Hac Suresi 17-24. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِـِٔينَ وَالنَّصَارٰى وَالْمَجُوسَ وَالَّذِينَ اَشْرَكُواۗ اِنَّ اللّٰهَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَٓاءُ هٰذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ فَالَّذِينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَمِيمُ يُصْهَرُ بِهِ مَا فِي بُطُونِهِمْ وَالْجُلُودُ وَلَهُمْ مَقَامِعُ مِنْ حَدِيدٍ كُلَّمَا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا مِنْ غَمٍّ اُعِيدُوا فِيهَا وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ اِنَّ اللّٰهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ وَهُدُوا اِلَى الطَّيِّبِ مِنَ الْقَوْلِ وَهُدُوا اِلٰى صِرَاطِ الْحَمِيدِ

17.

Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sabiiler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve Allah'a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir.

Diyanet İşleri

18.

Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah, kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar.

19.

İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkar edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür.

20.

Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.

21.

Onlar için bir de demirden topuzlar vardır.

22.

Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, "Tadın yangın azabını" denilir.

23.

Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir.

24.

Onlar hem sözün hoş olanına ulaştırılmışlar, hem de övgüye layık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEALİ:

17- Dosdoğru imân edenler, Yahudîler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler ve Allahʹa ortak koşan (putperestler) var ya, Allah şüphesiz ki Kı­yâmet günü bunların arasında (haklıyı, haksızı) ayırıp hükmedecektir. Çün­kü gerçekten Allah her şeye şâhittir.

18- Görmez misin ki, göklerde olanlar, yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan bir çoğu Allahʹa secde ederler. (İnsanlardan) çoğunun da üzerine azâp hak olmuştur. Allah kimi değersiz kılıp aşağılarsa, onu, saygı gösterip ağırlayan bulunmaz. Şüphe­siz ki Allah dilediğini yapar.

19- İşte birbirine hasım iki grup, Rabları hakkında çekişip tartışır­lar. (Oʹnu) inkâr edenlere ateşten elbiseler biçilmiştir. Başları üzerine de kaynar su dökülür.

20- Bununla, karınlarında olan şeyler ve derileri eritilir.

21- Ve onlara (vurulacak) demirden gürzler de vardır.

22- Ne kadar bir üzüntü ve elemden dolayı ateşten çıkmak istese­ler; oraya geri çevirilirler ve «yakıcı azabı tadın» denilir.

23- Şüphesiz ki Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, altlarından ırmaklar akıp duran Cennetlere yerleştirir; orada altından (ya­pılmış) bileziklerle, incilerle süslenecekler; oradaki elbiseleri ise ipektir.

24- Bunlar sözün güzeline, nezihine eriştirilmişlerdir; her an her tür­lü güzel övgüye lâyık (olan Allah)ın yoluna iletilmişlerdir.

İNİŞ SEBEBİ

Kitap Ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlardan her biri kendi dinlerinin da­ha üstün olduğunu iddia eder ve bu hususta Müslümanlarla tartışırlardı. O sebeple 19. âyet indirildi. (Lübabu’t-teʹvîl: 3/283)

Bedir savaşında birbirine hasım olan Hz. Hamza ve tarafdarları ile müşriklerden Utbe ve arkadaşları Rabları hakkında önce tartıştılar, son­ra da vuruştular. Bu âyet o sebeple indi. (Esbâb-ı Nüzûli’l-Kur’ân: 87- İbn Kesîr: 3/212)

İLGİLİ HADÎSLER

«Hac sûresi, iki secde ile diğer sûrelerden üstün tutulmuştur. » (Müslim/iman: 133- İbn Mâce/ikamet: 70- Ahmed: 2/443)

«Âdemoğlu secde âyetini okuyunca, şeytan ağlayarak uzaklaşır ve şöyle der: «Yazıklar olsun bana! Âdemoğlu secde ile emrolundu, emre uyup secde etti de o sebeple ona Cennet verildi. Ben secde ile emrolundum, ama direttim, secde etmedim. Bu yüzden Cehennemlik oldum. » (Tirmizî/cumua: 54)

