MEÂLİ:
164- (Melekler), «bizden her birimiz için belli-belirli bir makam vardır.
165- Ve bizler mutlaka saf saf dururuz,
166- Ve şüphesiz bizler durmadan tesbîh ederiz» (derler).
167- 169- Her ne kadar müşrikler, «yanımızda öncekilerden kalma bir kitap bulunsaydı, herhalde bizler, Allahʹın hâlis kullarından olurduk» diyorlardıysa da,
170- (Kitap indirilince) onu red ve inkâr ettiler. İleride (bu dönekliğin sonunun nereye varacağını) bileceklerdir.
171- 172- And olsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: «Elbette onlar (peygamberler) yardım göreceklerdir. »
173- «Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlaka gâlib gelecektir. »
174- Artık sen onlardan bir süreye kadar yüzçevir.
175- Onların sonunun ne olacağını gör, onlar da göreceklerdir.
176- Azâbımızın hemen gelmesini mi istiyorlar?
177- Azâp onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkârcı)ların sabahı ne kötü olur!
178- Ve sen bir süre onlardan yüzçevir.
179- (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında göreceklerdir.
180- Çok üstün, çok güçlü olan Rabbin, onların vasfedegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.
181- Selâm, gönderilen peygamberlere olsun!
182- Hamd de âlemlerin Rabbi Allahʹa mahsustur.
İLGİLİ HADÎSLER
«Gök inledi ve inlemek onun hakkıdır. (Çünkü) onda bir ayak basılacak yer yoktur ki orada rükûʹ veya secde eden bir melek bulunmasın. » (İbn Mâce/zühd : 19- Müsned-i Ahmed: 5/173)
«Dünya semasında hiçbir yer yoktur ki orada secde eden veya ayakta duran bir melek bulunmasın. » (İbn Kesîr: Mesruk tarikiyle Hz. Âişe (R. A. )dan)
«Üç haslet ile insanlardan üstün tutulduk: Saflarımız meleklerin safları gibi kılındı; yeryüzü bize mescid edildi; yeryüzünün toprağı (teyemmüm etmemiz için) bize temizleyici sayıldı. » (Sahîh-i Müslim/mesâcid: 4)
«Bana selâm verdiğiniz zaman, diğer peygamberlere de selâm verin. Zira ben de ancak peygamberlerden biriyim. » (İbn Cerîr - İbn Ebî Hâtim)
«Kıyâmet gününde mükâfatının tastamam ölçekle ölçülmesini arzu eden kimse, oturduğu meclis sona erince, kalkıp gitmek isterken, SÜBHANE RABBİKE RABBİ’L-İZZETİ AMMA YASİFÛN VE SELÂMÜN ALE’L- MURSELÎN VEʹL-HAMDU LİLLÂHİ RABBİ’L- ÂLEMÎN desin. » (İbn Ebî Hâtim: Ammar b. Hâlid’den)
«Kim her namazın arkasından üç defa SÜBHANE RABBİKE RABBİʹL- İZZETİ AMMA YESİFÛN... derse, gerçekten o mükâfatını en noksansız ölçekle ölçmüş olur. » (Taberânî: Abdullah b. Sarh tarikiyle)
Câbir b. Semure (R. A. ) diyor ki:
«Mescid-i Saadetʹte bulunduğum bir sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz çıkageldi ve «Meleklerin Rablerinin katında saf saf durdukları gibi, saf saf olmaz mısınız? » buyurdu.
Bunun üzerine soruldu:
- Ya Resûlellah! Melekler Rablarının katında nasıl saf saf dururlar?
- İlk ön safları tamamlarlar, saflar arasında boşluk bırakmazlar, diye cevap verdi. (Nesâî/imâmet: 28- Müslim/salât: 129- Ebû Dâvud/salât: 93- İbn Mâce/imamet: 50- Ahmed: 5/101)
HER MELEĞİN BELLİ BİR YERİ VARDIR
«(Melekler), «bizden her birimiz için belirli bir makam vardır » derler. »
Kâinat bütün sistemleriyle proğramlanmıştır. Melekler de yüklendikleri görevleri o proğramlara göre yerine getirirler. Hiçbir melek başıboş, amaçsız ve hikmetsiz yaratılmamıştır. O bakımdan kâinat bir bütün halinde Hakk’a ibâdet etmekte, her parçasıyla O’nu tenzîhle, tesbîhte bulunmaktadır.
