MEÂLİ:
15- Âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki, onlar kendilerine âyetlerimiz hatırlatıldığı vakit secdeye kapanırlar; Rablarına hamd ile tesbîh edip (kulluk görevlerini yerine getirirken) büyüklük taslamazlar.
16- Onların yanları döşeklerinden aralanıp, Rablarına korkarak, umutlanarak duâ eder, yalvarırlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah rızası için) harcarlar.
17- Hiç kimse işledikleri (iyi-yararlı) amellerine karşılık gözlerin aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez.
18- Mü’min olan kimse, fâsık (yozmuş ahlâksız) gibi midir? Bunlar eşit olamazlar.
19- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara gelince: Onlar için yaptıklarına karşılık konukluk olarak Meʹvâ Cennetleri vardır.
20- Yozmuş ahlâksızlara gelince: Onların eyleşecekleri yer, ateştir. Oradan ne kadar çıkmak isteseler hemen geri çevirilirler ve onlara, «yalanlayıp durduğunuz ateşin azâbını tadın! » denilir.
21- And olsun ki biz onlara -belki dönerler diye- o en büyük azâpdan önce yakın azâbı da mutlaka tattıracağız.
İLGİLİ HADÎSLER
İbn Ömer (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, içinde secde âyeti bulunan bu sûreyi okuyunca secde eder, Ona bakarak Ashab-ı Kirâm da secde ederlerdi. O kadar ki namaz vaktinin dışında başımızı secdeye koyacak yer bulamazdık. » (Müslim/mesacid: 103, 111- Buharî/sücûd: 3, 9, 12)
«Âdemoğlu secde âyetini okuyup secde ettiği zaman, şeytan oradan ağlayarak uzaklaşır ve der ki: «Ah yazıklar olsun bana! Âdemoğlu secdeyle emrolundu, secde ettiği için kendisine cennet verilecektir. Ben secdeyle emrolundum, emre uymadığım için bana da cehennem vardır. » (Müslim/imân: 133- İbn Mâce/ikaamet: 70- Ahmed: 2/443)
«Eğer müʹminler yatsı ile sabah namazındaki fazîlet ve hikmeti bilmiş olsalardı, emekliyerek bile olsa bu iki namazı kılmak için gelirlerdi. » (Buharî/ezan: 9, 32, 93, mevakiyt-i salât: 20, şahadat: 30- Müslim/salât: 129- Nesâî/mevakiyt: 22, ezan: 31- Taberânî/cemaat: 6, nidâ: 3- Ahmed: 2/278, 303, 375, 533- 6/80)
Muâz b. Cebel (R. A. ) anlatıyor:
«Bir seferinde Resûlüllâh (A. S. ) ile beraber bulunuyordum. Bir sabah o yol alırken kendisine yakın yerde bulundum. Aramızda şu konuşma geçti:
- Ya Resûlellah! beni cennete sokacak, cehennemden uzaklaştıracak bir amelden haber ver, diye istekte bulundum. Buyurdu ki:
- Sen büyük bir şeyden sordun ve o Allahʹın kolaylaştırdığı kimseye göre kolaydır: Allahʹa ibâdet edersin, hiç bir şeyi Oʹna ortak koşmazsın; namazı vaktinde kılar, zekâtı verirsin; ramazan orucunu tutar ve Allahʹın evine haccedersin.
Sonra devamla buyurdu ki:
- Seni hayrın kapılarına irşat edeyim mi? Oruç bir kalkandır; sadaka hatâları temizler ve bir de adamın gece ortasında kalkıp kıldığı namaz..
Resûlüllâh bunları söyledikten sonra «Tetecafâ» ile başlayan âyeti, «cezâen bimâ kânû yaʹmelûn»a kadar okudu ve şöyle ilâve etti:
- Sana işin başını, direğini, doruğunu haber vereyim mi?
- Evet, Ya Resûlellah! dedim. Buyurdu ki:
- İşin başı İslâm’dır; direği namazdır, doruğu ise (Allah yolunda) cihaddır.
Sonra konuşmasına devamla buyurdu ki:
- Bütün bunları dimdik ayakta tutan şeyden sana haber vereyim mi?
- Evet, Ya Resûlellah! dedim. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz dilini tutup şöyle buyurdu:
- Bunu kendi aleyhine kullanma, buna sahip ol!
Bunun üzerine dedim ki:
- Bizler mutlaka konuştuklarımızdan dolayı sorumlu tutulacak mıyız?