«Dünyada (erkeklerden) ipek kumaş giyinen kimse, onu âhirette gi­yemez. » (Buharî/libas: 25- Müslim/libas: 11, 21- Tirmizî/edeb: 52- İbn Mâce/ libas: 16- Ahmed: 1/20, 36, 37, 39- 2/209- 3/23- 4/5, 156)

HAK BİRDİR, BÖLÜNMEZ

«Dosdoğru imân eden­ler, Yahudîler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsîler.. »

İlgili âyette sıralanan gruplardan her birinin kendi anlayış ve inancı­na göre haklı olduğunu savunması, diğerlerinin haksızlığını iddia etmesi anlamına gelmektedir. Kur’ân bu vadide altı sınıfı anmaktadır. Bunların dışında kalan dinler, mezhepler, farklı iddialar ve düşünceler, inanç ba­kımından bunlardan birine benzerlik arzedeceğinden onların isminden söz edilmesine gerek görülmemiştir:

Oysa «hak» denilen şey, birdir, birkaç değildir. Aynı zamanda bölün­meyi de kabul etmez. O halde bu altı sınıftan hangisi hak üzere bulunu­yorsa, diğerleri bâtıl demektir. Cenâb-ı Hak bu gerçeğe dikkatleri çeki­yor ve bâtılı temsîl edenler, bâtılda ısrar ettiklerine, hakem de kabul et­mediklerine göre, kıyâmet gününde kendi adâlet divanında hakkı bâtıldan ayırıp gereken hükmü vereceğini hatırlatıyor. Böylece hak üzere olan Hz. Muhammed (A. S. ) ve arkadaşlarına bu konuda tartışmaya girmenin bir yararı olmayacağına işârette bulunuyor.

Altı grubun kısaca açıklanması:

1- Dosdoğru imân edenler..

Bunlar, kendi zamanlarında hak dini kabul edip o dinin ölçü ve şart­larına göre Allah’a imân edenlerdir. Son olarak da bütün dinleri yürürlük­ten kaldıran ve Allahʹın insanlığa son mesajı olma özelliğini taşıyan İslâm dininin getirdiği bütün esaslara dosdoğru inanan Müslümanlar kasdedilmektedir.

2- Hâdû (Yahudi olanlar)..

Bu, Yakub Peygamberʹin Yahuda adlı oğluna nisbet edilmelerinden kaynaklanmaktadır. Sonraları Musa (A. S. )ın dinine bağlı olanlar hakkın­da isim olarak kullanılmıştır.

Yahudilerden de Hz. Muhammed’den (A. S. ) önce, Tevrat’a göre dos­doğru amel edenlerin İlâhî inâyet ve rahmete lâyık olduklarında şüphe yoktur. Allahʹın son kitabı Kur’ân indirildikten ve son Peygamberi Hz. Mu­hammed (A. S. ) gönderildikten sonra artık Yahudilerin Tevrat ile amel et­melerinin doğru olmayacağının bilinmesi gerekmektedir. Aksi halde Al­lah’ın Kıyâmet gününde haklıyı haksızdan, hakkı bâtıldan ayırt edeceği ve hakk’ı kabul etmiyenleri elim bir azâba uğratacağı muhakkaktır.

3- Nasârâ (Hıristiyanlar).

Bu ismin, daha önce de belirttiğimiz gibi, Nasıra kasabasına nisbet edilerek kullanıldığını söyleyenler çoğunluktadır. Aynı zamanda «yardım» ve «zafer» anlamına gelen «nusrat» kökünden türetildiğini söyleyenler de olmuştur.

4- Sâbiîn (Sâbiîler)..

Daha önce Bakara sûresinde belirtildiği üzere, ilim adamları Sâbiîlerin hangi din üzere oldukları hakkında farklı tesbit ve yorumlarda bulun­muşlardır. Onları şöyle özetleyebiliriz:

a) Meleklere ibâdet edenler ve kıbleye yönelenler..

b) Zebûr okuyup ona göre amel edenler..

c) Şehristanîʹye göre: İbrahim Peygamber’e (A. S. ) karşı olup yıldız­lara tapanlar..

