MEÂLİ:
175- (Size o haberi getiren) ancak şeytandır; kendi dostlarını (savaş ve ölümle) korkutur. Müʹmin iseniz onlardan korkmayın Benden korkun.
176- Küfürde yarışanlar seni kaygılandırmasın; çünkü onlar Allahʹa hiçbir sûrette zarar veremezler. Allah onlara âhirette (saadetten yana) bir pay vermemeyi ister. Onlar için büyük bir azâb vardır.
177- Doğrusu küfrü imân karşılığında satın alanlar, elbette hiçbir şey ile Allahʹa zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azâb vardır.
İNİŞ SEBEBİ
Uhud savaşında da, ondan sonra da şeytan ve o karakterde olan münafıklar, imândan kaynaklanıp taşan üstün bir cesaret ve kahramanlığı kırmak için durmadan yalan uydurdular ve büyük bir ordunun Müslümanlar aleyhine toplandığını haber verdiler. Muhammedʹe bağlı olanların çok geçmeden yok edileceklerini üzülürcesine sahte bir eda ile anlatmaya çalıştılar. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi (İbn Cerîr - Lübabü’t-Te’vîl)
Diğer bir rivâyete göre:
Kureyş müşrikleri küfürde yarışıyor, İslâm’a karşı durmadan kuvvet hazırlıyor ve adam topluyorlardı. Onların bu tutumuna karşı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz iki yönden üzülüyordu: Biri, onların küfürde ısrar edip doğru yola girmedikleri, bu yüzden ebedî bir azâba kendilerini ittikleri; diğeri İslâm’a karşı her çareye başvurmaları idi.
Bunun üzerine yukarıdaki 176. ayet indi. (İbn Cerîr - Lübabü’t-Te’vîl- Kurtubî)
İLGİLİ HADÎSLER
«Doğrusu sizin görüp bilmediğiniz şeyi ben görüp bilmekteyim. Sizin işitemediğinizi işitmekteyim. Gök inleyip ses çıkardı, bunda o haklıdır. Çünkü dört parmak boş bir yer yoktur ki orada bir melek alnını koyup Allah’a secde etmiş olmasın. Allahʹa and olsun ki, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız az güler, çok ağlardınız; yatakta kadınlarla yatıp telezzüz etmez, yollara dökülüp Allahʹa duâ ve niyazda bulunurdunuz!
Allahʹa yemin ederim ki, kesilmiş bir ağaç olmayı çok arzu ederdim. » (Tirmizî: Hadisün hasenün garibün)
Kudsî Hadîs
«Ey kullarım! ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da haram kıldım; artık birbirinize zulmetmeyiniz. Ey kullarım! benim doğru yola eriştirdiğim müstesnâ, hepiniz sapıklık içindesiniz. O halde benden hidâyet (doğru yol) isteyin, sizi ona kavuşturayım.
Ey kullarım! benim yedirdiğim müstesnâ, hepiniz açsınız. O halde benden yiyecek isteyin size vereyim. Ey kullarım! hepiniz çıplaksınız, ancak benim giydirdiğim müstesnâ. O halde benden giysi isteyin size giydireyim.
Ey kullarım! doğrusu siz gece-gündüz hata ve günah işlersiniz. Ben ise bütün günahları bağışlarım. O halde benden af ve bağışlanma dileyin, sizi bağışlıyayım.
Ey kullarım! şüphesiz ki, bana zarar vermeye gücünüz yetmez ki zarar verebilesiniz. Bana yarar vermeye de gücünüz yetmez ki yarar verebilesiniz.
Ey kullarım! eğer önce gelenlerinizle sonra gelenleriniz, insanlarınız ve cinleriniz bir tek adamın takvâ dolu kalbi üzere bulunsalar, bu benim mülkümde bir şey artırmaz. Ey kullarım! eğer önce gelenlerinizle sonra gelenleriniz, insanlarınız ve cinleriniz en çok günah işleyen ahlâksız bir adamın kalbi üzere bulunsalar, bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez.
