MEALİ:
17- Dosdoğru imân edenler, Yahudîler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler ve Allahʹa ortak koşan (putperestler) var ya, Allah şüphesiz ki Kıyâmet günü bunların arasında (haklıyı, haksızı) ayırıp hükmedecektir. Çünkü gerçekten Allah her şeye şâhittir.
18- Görmez misin ki, göklerde olanlar, yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allahʹa secde ederler. (İnsanlardan) çoğunun da üzerine azâp hak olmuştur. Allah kimi değersiz kılıp aşağılarsa, onu, saygı gösterip ağırlayan bulunmaz. Şüphesiz ki Allah dilediğini yapar.
19- İşte birbirine hasım iki grup, Rabları hakkında çekişip tartışırlar. (Oʹnu) inkâr edenlere ateşten elbiseler biçilmiştir. Başları üzerine de kaynar su dökülür.
20- Bununla, karınlarında olan şeyler ve derileri eritilir.
21- Ve onlara (vurulacak) demirden gürzler de vardır.
22- Ne kadar bir üzüntü ve elemden dolayı ateşten çıkmak isteseler; oraya geri çevirilirler ve «yakıcı azabı tadın» denilir.
23- Şüphesiz ki Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, altlarından ırmaklar akıp duran Cennetlere yerleştirir; orada altından (yapılmış) bileziklerle, incilerle süslenecekler; oradaki elbiseleri ise ipektir.
24- Bunlar sözün güzeline, nezihine eriştirilmişlerdir; her an her türlü güzel övgüye lâyık (olan Allah)ın yoluna iletilmişlerdir.
İNİŞ SEBEBİ
Kitap Ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlardan her biri kendi dinlerinin daha üstün olduğunu iddia eder ve bu hususta Müslümanlarla tartışırlardı. O sebeple 19. âyet indirildi. (Lübabu’t-teʹvîl: 3/283)
Bedir savaşında birbirine hasım olan Hz. Hamza ve tarafdarları ile müşriklerden Utbe ve arkadaşları Rabları hakkında önce tartıştılar, sonra da vuruştular. Bu âyet o sebeple indi. (Esbâb-ı Nüzûli’l-Kur’ân: 87- İbn Kesîr: 3/212)
İLGİLİ HADÎSLER
«Hac sûresi, iki secde ile diğer sûrelerden üstün tutulmuştur. » (Müslim/iman: 133- İbn Mâce/ikamet: 70- Ahmed: 2/443)
«Âdemoğlu secde âyetini okuyunca, şeytan ağlayarak uzaklaşır ve şöyle der: «Yazıklar olsun bana! Âdemoğlu secde ile emrolundu, emre uyup secde etti de o sebeple ona Cennet verildi. Ben secde ile emrolundum, ama direttim, secde etmedim. Bu yüzden Cehennemlik oldum. » (Tirmizî/cumua: 54)
«Dünyada (erkeklerden) ipek kumaş giyinen kimse, onu âhirette giyemez. » (Buharî/libas: 25- Müslim/libas: 11, 21- Tirmizî/edeb: 52- İbn Mâce/ libas: 16- Ahmed: 1/20, 36, 37, 39- 2/209- 3/23- 4/5, 156)
HAK BİRDİR, BÖLÜNMEZ
«Dosdoğru imân edenler, Yahudîler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler.. »
İlgili âyette sıralanan gruplardan her birinin kendi anlayış ve inancına göre haklı olduğunu savunması, diğerlerinin haksızlığını iddia etmesi anlamına gelmektedir. Kur’ân bu vadide altı sınıfı anmaktadır. Bunların dışında kalan dinler, mezhepler, farklı iddialar ve düşünceler, inanç bakımından bunlardan birine benzerlik arzedeceğinden onların isminden söz edilmesine gerek görülmemiştir:
Oysa «hak» denilen şey, birdir, birkaç değildir. Aynı zamanda bölünmeyi de kabul etmez. O halde bu altı sınıftan hangisi hak üzere bulunuyorsa, diğerleri bâtıl demektir. Cenâb-ı Hak bu gerçeğe dikkatleri çekiyor ve bâtılı temsîl edenler, bâtılda ısrar ettiklerine, hakem de kabul etmediklerine göre, kıyâmet gününde kendi adâlet divanında hakkı bâtıldan ayırıp gereken hükmü vereceğini hatırlatıyor. Böylece hak üzere olan Hz. Muhammed (A. S. ) ve arkadaşlarına bu konuda tartışmaya girmenin bir yararı olmayacağına işârette bulunuyor.