Şüphesiz Asr-ı Saadette yaşamakta olan Sâbiîler böyle idiler. Günü­müzde yapılan ciddi tesbitlere göre ise, Sâbiîler kendilerinden olmayan birinin dinlerine girmesine aslâ müsaade etmezler. Kendilerinden birinin başka bir dine girmesine de rıza göstermezler.

Yahudi-Hıristiyan karışımı bir din inancı taşıdıkları da iddia edilir.

Günümüzde ise, Mandeîler ve Subbalar olarak iki kola ayrılan Sabiîler’in birinci kolunun putçu, ikinci kolunun ise tek Allah inancı taşıyan ki­şiler oldukları sanılmaktadır.

Hepsi de Hz. Âdem’in (A. S. ) getirdiklerine inandıklarını söylerler. Hz. Şît ve İdris’in (A. S. ) emirlerini yerine getirdiklerini savunurlar. Bu arada da son seçkin peygamberlerinin Hz. Zekeriya’nın (A. S. ) oğlu Hz. Yahya (A. S. ) olduğunu ifade ederler.

Tek, ezelî ve ebedî olan Allahʹa imân ettiklerini de belirtirler. Ruhla­rını saflaştırmak suretiyle Allahʹa ulaşacaklarını düşünürler. Onlarca ruh temizdir. Ruhlar eşyayı meydana getirir ve bir halden başka bir hale ge­çerler.

Kutsal saydıkları kitaplarının en önemlisinin adı «el-Kenzâ»dır. Bu «kutsal kitab»ı şeyhleri dışında kimse okuyamaz ve yorumlayamaz.

Sâbiîlerʹin iki ayrı ibâdet yeri var: Birincisi kubbesini göğün oluştur­duğu tabiat, İkincisi ise içinde yıldızları temsil eden putların bulunduğu mâbet.. Bağdat’taki tek mâbetleri «Mende» adını taşıyor.

Sâbiîler senenin günlerine taksim edilmiş olarak otuz gün oruç tutar­lar. Akar su ile abdest aldıktan sonra da bir çeşit namaz kılar veya duâ ederler.

Bütün bu tesbitlerden çıkaracağımız sonuç şudur:

Günümüzdeki Sâbiîlerʹde tam anlamıyla «Tevhîd İnancı» yoktur. Yıl­dızlara ve kendilerine göre birtakım putlara tapmak suretiyle «müşrik» sayılırlar. Aynı zamanda animizme yani ruhu hem hayat olaylarının, hem de akıl olaylarının aslı sayan sisteme yakın bir inançları söz konusudur.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden önce, bunlardan Yahya Peygambere inanıp İsâ (A. S. ) şeriatıyla amel edenlerin mü’min olduklarında şüphe yok­tur. Nitekim Bakara sûresi 62. âyette buna temas edilmektedir. Bugün için hepsinin İslâmî sistem dışında bulunduklarını rahatlıkla söyleyebili­riz. (Bilgi için bak: Bakara Sûresi: 62. ve Mâide Sûresi 18-69. âyetlerin tef­sîri)

5- Mecûsî’ler..

Mecûsî’lerin kimler oldukları hakkında klâsik tefsirlerimizde farklı tes­bitler yapılmıştır. Kimine göre: Güneş’e, Ayʹa ve Âteşe tapanlardır. Ki­mine göre ise: Allah’a eş-ortak koşanlardır. Kimine göre de: Zerdüşt di­nine mensup olanlardır. Zira Zerdüştlüğe göre: İnsanların ve bütün kâina­tın kaderine hâkim olan iki büyük İlâhî kudret vardır. Şamanlığın «yersu» ve «göksu»larına benzeyen bu iki kudretten biri «Hürmüz», öteki «Ehriman»dır. İnsanları ebedî saadete, ya da ebedî azaba ulaştırmak için bu iyilik ve kötülük tanrıları devamlı savaş halindedirler. İyilik tanrısı Hürmüz; güneş, ışık ve aydınlık hâlinde; kötülük tanrısı Ehriman ise karanlık ve ıs­tıraplar halinde şekillenmişlerdir.