Ey kullarım! eğer önce gelenlerinizle sonra gelenleriniz, insanlarınız ve cinleriniz tek bir toprak üzerinde durup benden isteseler, ben de her insanın isteğini karşılasam, bu benim katımda olan nimetten bir şey eksiltmez. Ancak denize batırılan bir iğnenin denizden eksilttiği kadar eksiltebilir.
Ey kullarım! bu ancak sizden yana sayıp hesapladığım amellerinizdir. Sonra da onların karşılığını size eksiksiz vereceğim. Kim iyilik ve hayra kavuşursa Allahʹa hamdetsin. Kim de bundan başkasını bulursa, ancak kendini kınasın. » (Sahih-i Müslim - Tirmizî: Ebû Zer (R. A. )den)
Hakka imân üstün cesareti gerektirir
İmân konusunda insanlar genellikle üçe ayrılır:
1. Cenâb-ı Hakkʹın varlığına, birliğine inanıp Oʹndan gelen her şeyi şüpheye yer vermeden kabul edenler.
2. Allah’ın varlığını, birliğini inkâr edip mukaddes hiçbir şey tanımıyan ve insanı doğup büyüyen, ölüp bir yığın gübre kabul eden maddeciler.
3. Allahʹın varlığı, peygamber ve kitap hakkında şüpheye düşüp imanla inkâr arasında bocalayanlar.
Birinciler hakiki müʹminlerdir. İmân onların ruhî yapısının temel taşı ve değişmiyen gıdasıdır. Ancak Allah’tan korkarlar. Cihat onların yolu, din ve ahlâka hizmet onların sanatı, insanlıktan yana yararlı olmak amaçları, Allah rızasını kazanmak tek gayeleridir. Bunların cesaretleri her türlü engeli kıracak ölçü ve anlamdadır. Bâtılın beynini dağıtan da ancak bu güçtür.
İkinciler hakiki dinsizlerdir. Bunlara Kurʹân dilinde kâfirler denilir. Ruhları pörsümüş, vicdanları silinmiştir. Beyinleri inkâr suyuyla yıkanmış, kalbleri ölmüştür. Maddî imkânlara mâlik oldukları ölçüde cesurdurlar. İdeallerine daha çok mide ve şehvet bağıyla bağlıdırlar. Ölüm onlar için karanlık bir uçurum.. Yaşlanmak büyük bir umutsuzluk..
Üçüncüler, hakiki münafıklardır. Renkleri pek belli olmaz. Bukalemun gibi araziye uymasını bilirler. İmandan çok küfre yakındırlar. Ruhları hasta, vicdanları paslıdır. Cesaretleri kırık, fitne ve fesatları yaygındır. Renkleri belli olmadığı sürece İslâm için çok tehlikelidirler.
İşte konumuzla ilgili 175. âyetle daha çok bu üçüncü kısma girenlerin tutumundan söz ediliyor. Korkak şüphecilerin kendi dost ve yakınlarını da durmadan korkutmaya çalıştıkları belirtiliyor. «Düşmanınız olan insanlar size karşı ordu toplayıp hazırladılar, aman onlardan korkun», diyenlerin bu kararsızlar olduğuna parmak basılıyor.
«Müʹmin iseniz, onlardan korkmayın Benden korkun. » âyetiyle de hakiki mü’minlerin ölçü ve anlamı, cesaret ve tutumu belirtiliyor. Çünkü sadık mü’min ancak Allah’tan korkar ve o, Allah cidden korkulmaya daha lâyıktır, der. Cesaret ve kahramanlık mü’minin değişmiyen vasfıdır. Korkaklık, ölüm endişesinden, aç kalma kaygısından kaynaklanıp çıkar. Mü’minin kalbinde bu iki endişenin de yeri yoktur. Çünkü ona göre bir gün önce veya bir gün sonra ölmek önemli değil, Allah’ın dilediği şekilde, O’nun hoşnut olacağı mâna ve maksat doğrultusunda ölmek mühimdir.