Altı grubun kısaca açıklanması:
1- Dosdoğru imân edenler..
Bunlar, kendi zamanlarında hak dini kabul edip o dinin ölçü ve şartlarına göre Allah’a imân edenlerdir. Son olarak da bütün dinleri yürürlükten kaldıran ve Allahʹın insanlığa son mesajı olma özelliğini taşıyan İslâm dininin getirdiği bütün esaslara dosdoğru inanan Müslümanlar kasdedilmektedir.
2- Hâdû (Yahudi olanlar)..
Bu, Yakub Peygamberʹin Yahuda adlı oğluna nisbet edilmelerinden kaynaklanmaktadır. Sonraları Musa (A. S. )ın dinine bağlı olanlar hakkında isim olarak kullanılmıştır.
Yahudilerden de Hz. Muhammed’den (A. S. ) önce, Tevrat’a göre dosdoğru amel edenlerin İlâhî inâyet ve rahmete lâyık olduklarında şüphe yoktur. Allahʹın son kitabı Kur’ân indirildikten ve son Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ) gönderildikten sonra artık Yahudilerin Tevrat ile amel etmelerinin doğru olmayacağının bilinmesi gerekmektedir. Aksi halde Allah’ın Kıyâmet gününde haklıyı haksızdan, hakkı bâtıldan ayırt edeceği ve hakk’ı kabul etmiyenleri elim bir azâba uğratacağı muhakkaktır.
3- Nasârâ (Hıristiyanlar).
Bu ismin, daha önce de belirttiğimiz gibi, Nasıra kasabasına nisbet edilerek kullanıldığını söyleyenler çoğunluktadır. Aynı zamanda «yardım» ve «zafer» anlamına gelen «nusrat» kökünden türetildiğini söyleyenler de olmuştur.
4- Sâbiîn (Sâbiîler)..
Daha önce Bakara sûresinde belirtildiği üzere, ilim adamları Sâbiîlerin hangi din üzere oldukları hakkında farklı tesbit ve yorumlarda bulunmuşlardır. Onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Meleklere ibâdet edenler ve kıbleye yönelenler..
b) Zebûr okuyup ona göre amel edenler..
c) Şehristanîʹye göre: İbrahim Peygamber’e (A. S. ) karşı olup yıldızlara tapanlar..
Şüphesiz Asr-ı Saadette yaşamakta olan Sâbiîler böyle idiler. Günümüzde yapılan ciddi tesbitlere göre ise, Sâbiîler kendilerinden olmayan birinin dinlerine girmesine aslâ müsaade etmezler. Kendilerinden birinin başka bir dine girmesine de rıza göstermezler.
Yahudi-Hıristiyan karışımı bir din inancı taşıdıkları da iddia edilir.
Günümüzde ise, Mandeîler ve Subbalar olarak iki kola ayrılan Sabiîler’in birinci kolunun putçu, ikinci kolunun ise tek Allah inancı taşıyan kişiler oldukları sanılmaktadır.
Hepsi de Hz. Âdem’in (A. S. ) getirdiklerine inandıklarını söylerler. Hz. Şît ve İdris’in (A. S. ) emirlerini yerine getirdiklerini savunurlar. Bu arada da son seçkin peygamberlerinin Hz. Zekeriya’nın (A. S. ) oğlu Hz. Yahya (A. S. ) olduğunu ifade ederler.
Tek, ezelî ve ebedî olan Allahʹa imân ettiklerini de belirtirler. Ruhlarını saflaştırmak suretiyle Allahʹa ulaşacaklarını düşünürler. Onlarca ruh temizdir. Ruhlar eşyayı meydana getirir ve bir halden başka bir hale geçerler.
Kutsal saydıkları kitaplarının en önemlisinin adı «el-Kenzâ»dır. Bu «kutsal kitab»ı şeyhleri dışında kimse okuyamaz ve yorumlayamaz.
Sâbiîlerʹin iki ayrı ibâdet yeri var: Birincisi kubbesini göğün oluşturduğu tabiat, İkincisi ise içinde yıldızları temsil eden putların bulunduğu mâbet.. Bağdat’taki tek mâbetleri «Mende» adını taşıyor.
Sâbiîler senenin günlerine taksim edilmiş olarak otuz gün oruç tutarlar. Akar su ile abdest aldıktan sonra da bir çeşit namaz kılar veya duâ ederler.