O bakımdan Mecûsîlerʹin aydınlığa fazla rağbet edip ateşe tapmala­rının bu dine bağlı olmalarından kaynaklandığı söylenir.

Böylece genel anlamda dinler beş grupta toplanıyor. Beşi şeytanî, bi­ri Rahmânî oluyor.

VARLIK ÂLEMİ SECDE HALİNDEDİR

«Görmez misin ki, göklerde olanlar, yerde olanlar Allahʹa secde ederler. »

Bilindiği gibi «secde» daha çok şu iki mânaya delâlet eder: Biri, İlâhî kanunlara baş eğmek; diğeri, Yüce Yaratanʹa itaat ve ibâdet idrâki için­de eğilip alnı yere koymaktır.

O halde göklerde ve yerde olan kimseler -ki bunlar meleklerle insan­lar ve cinlerdir- ikinci anlamda Hakk’a secde etmektedirler. Güneş, Ay, yıl­dızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlardan her birinin hilkat özelliği doğrultu­sunda amacına yönelik olarak -sünnetullah gereği- hizmetlerini sürdür­mesi, birinci anlamda bir secdedir.

İnsanların birçoğu ise, bu birinci manayla hayat kanununa uyduğun­dan ister istemez secde etmektedirler; ikinci mânayla değil. O yüzden in­sanların çoğu ikinci anlamda secde etmedikleri sebebiyle azâbı hak et­mektedirler.

Birinci mânayla secde eden Güneş, yaratıldığı günden beri belli bir merkezde hareket etmekte ve kendi etrafındaki gezegenleri çekim kanu­nuyla tutmakta; aynı zamanda devamlı sûrette enerji vermektedir. Böy­lece güneş İlâhî kanuna baş eğmekte ve yaratıldığı amaçtan sapmamak­ta, istenilen hizmeti vermektedir. Ay’ın durumu da buna benzer bir an­lamdadır. Dağlar, ağaçlar ve diğer canlı-cansız varlıklar da böyle. Buna bir misal daha verelim :

Nehirlerde ve göllerde yaşayan canlıların, çok soğuk bir mevsimde suyun donması neticesi nasıl yaşayabildiklerini incelersek, buzlaşan su­yun ister istemez İlâhî kanuna uyduğunu, O’na secde ettiğini rahatlıkla anlarız. Bilindiği gibi, cisimler ısınınca hacimleri genişler. Buzlaşıp katı­laşan suda hâkim olan kanun bunun tam tersine. İlim adamlarının yaptık­ları ciddi tesbitler bize şu bilgiyi vermektedir:

«Evvelâ bütün cisimlerin aksine ona bu tabiatı veren nedir veya kim­dir? Suyun kendi idraki mi? Sonra bunun hikmeti ve faydası nedir? Buzun tabiatı böyle olmayıp da, diğer cisimler gibi soğuyunca hacmi küçülse ne olurdu?

Buzun testileri, madenî kapları ve su şebekelerini patlatan bu özelliği nehir ve göllerle buz denizlerinde su içindeki mahlûkatın hayatını sür­dürmelerinin baş şartıdır. Meselâ kışın Tuna Nehri donmakta ve uzun müddet bu hal devam etmektedir. Yine Yaratan’ın eşyaya verdiği bir özel­lik olarak karalar suya nazaran daha erken donduğu için nehrin yüzün­de meydana gelen kalın buz tabakası yanlara doğru genişlerken, donmuş karayı itemiyeceğinden mecburen kubbe şeklinde yukarıya doğru bombeleşmekte, nehrin su sathı ile buzun alt yüzü arasında çok büyük bir hava boşluğu bırakmaktadır. Bu durum, nehir suyunun altta rahatça akıp git­mesini sağladığı gibi, nehirdeki canlıların oksijen ihtiyacını da bir kesinti olmaksızın sağlamaktadır. Buz denizlerinde de durum aynıdır. Suyun buz haline gelirken ortaya çıkan ve diğer hiçbir maddede görülmeyen bu zıt özellik, acaba şuursuz olan suyun kendiliğinden var ettiği bir özelliktir denilebilir mi? »

