MEÂLİ:
170- Onlara, «Allahʹın indirdiğine uyun» denilince, «hayır biz baba ve dedelerimizi üzerinde bulduğumuz şeye uyarız» derler. Ya baba ve dedeleri bir şey akledememiş ve doğru yolu bulamamışlarsa?
171- İnkâra sapıp küfür üzere kalanların durumu, bağırıp çağırmaktan başka bir şey işitmeyen (ve tıpkı davarlara seslenen çoban) gibidir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden akledip anlayamazlar.
İNİŞ SEBEBİ
Bu âyetler puta tapanlar ve bilhassa Yahudilerden bir topluluk hakkında inmiştir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onları İslâm’a dâvet ettiğinde, «Hayır, biz babalarımızın üzerinde bulunduğu şeye uyarız» dediler. Bu körükörüne bağlanmak, geçmişin bilgisizlik perdesi altında kalmak onlar için çok kötü sonuçlar doğurdu. Allah onların bu şuursuzca sözlerine karşılık onları sağırlık, dilsizlik ve körlükle vasıflandırdı. (Tefsîr-i İbn Kesîr - İbn Cerîr - Lübabüʹt-Teʹvîl.).
EĞİTİMİN GEREĞİ
İslâm eğitimle başlamış ve onunla gelişmiştir. Hazreti Peygamber (A. S. ) Efendimiz ayni zamanda büyük bir eğitimci, hurafa ve kötü âdetleri yıkan eşsiz bir inkılapçı idi. Yukarıdaki âyetlerle insanları bir takım uyuşturucu hurafa ve yanlış inançlardan kurtarmanın gereğine işâret ediliyor; geçmişin verimsiz, eskimiş kötü ve zararlı gelenek ve inançlarına saplanıp kalmanın insanı sağır, dilsiz ve kör durumuna düşüreceğini haber veriyor. Gerçekte geleceğin büyükleri, bugünün küçükleri sayılan çocukları ciddi, doğru, yararlı ve geliştirici bir eğitim süzgecinden geçirmemiz, onların körpe kalbine ve dimağına hakkın varlığını ve sevgisini işlememiz Allah’ın değişmiyen bir emri ve sağlam karakterli bir neslin devamını sağlamanın gerçek yolu ve metodudur.
FIKIH - İCTİHAD
«Hayır, biz baba ve dedelerimizi üzerinde bulduğumuz şeye uyarız. » derler.
Gerek peygamberlere, gerekse onların getirdiği esas ve prensipler üzerinde ilmî yeteneğini kullanan büyük ilim adamlarına uyarken, sağırlar, dilsizler ve körler gibi bağlanıp kalmamak; Allah’ın insana en büyük lûtuflarından biri olan aklı harekete geçirmek, zekâ ve yeteneği kullanmak suretiyle yararlarını araştırmak gerekir. Zira bilerek, anlayarak inanmak çok daha köklü ve kalıcı olur. O bakımdan Tevhîd akidesi konusunda taklidin sıhhatli olmadığı söylenmiştir. Nitekim aşağıda bu hususu biraz daha açıklıyoruz.
İTİKADÎ YÖNÜ
Bu âyetlerle, önce Arapların katı bir bilgisizlik ve inat içinde bulundukları, her yeniliğin karşısına koyu bir taassupla çıktıkları ve atalarından ne görmüş ve işitmişlerse körükörüne ona bağlanıp kaldıkları; hakkı araştırıcı olmadıkları bildiriliyor. Sonra ölçüsüz ve anlamsız bir taklîde kurban oldukları, bu yüzden her geçen gün Hakk’tan uzaklaştıkları hatırlatılıyor. Çünkü her konuda atalara uymak, geçmişin iyi ve kötü, yararlı ve zararlı inanç ve âdetine bağlanıp kalmak; geleceğin mutluluk va’deden ve hakkı yansıtan gerçeklerine karşı hareketsizliği, ya da onları reddetmeği öğütler.
