MEÂLİ:
13- Buna rağmen yüz çevirirlerse, de ki: «Ad ve Semûd’a düşen yıldırımın benzeri bir yıldırımla sizi uyardım. »
14- Hani onlara peygamberler, önlerinden arkalarından (seslenip) gelmişti de «ancak Allahʹa kulluk edin» (demişlerdi). Onlar ise: «Eğer Rabbimiz dileseydi melekleri indirirdi. Bu bakımdan biz elbette sizinle gönderilen şeyi inkâr edenleriz! » Demişlerdi.
15- Ad kavmine gelince: Onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve «Bizden daha güçlü kim vardır? » Dediler. Onları yaratan Allahʹın kendilerinden daha kuvvetli kudretli olduğunu görmediler mi? Zaten onlar âyetlerimizi bile bile inadla inkâr etmekteydiler.
16- Bu yüzden üzerlerine o uğursuz günlerde bir kasırga gönderdik ki, bunu Dünya hayatında onlara rezillik rüsvaylık azâbını tattırmak için yaptık. Âhiret azâbı ise daha rüsvay edicidir ve onlar yardım da göremezler.
17- Semûd kavmine gelince: Kendilerine doğru yolu gösterdikse do onlar körlüğü doğru yola tercîh ettiler. Bu sebeple kazanıp elde ettiklerine karşılık aşağılayıcı azâp (olarak) yıldırım onları yakalayıverdi.
18- İmân edenleri, (Allahʹtan) korkup (fenalıklardan) sakınanları ise, kurtardık.
İNKÂRCI ZORBALARI UYARMAK
«Buna rağmen yüz çevirirlerse, de ki: «Ad ve Semûdʹa düşen yıldırımın benzeri bir yıldırımla sizi uyardım.. »
Arap Yarımadası’nda kalıntıları bulunan Âd ve Semûd kavimlerinin niçin yok edilerek bir masal haline dönüştürüldüğü konu edilerek hem Mekkeli azgın müşrikler, hem de her çağda yaşamakta olan o tiynetteki inkârcılar uyarılmakta ve bir gün yine tarihin tekerrür edeceği hatırlatılmaktadır.
Âyetin açık anlatımından anlıyoruz ki: Tarih boyunca hak ile bâtıl mücâdelesi sürüp gelmiş, her devir ve çağda bu mücadelenin bıraktığı yankı kulaklara aksetmekten geri kalmamıştır. Gerçek bu olunca, haktan yana olan mü’minlerin her zaman peygamber metoduyla yola çıkmaları, imanla ilmi birleştirerek teblîğ ve irşâd hizmetini sürdürmeleri ve kaba kuvvete, saldırı ve haksızlığa karşı, günün şartlarını dikkate alarak bir strateji uygulamaları gerekmektedir. Çünkü hak saldırgan ve zâlim değildir; hele şarlatan, fitne ve fesat çıkaran hiç değildir. O hep ağırbaşlı, vakarlı, temkinli, yapıcı ve ıslâh edicidir. Vurucu bir kuvvet oluşturduktan sonra da, düşmanı saldırmadıkça o saldırmaz, hasmı tuğyan edip hakları çiğnemedikçe o karşı koymaz. Zira hakkı temsîl edenlerin amaç ve maksadı, dünya saltanatı değil, Cenâb-ı Hakk’ın kurduğu düzen içinde insan olmanın anlam ve hikmetini anlayarak yeryüzünde Allah’a imân doğrultusunda güven ve huzur sağlamak; azgın zorbaları durdurup birbirini sevip sayan toplumlar vücuda getirmektir.
AD VE SEMÛD KISSASI
«Ad Kavmi’ne gelince: Onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve «Bizden daha güçlü kim vardır? » dediler.. »
Cenâb-ı Hak, sık sık inkârcı azgınları uyarmak ve dikkatlerini tarihî hakikatlere çekmek ve sünnetullahın şaşmazlığını hatırlatmak için Kur’ân-ı Kerîmʹin yirmi dört yerinde Ad Kavmi’nden, yirmi altı yerinde de Semûd kavminden söz etmekte ve onların başına inen İlâhî azâbın bazı önemli safhalarını açıklamaktadır.
Ancak sözü edilen iki kavimden bu kadar yerde tekrar tekrar söz edilmesi, aynı söz ve aynı mana ve hükümleri tekrar etme şeklinde değil; az farklı anlatımla yeni yeni bilgiler, misâller ve hükümler vermeye yönelik bir tekrardır.
Kurʹân’da uygulanan İlâhî üslûp ve metod gereği, farklı mânalar, değişik safhalar ve birbirine çok yakın anlatım şekilleri söz konusudur. O bakımdan bir kavim veya milletle ilgili kıssayı tam anlamıyla kavrayabilmek, mana ve maksadına nüfuz edebilmek ve nasıl bir misâl teşkil ettiğine akıl erdirebilmek için o kıssayla ilgili anlatımların tamamını biraraya getirmek gerekir.
Ayrıca aynı kıssanın tekrarı, konuyu unutmamamızı, idrâklerimizi o misâle karşı uyanık tutmamızı ve hafızamızda yer eden izin derinleşmesini ilhâm etmektedir.
Buna bir misal verelim:
el-Hakka Sûresi 5. âyette, Semûd Kavmi’nin «tâğiye» ile yok edildiği açıklanır. «Tâğiye», daha çok sınırları aşan, yürekleri yerinden hoplatan korkunç haykırış anlamına gelir. Fussilet Sûresi 17. âyette ise, sınırları aşan o korkunç haykırışın «sâika» olduğu belirtilir. Bilindiği gibi, «sâika» birkaç manaya delâlet eden bir kavramdır: Yıldırım, şimşek, alâmet, korkunç ses, yok edici azap ve ansızın gelen korkunç ses sebebiyle düşüp ölmek ya da bayılıp kendinden geçmek bu cümledendir.