«Allahʹın ordusu» diye anılan meleklere gelince: Onların sayısını Allah’tan başka kimse bilmez. Sayıları ölçülerimizi aşan bu nurdan ruhanîlerden her biri hem bulunduğu makamda Cenâb-ı Hakk’a ibâdet etmekte, hem gösterilen hizmeti kusursuz şekilde yürütmektedir. Görevi ve yeri olmayan hiçbir melek düşünülemez. Sahîh hadîslerden de anlaşıldığı üzere göklerde meleklerin yer almadığı bir boşluk yoktur. Kâinat meleklerle dopdoludur. İlâhî buyrukları birbirlerine süratle iletirler ve hiçbir hizmet aksamadan anında, zamanında yerine getirilmiş olur. Kâinatın büyüklüğüne bakılınca, bir haberin kısa sürede nasıl bütün gök ehline iletildiği insana biraz garip gelebilir; ancak nurdan yaratılan meleklerin sürati ışık hızıyla kıyas edilemiyecek ve rakamlarla anlatılması zor olacak ölçüdedir.
Aynı zamanda melekler hem görevlerinde, hem de ibâdetlerinde son derece düzenli ve disiplinlidirler. Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda muntazam saflar halinde durup ibâdet ederler. Hepsi de her an zikir ve tesbîh halindedir. Onlar için gaflet, unutkanlık ve benzeri arazlar söz konusu değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’de konumuzu oluşturan âyetlerle, melekler hakkında bize üç önemli bilgi verilirken, kâinat plânındaki yerimizi almamızı, düzenli bir hayat sürmemizi, yaratıldığımız gayeye yönelmemizi; iş ve ibâdetimizde çok dikkatli ve intizamlı bulunmamızı; her kişinin belirli bir yerinin ve işinin olmasını ve her hâl-ü kârda Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh edip anmasını ilhâm etmekte ve sadece Hakk’ı bilip ibâdet etmek için yaratıldığımızı dolaylı şekilde hatırlatmaktadır.
ERKEK VE KADINLARIN SAFLARI
Katade (R. A. ) diyor ki: «Önceleri erkeklerle kadınlar bir arada saf bağlayıp namaz kılarlardı. Yukarıdaki âyetler inince, erkekler önde, kadınlar onların arkasında saf olup namaz kılmaya başladılar. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/23- Tefsîr-i Kurtubî: 15/137)
ZAFER HAKKINDIR
«And olsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: Elbette onlar (peygamberler) yardım göreceklerdir. Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlâka galip gelecektir. »
Hakk’ı yeryüzünde temsîl eden gerçek müʹminler, Hakk’a lâyık birlik ve dayanışma içinde bulundukları takdirde, eninde-sonunda başarıya erişeceklerdir. Çünkü hak gelmeden bâtıl gitmez; doğru gelmeden yanlış ortadan kalkmaz. Hakkın gelmesi, onu temsîl eden mü’minlerin peygamber metoduyla hareket etmesine ve böylece kitap ile sünnet doğrultusunda hedefi belirlemesine bağlıdır.
Mü’minler kendilerini bu çizgiye getirdikleri zaman, Cenâb-ı Hakk’ın va’di gerçekleşir ve öylece başarı ve zafer kapıları açılır.
Allah’ın bu husustaki va’di Kur’ân’ın birkaç yerinde açıklanmaktadır. Şöyle ki:
«Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve imân edenlere dünya hayatında ve şahitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz. » (Mü’min Sûresi: 51)
«Allah, ben ve peygamberlerim mutlâka üstün geleceğiz diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür. » (Mücâdele Sûresi: 21)
Burada üstün gelmenin, başarı sağlamanın anlamı ve alanı nedir?