Buyurdu ki:
- Anan seni yitirsin ya Muâz! İnsanların cehenneme yüzükoyun, ya da burunları üstüne atılması sadece dillerinin söyledikleri ve onların ürünleri sebebiyledir. » (İbn Mâce/fiten: 12- Ahmed: 5/221, 227, 245)
«Ramazan ayından sonra orucun en üstünü, Muharrem Ayı’nın orucudur. Farz namazlardan sonra namazın en üstünü, gece namazıdır. » (Müslim/siyam: 202, 203- Ebû Dâvud/savm: 55- Tirmizî/salât: 207, savm: 40- Nesâî/kıyamülleyl: 6- Dâremî/savm: 45- Ahmed: 2/342, 344, 535)
Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz diyor ki: «Şanı Yüce Allah şöyle buyurdu: «Sâlih kullarıma, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden geçmediği şeyleri hazırladım. » Sonra Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «İsterseniz (FELÂ TA’LEMU NEFSÜN MÂ UHFİYE LEHÜM.. ) âyetini okuyun. » (Buharî/tevhîd: 35, bed’-i halk: 8, tefsîr: 32- Müslim/imân: 312, cennet: 5- Tirmizî/cennet: 15, tefsîr: 32, 56- İbn Mâce/zühd: 39- Dâremî/rikak: 98, 105- Ahmed: 2/313, 370- 5/334)
ALLAHʹIN ÂYETLERİNE İNANANLARIN VASIFLARI VE ÖZELLİKLERİ
«Âyetlerimize ancak o kimseler inanır ki, onlar kendilerine âyetlerimiz hatırlatıldığı vakit secdeye kapanırlar.. »
İlgili âyetle hem Allah’ın indirdiği ve varlık âlemine koyduğu âyetlerine ve belgelerine, hem Kur’ân âyetlerine, hem de mü’minlerin birtakım vasıflarına ve özelliklerine dikkatler çekiliyor ve gerçek mü’min olmanın yol ve yöntemi üzerinde duruluyor. Şöyle ki:
1- Allah’ın âyetleri kendilerine hatırlatılınca, saygı ve teslimiyetle secde ederler.
2- Rablarını hamd (en güzel övgü) ile tesbîh ederler.
3- Kulluk ve ibâdet görevlerini yerine getirirlerken büyüklük taslamazlar; mahviyetkâr bir gönül ile eğilirler.
4- Gece saatlerinde yataklarından kalkıp ibâdet ederler. Aynı zamanda Rablarından hem saygı ile korkarlar, hem de O’na ümit bağlarlar.
5- Kendilerine verilen rızıktan Allah rızası için harcarlar.
Birinci sıfat veya özellik, imânın kalpte kök saldığını; ikinci sıfat, Allah’ı her şeyden fazla sevip saydıklarını; üçüncü sıfat, Allah’ın kadrinin yüceliğini, kendilerinin de âcizliğini ve her an O Yüce Kudrete muhtaç bulunduklarını; dördüncü sıfat, imân nuruyla ve İlâhî maarifle gelişen ruhlarının ibâdetten devamlı zevk alıp cilâlandığını; beşinci sıfat, dünyayı ve nîmetlerini gerçek amaca erişebilmenin aracı saydıklarını göstermektedir.
Bu beş özel sıfatla kendini donatan mü’minler, şüphesiz ki «kâmil insan» derecesine yükselirler.
İlâhî âyet ve belgeleri görüp anlamak, O’na hamd etmeyi, O’nun kadrini yüceltip her türlü beşerî ve noksan sıfatlardan O’nu tenzihi gerektirir. Bu iki dereceye yükselen bir kul ibâdete kendini verip ondan derin zevk almaya başlar. Böyle olunca da İlâhî sevgi ve yakınlığa mazhar olma duygusunu geliştirir; derken geceleri kalkıp İlâhî huzurda kemâl-i edeple durmanın tarifi mümkün olmayan zevkine erişir. Kul sözü edilen dördüncü dereceye yükselince, yalnız kendisi için var olmadığını, yalnız kendisi için çalışmadığını anlar ve Allah’ın lütfettiği helâl rızıktan Allah’ın muhtaç kullarına gönül rahatlığıyla harcamada bulunur. Böylece kalbi, bedenî ve malî ibâdeti birleştirip bütünleştirir.
GÜZEL AMELLERE KARŞILIK NELERİN HAZIRLANDIĞINI BİLMEK MÜMKÜN MÜDÜR?
