altına sokuluyordu. Tevrat’ın faizi yasaklayan emirlerine, İsâ Peygamberin getirdiği kardeşliğe iltifat eden yok gibiydi. Dinlerin aslı unutulmuş para ve put her şeyin üstünde tutulmuştu. Yahudîler, Allah fakirdir diyecek kadar şımarıp küstâhlaşmışlardı.
Kur’ân böyle bir devirde indi. İnsanları madde çukurundan kurtarmayı hedef ve amaç edinerek cihan kardeşliğini getirdi. Faizsiz ödünç vermenin aslında Allah’a verilmiş bir ödünç sayılacağını ve bunun sadakadan çok ileri bir mâna taşıdığını gönüllere işlemeye yöneldi. Maksat, maddeye aşırı derecede tutkusu olan katı yürekleri yumuşatmak, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki tahakkümünü ve sömürüsünü kaldırmak, insanca yaşamanın bütün yollarını ve kapılarını açık tutmaktı. Hattâ Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, karşılıksız ödünç vermenin sadakanın sekiz misli sevâp kazandıracağını belirtmesi hep bunun içindi.
Ama insan karakteri bu ya, menfaatine dokunulunca hiçbir kıstas kabul etmez, tepki gösterir, gerekirse basar feryadı. Yine gerekirse inat ve inkâra sapar, bütün kutsal ölçüleri bir çırpıda iter.
İşte Kur’ân inince Yahudilerin de tutumu böyle oldu. Kur’ânʹın bu insancıl, insancıl olduğu kadar cihanşümûl belgesini alaya aldılar, ters bir mâna vererek karşılıksız ödünç isteyen fakir sayılır, yargısıyla yola çıkıp Allah’ın fakir, kendilerinin zengin olduğunu diyecek kadar gayr-i ciddi davrandılar. Bu da yetmiyormuş gibi, son peygamberi tasdîk edebilmeleri için, gökten bir ateşin yiyip bitireceği bir kurban muʹcizesi gösterilmesini talep ettiler. Halbuki Tevrat’ta bununla ilgili belge değiştirilmiş, emir mahiyetinde bir hüküm çoktan unutulmuştu. Ama Yahudi inat ve zekâsı, dede babalarının yolundan ayrılmayıp aynı isteği son peygambere de teklîf ettiler. Halbuki daha önce gelen peygamberler böyle bir mu’cize getirdikleri halde Yahudîler yine inat ve inkârlarında devam etmiş, üstelik o peygamberleri öldürmüşlerdi.
Kur’ân onların bunca ölçüsüzlüklerini, inat ve inkârlarını açıklıyor. Maksatlarının mu’cize olmadığını bildiriyor.
Dün ne ise, bugün de aynı; Yahudilerde bir değişiklik yoktur. Maddeciler de böyle. Dünyayı huzursuz edenler, materyalist felsefeyle beyinleri yıkanan maddeciler değil midir.
Müslümanlar da kendilerini madde çukuruna iter, faiz işlemini kurtarıcı bir simit olarak benimser ve faizsiz ödünç sistemini ortadan kaldırırsa, spiritüalizm ile materyalizm arasındaki denge bozulur; İslâmʹın anlamı kalmaz. Aynı sistemin kurbanları arasında yerlerini, yurtlarını almış olurlar.
PEYGAMBERİ TESELLİ
«De ki: Benden önce size peygamberler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler, doğru sözlüler iseniz neden onları öldürdünüz? »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, bilindiği gibi rahmet peygamberidir. Kalbi insanlıktan yana merhamet ve şefkatla doludur. Ne Yahudilerin maddeye tapmasına, ne Arapların putların önünde eğilmesine dayanabilirdi. İnsanların bu tür sapık yollara sapmasına gönlü hiçbir suretle razı değildi. Bunun için zaman zaman üzülür, bunca insanın kendini Allah’tan uzaklaştırıp elim bir azâba itmesini düşündükçe kalbi daralırdı. Kur’ânʹda sık sık Onun bu halinden söz edilir ve kendisine düşenin açık bir tebliğ olduğu, hidâyetin ise Allah’a ait bulunduğu hatırlatılır.
Konumuzu oluşturan âyetle de bu anlamda bir teselliye kapı açılmış, her gelen peygamberin kendini inat ve inkâr oklarından uzak tutamadığına, bu yüzden bir çok çileler, eziyet ve meşakkatler çektiklerine işâret edilmiş, hak ile bâtıl mücadelesinin insanla başladığına ve bunun kıyâmete kadar sürüp gideceğine atıf yapılarak bu konudaki İlâhî sünnetin hükmünü yürüteceğine dikkatler çekilmiştir.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Kitap ehli ile müşriklerin küfürde inat etmeleri ve Müslümanlara incitici anlamda dil uzatmaları söz konusu edildi. Bunca insanın doğru yola girmemelerinin Resûlüllah’ı için için üzdüğü belirtilerek, her gelen peygamberin bu tür söz ve davranışlara maruz kaldığı hatırlatıldı. Hattâ bazı peygamberlerin öldürüldüğüne dikkat çekilerek tesellide bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle bu teselliye daha geniş bir anlam kazandırılarak her şeyin ölümle sona ereceği, geriye iyi ve kötü amellerin hesabı ve karşılığı kalacağı; dünya hayatının aldatıcı ve oyalayıcı bir geçimlik olduğu belirtiliyor. Herkesin işlediği iyilik ve kötülüğe göre bir karşılık göreceği ve asıl karşılığın noksansız biçimde âhiret günü verileceği hatırlatılıyor.