Üstünlük yalnız savaşta düşmanı hezimete uğratmak mıdır, yoksa medeniyet, ahlâk ve fazîlet gibi toplumu yönlendiren, hiç değilse tesir altına alan alanlarda da mı geçerliği söz konusudur?
Tarihin akışına baktığımızda, bu üstünlüğün mutlak anlamda savaş alanında ve zaferi elde etmede olmadığını görmekteyiz. Meselâ Nuh (A. S. ) ın asırları kapsayan mücadelesi siyasî ve fizikî alanlarda başarılı olmamış; ama meydana gelen tufan, ilâhî nusratın parlak zaferlerinden biri olmuştur ki, melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmiş ve geriye öğüt, ibret ve ders alınacak çok şey bırakmıştır. Bunun gibi İbrahim (A. S. ), Lût (A. S. ), Hûd (A. S. ) ve Sâlih (A. S. )ın da durumları buna yakın bir anlam taşımaktadır.
O halde düşmanın ister insan gücü ve Allah’ın yardımıyla kahredilmesi, isterse İlâhî hükmün inmesiyle silinip yok olması, imân, ahlâk ve fazîletten yana mutlaka bir üstünlüktür. Musa Peygamber’in (A. S. ) Fir’avn ve ordusuna karşı koyacak maddî güce sahip olmaması, Mısırʹı terketmesine neden olmuşsa da, aslında onun bu çıkışı zaferin ilk adımı ve başlangıcı olmuş; çok geçmeden Allah düşmanları Kızıldenizʹde hak ettikleri azâba uğratılmışlardı. Demek ki, sonuç itibariyle Allah ve Peygamberi üstünlük sağlayıp düşman kahredilmiştir.
Aynı zamanda «Allah’ın ordusu»ndan maksat, sadece müʹminlerin oluşturduğu insan gücü değil, kâfirlerin moralini bozan, mü’minlerin imân, irfan ve cesaretini artıran ve bir de kahredilecek kavim ve milletleri, tabii sebepleri harekete geçirmek suretiyle haritadan silen meleklerdir de..
AZABI ACELE İSTEYENLER
«Azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar? Azap onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkârcı)ların sabahı ne kötü olur! »
Cenâb-ı Hakk’a ve Oʹnun varlık âleminin her parçası ve bütünü üzerinde hâkim olan mutlak kudretine inanmayanlar, peygamberlerin ve kutsal kitapların; özellikle Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve Kurʹân’ın haber verdiği azabın hemen inmesini isterler; çünkü inanmazlar; o gibi haberlerin kuru birer tehdît olduğunu sanırlar. Oysa İlâhî hüküm ve azap şunun, bunun isteğiyle, arzusuyla inmez. Her şey belli plâna göre proğramlanmış, belli şartlara göre takdîr edilmiştir. Vakti, saati gelmeden, küfür ve zulüm son çizgisine gelip dayanmadan İlâhî hüküm inmez. Nitekim Mekkeli putperestler, İlâhî azabın inmesini zaman zaman acele istedikleri halde, İlâhî sünnet değiştirilmemiş ve hedefinden saptırılmamıştır. Bedir Savaşı’na ve Mekke’nin fethine kadar hüküm inmemiştir. Ancak 175-179. âyetlerle inecek azabın yakın olduğuna, müşrikleri alaşağı edip küfrün saltanatına son vereceğine; oturdukları yere, Allah’a dosdoğru imân edenlerin gelip yerleşeceklerine atıflar ve işâretler yapılmaktadır. «Sonlarının ne olacağını gör, kendileri de yakında göreceklerdir» âyeti zafer sinyali vermekte; inkârcı nankörlere son uyarıyı yapmaktadır.