Peygamberlerin getirdiği hakikatler ise bu kaidenin dışındadır. Çünkü Allah’ı sıfatlarıyla bilmenin ve O’na karşı kulluk görevini yerine getirmenin ölçü ve anlamı ancak peygamberin bildirdiği esas ve prensiplerle gerçekleşebilir. İnsan aklı bunu tamamen anlayıp kavramaya, kurallarını tesbite yeterli değildir. O halde dinî inançlarda ve ibâdet hususlarında atalarımıza değil, gönderilen son peygambere uymamız gereklidir. Ancak ne var ki, peygambere de uyarken, Onun getirdiği esaslar ve prensipleri kabul ederken aklımızı kullanmamız, vicdanımızın sesini duyarak bağlanmamız şarttır. Böylece kendimizi körükörüne taklîdden kurtarmış oluruz ve imânımızı tahkika eriştirmiş bulunuruz. Dindarlığın en güzeli ve en sağlamı da budur.
Kitap ehlinden olan Yahudi ve Hıristiyanlara en son inen ve tekâmül edegelen dinlerin en son halkası olan İslâmiyete ve o dinin kitabı Kurʹân’a uymalarının akıl ve vicdan gereği olduğu bildirilirken, insan aklına ve vicdanına bilhassa bu önemli konuda geniş yer veriliyor. Atalarının koyu bir bilgisizlik ve aşırı bir taassup, ayni zamanda körükörüne bir taklîd yüzünden akıllarını ve anlayışlarını kullanamadıklarından hakikatı bulamadıkları, Hakk’a kavuşamadıkları bilhassa belirtiliyor. Halbuki akıl denilen İlâhî nîmet insana hakikatı arayıp bulmak için verilmiştir. Bu yolda kullanılmayan ve taassubun kurbanı olan akıl yaratıldığı gayenin dışına itilmiş olur. Böylece insan sadece çobanın sürmesiyle hareket eden, onun bağırıp çağırmasıyla duran ve daha çok çobanın irâdesine bağlı kalan bir sürü koyundan farksız sayılır. Bu duruma kendini düşürenler gayet tabii Hakk’ın sesini işitmiyen, delilleri ve âyetleri görmeyen, sorulanı dosdoğru cevaplandıramıyan sağırlar, dilsizler ve körlerdir.
İmam Kurtubî bu konuda diyor ki:
Ataları bâtılda taklîd etmek yerilmiştir. Çünkü böyle bir taklîd küfür ve günahla ilgilidir. Hakkı taklîd ise yerilmemiştir. Çünkü «Eğer bilmiyorsanız ilim ehline sorun» emri bu kapıyı açık tutmuştur. Ancak çoğu ilim adamlarımıza göre itikatta taklîd doğru değildir. Çünkü her mü’mine Tevhîd konusunu okuyup öğrenmek farzdır. Dinî hükümlerde ise Allah’ın Kitabından ve Peygamberin Sünnetinden bunları çıkaracak bilgiye sahip değilse, o takdirde çıkarabilen müctehidleri, ilim adamlarını taklîd etmesi vacib olur. »
ÂYETLER ARASINDAKİ BAĞLANTI
Allah yukarıda geçen âyetlerle kendisinden başkasını ilâh kabul edenlerin veya başkasını kendisine denk tutanların durumunu açıkladıktan sonra kullarından yana helâl ve mubah kıldığı şeylerde yarar; haram, murdar ve mekrûh saydığı şeylerde zarar bulunduğuna dikkatleri çekerek yeryüzündeki nîmetlerin temiz ve helâl olanından yemelerini önerdi. Sonra da atalarını körükörüne taklîd eden inkârcıların bu kötü tutum ve davranışını kınadı-ve onların bu acıklı halini çobanla sürü arasındaki bağırıp haykırmaya benzeterek sürünün kendi irâdesinde hareket etmediğini, sadece çobanın bağırıp çağırmasıyla birşeyler yaptığını, kendilerini idare edecek akıllarının bulunmadığını örnek olarak gösterdi.
Aşağıda meâlini verdiğimiz 172-173. âyetlerle bu kez mü’minlere hitab ederek, doğru yolu bulmada, İlâhî beyânları anlayıp kavramada herkesten daha lâyık bulunduklarına işarette bulunuyor, sonra da yeryüzündeki niʹmetlerin ancak temiz ve helâl olanından yemelerini ve buna karşılık gönülden Allah’a şükrederek Oʹnun mülkünde, O’nun ni’metini yine O’nun huzurunda ve denetimi altında Oʹnun emrine ve tavsiyelerine uygun ölçü ve biçimde kullanmalarını, söz ve davranışlarıyla ortaya koymalarını hatırlatıyor.