Mü’mine göre, ölüm yok olmak değil, dar bir evden çok geniş bir eve göç etmektir. Bunun için umutludur, kararlıdır, cesurdur ve endişesizdir.
KUR’ÂN GÜNÜMÜZÜN MÜSLÜMANLARINA DA SESLENİYOR
«Küfürde yarışanlar seni kaygılandırmasın... »
Büyük bir azgınlık içinde durmadan tırmanan küfre ve anarşiye karşı, imândan gelen bir cesaretle çıkmadığınız ve bu yolda canınız dahil her şeyinizi fedâ etmeyi göze almadığınız takdirde perişan olacaksınız. Küfür ve inkâr ateşi sizi yakıp bitirecek, yardımcı da bulamıyacaksınız. Bu bir İlâhî kanundur ki değişmez. Ölümden korkan, bütün gücünü servetine borçlu olan müslümanlardır ki küfre imkân sağlamış, alanı onların at oynatmasına terketmişlerdir. Gelecek olan fitnenin yalnız haksızları değil, bütün bir ümmeti ve milleti kasıp kavuracağını hesaplıyamamışlardır.
Diyebiliriz ki, eğitim noksanlığının da bundaki payı büyüktür. İslâm âlemi Kur’ân kültürünü eğitim yoluyla kuşakların kalbine ve dimağına sistemli biçimde işlemediği müddetçe sözü edilen fitneden kendilerini kurtaramıyacaklardır. Çünkü Kur’ân kültürüyle beslenen bir kalp ve o kalbdeki imân şu sonucu doğurur:
a) Yalnız Allah’ı bilir ve O’nun önünde eğilir,
b) Son dinin bütün bir insanlığın dini olması için çırpınır,
c) Mü’minlerin birlik ve beraberlik içinde Allahʹa yönelmesini, O’nun emrine göre bir hayat düzeni kurmasını ister,
d) Allah yoluna kendini adamayı, bu yolun üzerindeki küfür, fitne ve fesad dikenlerini bir bir temizlemeyi hizmet bilir, gerektiğinde bütün varlığını bu uğurda harcamayı büyük bir ibâdet sayar. Onun için Allah en doğru olanı haber veriyor:
«Küfürde yarışanlar seni kaygılandırmasın; çünkü onlar Allahʹa hiçbir surette zarar veremezler. »
Küfür ve tuğyanın, fitne ve fesadın dört nala yarışması, hakiki mü’minleri korkutmaz. Çünkü her devirde küfrün bu tür tuğyanı az veya çok olmuştur. O halde inkârın şiddeti ancak mü’minlerin imânını ve hizmet aşkını kamçılar; Allah’ın dinine daha çok sahip çıkmalarını sağlar. Çünkü İlâhî sünnet, inandığı davaya daha çok bağlı ve sadık olanların yüzüne tebessüm eder. Korkakların, imân ve irâdesi zayıfların elinden tutmaz. Böylece küfürde yarışanlar da, imân ve irfan kuvvetiyle bunun karşısında duranlar da ve ölümden korkup mü’minlere korkaklık aşılıyanlar da kendi kaderlerini çizerler, hepsi o kadar.