Bütün bu tesbitlerden çıkaracağımız sonuç şudur:
Günümüzdeki Sâbiîlerʹde tam anlamıyla «Tevhîd İnancı» yoktur. Yıldızlara ve kendilerine göre birtakım putlara tapmak suretiyle «müşrik» sayılırlar. Aynı zamanda animizme yani ruhu hem hayat olaylarının, hem de akıl olaylarının aslı sayan sisteme yakın bir inançları söz konusudur.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden önce, bunlardan Yahya Peygambere inanıp İsâ (A. S. ) şeriatıyla amel edenlerin mü’min olduklarında şüphe yoktur. Nitekim Bakara sûresi 62. âyette buna temas edilmektedir. Bugün için hepsinin İslâmî sistem dışında bulunduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 62. ve Mâide Sûresi 18-69. âyetlerin tefsîri)
5- Mecûsî’ler..
Mecûsî’lerin kimler oldukları hakkında klâsik tefsirlerimizde farklı tesbitler yapılmıştır. Kimine göre: Güneş’e, Ayʹa ve Âteşe tapanlardır. Kimine göre ise: Allah’a eş-ortak koşanlardır. Kimine göre de: Zerdüşt dinine mensup olanlardır. Zira Zerdüştlüğe göre: İnsanların ve bütün kâinatın kaderine hâkim olan iki büyük İlâhî kudret vardır. Şamanlığın «yersu» ve «göksu»larına benzeyen bu iki kudretten biri «Hürmüz», öteki «Ehriman»dır. İnsanları ebedî saadete, ya da ebedî azaba ulaştırmak için bu iyilik ve kötülük tanrıları devamlı savaş halindedirler. İyilik tanrısı Hürmüz; güneş, ışık ve aydınlık hâlinde; kötülük tanrısı Ehriman ise karanlık ve ıstıraplar halinde şekillenmişlerdir.
O bakımdan Mecûsîlerʹin aydınlığa fazla rağbet edip ateşe tapmalarının bu dine bağlı olmalarından kaynaklandığı söylenir.
Böylece genel anlamda dinler beş grupta toplanıyor. Beşi şeytanî, biri Rahmânî oluyor.
VARLIK ÂLEMİ SECDE HALİNDEDİR
«Görmez misin ki, göklerde olanlar, yerde olanlar Allahʹa secde ederler. »
Bilindiği gibi «secde» daha çok şu iki mânaya delâlet eder: Biri, İlâhî kanunlara baş eğmek; diğeri, Yüce Yaratanʹa itaat ve ibâdet idrâki içinde eğilip alnı yere koymaktır.
O halde göklerde ve yerde olan kimseler -ki bunlar meleklerle insanlar ve cinlerdir- ikinci anlamda Hakk’a secde etmektedirler. Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlardan her birinin hilkat özelliği doğrultusunda amacına yönelik olarak -sünnetullah gereği- hizmetlerini sürdürmesi, birinci anlamda bir secdedir.
İnsanların birçoğu ise, bu birinci manayla hayat kanununa uyduğundan ister istemez secde etmektedirler; ikinci mânayla değil. O yüzden insanların çoğu ikinci anlamda secde etmedikleri sebebiyle azâbı hak etmektedirler.
Birinci mânayla secde eden Güneş, yaratıldığı günden beri belli bir merkezde hareket etmekte ve kendi etrafındaki gezegenleri çekim kanunuyla tutmakta; aynı zamanda devamlı sûrette enerji vermektedir. Böylece güneş İlâhî kanuna baş eğmekte ve yaratıldığı amaçtan sapmamakta, istenilen hizmeti vermektedir. Ay’ın durumu da buna benzer bir anlamdadır. Dağlar, ağaçlar ve diğer canlı-cansız varlıklar da böyle. Buna bir misal daha verelim :
Nehirlerde ve göllerde yaşayan canlıların, çok soğuk bir mevsimde suyun donması neticesi nasıl yaşayabildiklerini incelersek, buzlaşan suyun ister istemez İlâhî kanuna uyduğunu, O’na secde ettiğini rahatlıkla anlarız. Bilindiği gibi, cisimler ısınınca hacimleri genişler. Buzlaşıp katılaşan suda hâkim olan kanun bunun tam tersine. İlim adamlarının yaptıkları ciddi tesbitler bize şu bilgiyi vermektedir:
«Evvelâ bütün cisimlerin aksine ona bu tabiatı veren nedir veya kimdir? Suyun kendi idraki mi? Sonra bunun hikmeti ve faydası nedir? Buzun tabiatı böyle olmayıp da, diğer cisimler gibi soğuyunca hacmi küçülse ne olurdu?