Şüphesiz böyle bir iddia çok gülünç olur. O halde suyun bu özelliği İlâhî hilkat kanunundan kaynaklanmakta ve her haliyle Hakkʹa secde ede­rek Oʹnun kudretine râm olmaktadır. İşte suda meydana gelen bu fiziksel olay, onun Hakkʹa secde etmesi anlamına gelmektedir.

İNSANIN BAĞLI BULUNDUĞU HİLKAT KANUNU

Hayvanlar bağlı bulundukları hayat kanunlarına ve hılkatlarındaki özelliklerine içgüdüleriyle ve İmam Rabbanîʹye göre, meleklerin ilhamiyle uyar ve uyum sağlarlar. Hayatlarını sürdürebilmeleri için bu onlar için şarttır. O bakımdan hayvanlar hayat kanunlarına ve hılkatlarının özelliği­ne uymakta yanılmazlar. Yanılmadıkları için de mutludurlar, hatasızdırlar. İnsanlara gelince, onların içgüdüden ziyade akıl ve idrâkleriyle hilkat ka­nununa uymaları ve uyum sağlamaları gerekir. Bu onlar için mutlu ve aziz olmanın tek yoludur. Semâvî kitapların hepsi ve gönderilen her peygam­ber, insan aklına yardımcı olup bu kanunları tanıtmaya çalışmışlardır. On­ların talimatına uyanlar huzura kavuşuyor, kendilerini mutlu ve şerefli ol­ma düzeyine getirmiş bulunuyorlar. Uymayanlar ise kendilerini şüpheye, huzursuzluğa, kararsızlığa ve ümitsizliğe itmiş oluyorlar ve zaman geliyor ki, mükerrem yaratılan varlıklarını aşağıların aşağısı yapıyorlar.

Kur’ân-ı Kerîm bu gerçeğe işâret ederek diyor ki:

«Allah kimi değersiz kılıp aşağılarsa, ona saygı gösterip ağırlayan bulunmaz.. »

Bu gerçeği ve bağlı bulunduğu hikmeti idrâk etmeyenler, Allah, din, âhiret ve hesap hakkında inkâr hastalığına yakalanıp hem bocalarlar, hem de bilgisizce tartışıp dururlar. Aslında böyle bir tutum ve tartışma ateşten elbise olmaktan başka bir şey değildir.

Kıyâmet gününde, dünyada iken imân edip hilkat kanunlarına uyan­larla, onların aksine bir yol izleyenlere amellerine uygun cezâ ve mükâfat verileceği, çok uyarıcı ve yönlendirici bir anlatımla açıklanıyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, çeşitli dinlere ve inançlara bağlı olanlar arasın­da gerçek ayrımı Allahʹın yapacağı, Kıyâmet gününde hakkı bâtıldan, doğ­ruyu yanlıştan ayırt edeceği açıklandı. Arkasından inkârcılarla şüpheci­lerin akıllarını harekete geçirmek için, Allah’ın varlığına ve kudretine delâ­let eden belgelere dikkatler çekildi, gereken ön bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kutsal Kâbe’nin Allahʹa ibâdet için İbrahim Pey­gamberʹe verilen İlâhî talimatla inşa edildiği anlatılıyor ve buna rağmen müşriklerin o kutsal mâbedi amacından saptırdıkları konu edilerek gere­ken uyarılar yapılıyor. Sonra da Kâbe’de nasıl ibâdet edileceğinin bazı önemli hususları açıklanarak mü’minlere bilgi veriliyor.