«Hiç kimse işledikleri (iyi yararlı) amellerine karşılık, gözlerin aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez. »
Dünyadaki nîmetler insanın hılkatındaki özelliklerine, içinde bulunduğu şartlara ve bağlı bulunduğu hayat kanunlarına göre düzenlenmiştir. Öyle ki, bu nîmetlere erişebilmenin yollarına, onların değer ölçülerine göre birtakım külfetler konulmuştur. Cenâb-ı Hak insan gücünün yetmediğini kendisi yaratıp yararlanma düzeyinde hazırlamış; onun gücünün yeteceğini ona bırakmıştır. Mevcut yeraltı ve yerüstü kaynakları vücuda getirmek insan takatini aşmaktadır. O bakımdan Cenâb-ı Hak onları belli plân ve proğrama göre sınırlı bir nisbette yaratıp işlenecek düzeye getirmiştir. Onları arayıp bulmayı, işletip yararlanmayı insanın akıl, zekâ ve azmine terketmiştir. Aynı zamanda insanı ölünceye kadar bu nîmetlere muhtaç kılmış ve hayatına renk, hareket ve canlılık kazandırmak için de benliğine istek, arzu, ihtiras ve amel gibi duyguları yerleştirmiştir.
Âhirette ise, aynı şeylerin tekrarı söz konusu değildir. Ne birbirini izleyen gece ile gündüzün tekrarı, ne ayların, mevsimlerin ve yılların birbirini kovalaması vardır. Sonsuz bir hayat, sonsuz ve sınırsız nîmetlerle dopdolu kılınmış, insanların ardı arkası gelmeyen arzularına cevap verecek bollukta ve çeşitlilikte var kılınarak istifade düzeyine getirilmiştir. O âlemde insana verilen ikinci beden, yıpranmıyacak, yaşlanmayacak bir özelliktedir. Ancak onu tanımlamamız ve birtakım misallerle açıklamamız mümkün değildir. Zira hem o âlemin, hem de içindeki şartların ve nîmetlerin misâli yoktur. Aynı zamanda oradaki hayat kanunlarını da bilmiyoruz.
Kur’ân-ı Kerîm’de ilgili 17. âyetle bu hususa değinilerek bize ön bilgi verilmekte, «Hiç kimse işledikleri (iyi yararlı) amellerine karşılık gözlerin aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilmez» buyurularak o nimetlerin dünya nimetlerine benzemediğine ve modellerinin bulunmadığına işâret edilmektedir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de bu âyeti açıklarken şöyle bilgi vermiştir: «Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbin düşünemediği nîmetler hazırlanmıştır. » (Bilgi için bak: Buharî/bed’i-halk: 8, tefsîr: 32, tevhîd: 35- Müslim/cennet: 2, 5- Tirmizî/tefsîr: 32, 56- İbn Mâce/zühd: 39- Ahmed: 5/334)
MÜʹMİNLE FÂSIK BİR MİDİR?
«Mü’min olan kimse, fâsık (yozmuş ahlâksız) gibi midir? Bunlar eşit olamazlar. »
İmân, Allahʹa uzanan mânevî yolda bir ışıktır. İlâhî sınırları aşıp ahlâksızlığı şiâr edinmek ise, insan nefsine dönük bir karanlıktır.
İmân, iyilik ve fazîletin kaynağıdır. Sapıklık ve ahlâksızlık ise, kötülük, güvensizlik ve rezîletin menbaıdır.
İman, dünyaya gelişin gayesi; sapıklık geliş gayesinden uzaklaşmanın bozuk meyvasıdır.
İmân, kalp huzurunun, ruh âfiyetinin ana gıdası; sapıklık ve ahlâksızlık iç fırtınanın dışa vuran rengidir.
İman, ebedî saadetin değişmeyen yolu; sapıklık ve ahlâksızlık hüsrâna uğramanın açık belirtisidir.
İman, kulu Allahʹa yaklaştıran en sağlam vasıta; sapıklık Allah’tan uzaklaştıran kalp körlüğü ve vicdan sağırlığıdır.