İNKÂRCILARIN SALDIRI VE ŞARLATANLIKLARINA BİR SÜRE SABRETMEK
«Ve sen bir süre onlardan yüz çevir. (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında göreceklerdir. »
İmân cephesi, küfür cephesiyle savaşacak güçte değilse, yani mevcut imkânlar ve şartlar buna el vermiyorsa, sadece teblîğ ve irşada devam edip bir çatışma ve vuruşmaya yol açmamak gerekir. Aksi halde mü’minlerden yana iyi sonuçlar, başarılı hizmetler uzun bir süre kesilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Bu da İslâmʹın aleyhine olur. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) Mekke Devri, sözü edilen metot çerçevesinde değerlendirilmelidir. Sürtüşme ve tartışmaya, vuruşma ve iç savaşa aslâ müsaade edilmemiş ve gerektiğinde sabredilerek İlâhî hükmün inmesi beklenmiştir. Medine Devri çok daha değişiktir; İslâmiyetin güç bulup küfrün azgınlığına ve saldırılarına karşı koyacak düzeye gelinmiş ve arkasından hemen cihâd emri inmiştir: «Ve sen bir süre onlardan yüz çevir» emri önce Mekke Devri’ne, sonrası ise Medine Devri’ne işârettir.
ZAFERİ KUTLAMANIN YOLU VE ANLAMI
Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de azgın müşriklerin saldırılarına karşı sabreden mü’minlere kurtuluş ve zaferin yakın olduğunu müjdelerken, o günlere erişilmiş gibi bir hava estirmekte ve meydana geleceği kesin olan bir olayın gerçekleşmiş kabul edileceğine işârette bulunmakta ve bu zaferi tesbîh, selâm ve tahmîd ile kutlamayı tavsiye etmektedir. Zira insanları başarıya eriştiren, inkârcıları baş aşağı getiren ancak Cenâb-ı Hakk’ın hükmü ve takdiridir. O halde O’nu her türlü noksanlıktan, kudretsizlikten tenzîh edip yegâne izzet ve şan sâhibi olduğunu dile getirmek; Oʹndan bize en doğru haberi getirip imân ve güvenimizi artıran peygamberi salât-ü selâm ile anmak ve asıl övülmeğe lâyık olan zatın Cenâb-ı Hak olduğunu düşünerek O’na hamd-u senâda bulunmak kulluğumuzun ve imânımızın gereğidir.
O bakımdan Sâffât Sûresi, zaferin müjdesini verirken sözü edilen üç hususu açıklayarak son buluyor.
TESBİHİN TAŞIDIĞI TENZÎH VE TA’ZÎM
«O çok üstün, çok güçlü olan Rabbin, onların vasfedegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. »
Tesbîh: Varlıkta her şeyin kendi üzerinde taşıdığı Hakkʹın kudret damgasıyla ve yöneldiği hizmetle İlâhî buyruğa baş eğerek O’nu her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzîh etmesi ve kemal sıfatlarıyla Oʹnu övüp ta’zîmde bulunmasıdır. Bunun için O yegâne izzet ve azamet sâhibi Allahʹa tesbîhten sonra hamd edilmektedir. Çünkü hamd, Cenâb-ı Hakkʹın kemal sıfatlarıyla tezahür eden tecellilerini idrâk edip övmektir. Bu bakımdan Kur’ân-ı Kerîmʹin birçok yerinde «tesbîh» ile «tahmîd» birarada anılmıştır.
O halde her şeyi ezelî plânına göre, kudretinin tecelli ve tezahürüyle yaratıp, onları bağlı bulundukları kanunlar doğrultusunda türlerinin özelliğine, mayalarındaki cevherine göre yetiştirip terbiye eden, geliştirip kemâle erdiren Allah, şüphesiz ki her türlü noksanlıktan, arâzdan ve benzetmelerden pâk ve yücedir; münezzehtir ve büyüktür. O dünyada da, âhirette de en güzel övgülere ve kemal sıfatlarına lâyıktır.
Sâffât Sûresi’ne, Hakk’ın buyruğuna baş eğip görev ve ibâdetlerini, tesbîh ve tenzihlerini aralıksız yerine getiren, aynı zamanda Allah’ın huzurunda saf saf durup saygının en güzelini sergileyen meleklere and içilerek başlandı ve âlemlerin Rabbi Allah’a tesbîh ve tahmîdde bulunularak bitirildi.
Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksanlıktan tenzîh ederken, en güzel övgülere ancak O’nun lâyık bulunduğunu söyler ve Peygamberlere de salât-ü selâmlarımızı sunarız.