Buzun testileri, madenî kapları ve su şebekelerini patlatan bu özelliği nehir ve göllerle buz denizlerinde su içindeki mahlûkatın hayatını sürdürmelerinin baş şartıdır. Meselâ kışın Tuna Nehri donmakta ve uzun müddet bu hal devam etmektedir. Yine Yaratan’ın eşyaya verdiği bir özellik olarak karalar suya nazaran daha erken donduğu için nehrin yüzünde meydana gelen kalın buz tabakası yanlara doğru genişlerken, donmuş karayı itemiyeceğinden mecburen kubbe şeklinde yukarıya doğru bombeleşmekte, nehrin su sathı ile buzun alt yüzü arasında çok büyük bir hava boşluğu bırakmaktadır. Bu durum, nehir suyunun altta rahatça akıp gitmesini sağladığı gibi, nehirdeki canlıların oksijen ihtiyacını da bir kesinti olmaksızın sağlamaktadır. Buz denizlerinde de durum aynıdır. Suyun buz haline gelirken ortaya çıkan ve diğer hiçbir maddede görülmeyen bu zıt özellik, acaba şuursuz olan suyun kendiliğinden var ettiği bir özelliktir denilebilir mi? »
Şüphesiz böyle bir iddia çok gülünç olur. O halde suyun bu özelliği İlâhî hilkat kanunundan kaynaklanmakta ve her haliyle Hakkʹa secde ederek Oʹnun kudretine râm olmaktadır. İşte suda meydana gelen bu fiziksel olay, onun Hakkʹa secde etmesi anlamına gelmektedir.
İNSANIN BAĞLI BULUNDUĞU HİLKAT KANUNU
Hayvanlar bağlı bulundukları hayat kanunlarına ve hılkatlarındaki özelliklerine içgüdüleriyle ve İmam Rabbanîʹye göre, meleklerin ilhamiyle uyar ve uyum sağlarlar. Hayatlarını sürdürebilmeleri için bu onlar için şarttır. O bakımdan hayvanlar hayat kanunlarına ve hılkatlarının özelliğine uymakta yanılmazlar. Yanılmadıkları için de mutludurlar, hatasızdırlar. İnsanlara gelince, onların içgüdüden ziyade akıl ve idrâkleriyle hilkat kanununa uymaları ve uyum sağlamaları gerekir. Bu onlar için mutlu ve aziz olmanın tek yoludur. Semâvî kitapların hepsi ve gönderilen her peygamber, insan aklına yardımcı olup bu kanunları tanıtmaya çalışmışlardır. Onların talimatına uyanlar huzura kavuşuyor, kendilerini mutlu ve şerefli olma düzeyine getirmiş bulunuyorlar. Uymayanlar ise kendilerini şüpheye, huzursuzluğa, kararsızlığa ve ümitsizliğe itmiş oluyorlar ve zaman geliyor ki, mükerrem yaratılan varlıklarını aşağıların aşağısı yapıyorlar.
Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeğe işâret ederek diyor ki:
«Allah kimi değersiz kılıp aşağılarsa, ona saygı gösterip ağırlayan bulunmaz.. »
Bu gerçeği ve bağlı bulunduğu hikmeti idrâk etmeyenler, Allah, din, âhiret ve hesap hakkında inkâr hastalığına yakalanıp hem bocalarlar, hem de bilgisizce tartışıp dururlar. Aslında böyle bir tutum ve tartışma ateşten elbise olmaktan başka bir şey değildir.
Kıyâmet gününde, dünyada iken imân edip hilkat kanunlarına uyanlarla, onların aksine bir yol izleyenlere amellerine uygun cezâ ve mükâfat verileceği, çok uyarıcı ve yönlendirici bir anlatımla açıklanıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, çeşitli dinlere ve inançlara bağlı olanlar arasında gerçek ayrımı Allahʹın yapacağı, Kıyâmet gününde hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırt edeceği açıklandı. Arkasından inkârcılarla şüphecilerin akıllarını harekete geçirmek için, Allah’ın varlığına ve kudretine delâlet eden belgelere dikkatler çekildi, gereken ön bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kutsal Kâbe’nin Allahʹa ibâdet için İbrahim Peygamberʹe verilen İlâhî talimatla inşa edildiği anlatılıyor ve buna rağmen müşriklerin o kutsal mâbedi amacından saptırdıkları konu edilerek gereken uyarılar yapılıyor. Sonra da Kâbe’de nasıl ibâdet edileceğinin bazı önemli hususları açıklanarak mü’minlere bilgi veriliyor.