KÜFRÜ İMÂN KARŞILIĞINDA SATIN ALANLAR
«Doğrusu küfrü imân karşılığında satın alanlar, elbette hiçbir şey ile Allah’a zarar veremezler. »
Büyük nîmetlerin kıymeti daha çok elden gittikten sonra bilinir. İmân nîmeti de böyle oldu. Milletleri karanlıktan şeref düzeyine çıkaran, insanları insanlıktan yana hizmete sevkeden, Allah ile kulları arasındaki her türlü engeli kaldıran, dünya ile âhiret, ruh ile beden arasında gerçek anlamda dengeyi sağlayan İslâm ve Onun gönüllere yerleştirdiği hakiki imân, İslâm âleminde yabancıların çevirdikleri binlerce hile ve desiselerle eğitim dışı bırakılınca, yabancı kültüre bağlı kuşaklar yetişmeye ve birbirini takibe ve taklide başladılar. Çok geçmeden kendi öz kültürleri belirsiz hale geldi. Yabancı kültüre büyük bir hayranlık duyuldu. Böylece asırların oluşturduğu köklü imân yavaş yavaş yerini inançsızlığa terketti. Daha doğrusu Müslümanların hatırı sayılır bir bölümü, yabancı kültürü imân karşılığında satın almakta bir sakınca görmediler. Uhud savaşından hemen sonra paniğe kapılıp kurtuluşu küfürde arayan münafıklar gibi onlar da kapılarını yabancı kültüre açtılar. Bu yetmiyormuş gibi, bir de kendi aralarında bölündüler; tartışma, sürtüşme ve vuruşmaya başladılar. Olan oldu, imân ve İslâm nimetinin büyük bir kısmı elden gitti. Sıkıntılar birbirini izledi. Küfür kılık değiştirdi, materyalizm ve komünizmi can kurtaran simit diye takdim etti. Kendini bir türlü aşağılık duygusundan kurtaramıyan Müslümanların bir kısmı bu can simidine el uzatmakta bir sakınca görmüyecek kadar körleştiler. Varlığının, şeref ve itibarının tek dayanağı olan İslâm’a sırt çevirmenin cezâsını kat kat ödediler. Ne yazık ki, hâlâ bir kısmının aklı başına gelmedi, daldığı gafletten bir türlü uyanamadı. Uyanamadığı için de emperyalist ülkeler, daha doğrusu İslâm düşmanları onları sömürmeye devam etmektedirler.
Evet yabancı kültüre körükörüne kapılarını açan bazı müslümanlar önce imânları karşılığında küfrü, İslâm’ın ilim, ahlâk ve fazîlet gölgesi altında yaşamaya bedel inkârcılara uydu olmayı tercîh ettiler. Allah ve Resûlünün insanlıktan yana açtıkları saadet caddesinden ayrıldılar; dertleri mideleri, kaygıları beş yıllık ömürleri oldu. Bugün Afganistan’daki hazin manzara bu zincirin halkalarından biridir.
Yabancı kültür İslâm âlemine hiçbir şey kazandırmadı, ama çok şey kaybettirdi. İslâm âlemi bu yüzden birkaç asır geriye gitti. Kaybettiği zamanı telafi etmek babında bir kısmında halâ ciddi bir gayret de pek göze çarpmamaktadır.
İşte 177. âyet bu hakikatı bütün açıklığıyla gözlerimizin önüne sermekte, kalbimize bir neşter gibi vurmaktadır:
«Doğrusu küfrü imân karşılığında satın alanlar, elbette hiçbir şey ile Allahʹa zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azâb vardır. »
Bu azâb biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki türlüdür: Dünyadaki azâb, gayr-i İslâmî bir düzene uydu olmanın verdiği aşağılık duygusudur. Âhiretteki azâb çok daha acıklı olacaktır.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle hakiki imân cevherine sâhip olan mü’minler, Allah yolunda birleşip bir güç oluşturdukları takdirde küfredenlerin onlara zarar veremiyeceği anlatılarak Sünnetullah’ın ilgili hükmü açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle hakka karşı gelen inkârcılara mühlet verilmesinin hikmetine parmak basılıyor, sonuç olarak bunun onlar için hayır getirmiyeceği belirtiliyor. Böylece gerçek saadetin dünyada birkaç yıl refah içinde fazla yaşamak olmadığı, fakat imân nimetinin verdiği derin zevk ile Allah dostluğunu kazanmanın saadetin tâ kendisi olduğu açıklanıyor. Sonra da mü’minler uyarılarak iyinin kötüden, murdarın temizden, fazîletin rezaletten ayırt edileceği ölçüye dikkatler çekilerek İlâhî irâdenin gereği anlatılıyor. Hakla bâtılın aralıksız mücadele halinde bulunmasının sebeplerinden birinin belirtilen husus olduğuna işâret ediliyor.