Konumuzu oluşturan Fussilet Sûresi 16. âyette Âd Kavmi’nin «Rîh-i Sarsar» ile helâk edildiği belirtilirken, el-Hakka Sûresi 6. âyette onların «Rîh-i Sarsar-i Âtiye» ile yok edildikleri açıklanmaktadır. Birinci anlatımla esen rüzgârın müthiş ve korkunç ses çıkardığına yer verilirken, ikinci anlatımda bu biraz daha açıklanarak o korkunç rüzgârın engel dinlemediği, sınırları aşıp her şeyi yıkıp yok ettiği «âtiye» sıfatıyla tanımlaması yapılır.
Bu misâlleri çoğaltmak mümkündür; ama tefsîrimizin hacmi pek müsait değildir. Ancak okuyucularımıza şunu tavsiye ederiz: Kurʹânʹda tekrar edilen kıssalar ve olaylar arasında birbirini tamamlayıcı ve açıklayıcı bağlar mevcuttur.
Konumuzu oluşturan âyet ile el-Hakka sûresinde aynı konuyla ilgili âyet arasındaki bu tamamlayıcı ve açıklayıcı bağı misal olarak vermemiz bunun açık belgelerinden biridir.
MİSÂL VERİLEN İKİ KAVMİN TUTUMUNUN ANA ÇİZGİLERİ
Hem Mekkeli putperest inkârcılara, hem de her çağda yaşayan inkârcı maddecilere, Hakk’a baş kaldırıp o yüzden yok edilen iki kavmin tutumunun ana çizgileri verilerek gereken uyarı yapılmaktadır. Şöyle ki:
1- Sık sık gönderilen peygamberler, her vesileyle inkârcıların yüzlerine karşı teblîğ ve irşatla seslendikleri gibi, kendilerini dinlemeyip arkalarını döndürüp gidenlere de seslenmişlerdir. Buna karşılık onların peygamberlere verdikleri cevap bütünüyle akıl ve mantık dışı olmuştur. Meselâ «Rabbimiz dileseydi sizi değil, melekleri gönderirdi. Melek olmadığınıza göre size inanmayız» demelerinin makul ve makbul bir yanı var mıdır?
2- Ad Kavmi yeryüzünde haksızlık eden, hakları olmadığı halde büyüklük taslayan ve inkârda ısrar edip peygamberleri küçümseyen bir topluluktu.
3- Kendilerinden daha güçlü bir kudretin bulunacağına ihtimal bile vermeyecek kadar İlâhî kudreti idrâkten mahrûm bulunuyorlardı.
4- Cenâb-ı Hakkʹın varlığına delâlet eden, akla ışık tutan âyet ve belgeleri inatla inkâra devam ettiler.
Böylece inkâr inatla, kibir ve gururla birleşip azgınlık ve taşkınlığın son kertesine gelince İlâhî hüküm iniverdi de hepsini helâk çukuruna itip doldurdu.
Semûd Kavmiʹne gelince:
1- Kendilerine doğru yol gösterildiği halde körlüğü, sapıklığı tercîh ettiler.
2- Doğru olanı seçmedikleri için Hakk’a karşı daha çok kabalaşıp tuğyan ettiler. Haksızlığı benimseyip inkârla birleştirdiler ve o yüzden dönüşü zor, aynı zamanda çok tehlikeli bir yola girip, yürümeye ısrarla devam ettiler. Sonunda İlâhî sünnet gereği üzerlerine azâp hükmü ansızın iniverdi.
İşte bu tabloyu birçok milletlerin tarihinde görmekte ve anlamaktayız. Önemli olan şudur ki, gelen büyük felâketin ve yok edici azâbın sebep ve hikmetini, maksat ve gayesini araştırıp bilmek ve ona göre gelecek günlerimizi İlâhî sünnet doğrultusunda aydınlığa kavuşturmaktır.
Kur’ân her yanı ve yönüyle bize doğru yolu göstermekte; öğüt ve ibret alacağımız misaller vermekte ve tablolar çizip gözlerimizin önüne koymaktadır.
Böylesine tehlikeli bir çizgiye gelmeden iki şeye büyük ihtiyaç vardır.
1- Allahʹa, Âhiretʹe ve Peygambere dosdoğru imân etmek,
2- Allahʹtan korkup her türlü şirk, inkâr, nifak ve şikaktan sakınmak..
Görüldüğü gibi, küfür ve onun neticesi olan kötü azaptan kurtulmak oldukça kolay bir iştir. Gerçeği görüp, doğru yolu seçmek; sonra da ilâhî buyruklara uyup Allah’tan korkarak her çeşit fenalıktan kaçınmakla istenilen düzeye gelinmiş olur. Onun için Cenâb-ı Hak, Âd ve Semûd kavimlerinin yok edilme sebep ve hikmetini misal olarak verdikten sonra şu âyetle en doğru, en sağlam ve en güven verici hayat düzenini özetliyerek aklın nazarına veriyor: «İmân edenleri, (Allahʹtan) korkup, (fenalıklardan) sakınanları kurtardık. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, haktan yüz çevirenler uyarıldı. Küfür ve tuğyanda ısrar eden Âd ve Semûd kavimleri misâl verildi. Sonra da imân ve takvanın lüzumu üzerinde durularak kurtuluş yolu gösterildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah düşmanlarının Âhiret gününde gözlerinin, kulaklarının ve derilerinin aleyhlerine şahitlik edeceği haber verilerek, kişinin bünyesinde taşıdığı her organını yaratıldığı amaç doğrultusunda kullanması emrediliyor ve İlâhî tesbitin aslâ hatâ yapmayacağına işâret ediliyor.