Bunun için Kur’ân-ı Kerîm müʹminle fâsıkın eşit olamıyacaklarına değinmekte ve bunun anlam ve hikmetini yine aynı âyetten bir önceki ve bir sonraki âyetlerde görmemizi ilhâm etmektedir. Sonra da bu birbirine zıt iki insanın âhirette karşılaşacağı tablonun kısa bir görüntüsünü tasvîr etmekte ve böylece gerçek müʹminlerin dünyada iç huzuruna, vicdan rahatlığına ve gönül yatışkanlığına mazhar kılındıkları gibi, âhirette bunun en güzel mükâfatının da, bütünüyle huzur ve güven, neşe ve mutluluk kaynağı olan Me’vâ Cennet’i olacağını müjdelemekte; inkârcı sapıkların, İlâhî sınırları çiğneyen ahlâksızların ise, dünyada inkâr ve şüpheleri sebebiyle içlerinde vücuda gelen kararsızlık, güvensizlik ve tedirginliğin âhirette açığa çıkacağını ve onların bu ameline karşılık yakıcı bir azapla lâyık oldukları cezayı göreceklerini haber vererek, cezanın amelin cinsinden olacağına işârette bulunmaktadır.
YAKIN VE UZAK AZAP
«And olsun ki biz onlara -belki dönerler diye- en büyük azâptan önce yakın azâbı mutlaka tattıracağız. »
Sapık inkârcı şaşkınları ve hakkı reddedip ona sırt çevirenleri, aynı zamanda nankör vicdansızları uyarmak, kalp ve kafalarına neşter vurmak; vicdanlarına seslenmek ve iyice düşünmelerini sağlamak için kıyâmet azâbından önce dünyada birtakım sıkıntılar ve huzursuzluklarla yüzyüze getirilecekleri haber veriliyor. Şüphesiz bu tür uyarılar da İlâhî rahmetin insanlardan yana ayrı bir tecellisi ve O’nun sonsuz lûtfunun bir başka tezahürüdür. Hani derler ya: «Bir musîbet bin nasihattan yeğdir. » İşte onun gibi bir hikmete mebni inkârcı azgınlara dönüş yaparlar diye birtakım musîbetler indirilir.
Kurʹân-ı Kerîm 21. âyetle, önce Mekkeli müşrikleri, sonra da kıyâmete kadar o yolda yürüyen inkârcıları uyarmakta; gelecek azaba hazır olmalarını ve belki de bu sayede hakka dönmelerinin kolaylaşacağını hatırlatmakta ve uyarı sinyalini vermektedir.
Nitekim gerek İbn Abbasʹın (R. A. ), gerekse İbn Mesʹûd’ün (R. A. ) bu konudaki yorumlarını dikkate alırsak, Mekkeli’lerin hakka dönmeleri için önce kıtlık ve sıkıntı azabı baş gösteriyor ve birkaç yıl devam ediyor. Arkasından Bedir Savaşı patlak verip onların güvenip bağlandıkları, sözlerini emir kabul edip peşlerine takıldıkları ileri gelenlerinden önemli birkaç kişinin savaş meydanında can vermesi bunu izliyor ve arkasından azap fırtınaları birbirini izleyerek Mekke’nin fethiyle takdîr çizgisine ulaşmış oluyor.
Böylece sağ kalanlarının çoğu bâtılı bırakıp hakka yöneliyor; azı ise küfür ve tuğyanında ısrar edip hüsrana uğrayanlardan oluyor.
İşte bu, sünnetullahtır ki, milletlerin hayatında hükmünü yürütmekte ve sırası gelince kendini göstermektedir. O bakımdan savaşlar, millî felâketler çoğu zaman hem bir seleksiyon ameliyesinde bulunur, hem de sağ kalanların inkâr ve azgınlıktan kısmen olsun uzaklaşmasına yardımcı olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allahʹın âyetlerine imân edenlerin bazı önemli sıfatları ve özellikleri konu edildi. Sonra da mü’minle fâsıkın bir olamıyacağı belirtilerek âhirette bu iki zıt inanç ve ahlâka sâhip olanlara verilecek karşılığa dikkatler çekilerek gereken uyarılar yapıldı. İnkârcı sapıklara, âhiretteki azaptan önce, dönüş yaparlar diye, dünyada da birtakım uyarıcı azapların verileceği üzerinde durularak İlâhî rahmetin hep insanlardan yana tecelli etmekte olduğuna işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, her şeye rağmen Allahʹın âyetlerinden yüz çevirenlerin büyük bir haksızlıkta bulundukları ve o gibilerinden mutlaka intikam alınacağı ihtar ediliyor ve çok geçmeden İslâmʹın Mekke dahil, birçok ülkeleri fethedeceği kapalı bir anlatımla haber veriliyor.