Nisa Suresi 167-170. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالًا بَعِيدًا اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقًا اِلَّا طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا وَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرًا يَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَاٰمِنُوا خَيْرًا لَكُمْ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَكَانَ اللّٰهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

169.

Şüphesiz inkar edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar derin bir sapıklığa düşmüşlerdir.

Diyanet İşleri

168.

Şüphesiz inkar edenler ve zulmedenler (var ya), Allah onları asla bağışlayacak ve doğru yola iletecek değildir.

169.

(Allah onları) ancak içinde ebedi kalacakları cehennemin yoluna iletir. Bu ise Allah'a çok kolaydır.

170.

Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O halde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkar ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

167- Doğrusu onlar ki inkâra sapıp( insanları) Allah yolundan ak­korlar (doğru yoldan) uzak bir sapıklıkla sapmışlardır.

168- 169- Şüphesiz ki inkâr edip küfre saplanıp kalanları ve haksız­lıkta bulunanları Allah bağışlayacak değildir; onları Cehennem yolundan başka bir yola iletici de değildir. Orada ebediyen kalıcılardır. Bu da Allahʹa göre pek kolaydır.

170- Ey insanlar! Rabbinizden size hak (din) ile bir peygamber gel­di; imân ederseniz sizin için hayırlı olur. İnkâra saparsanız (bilmiş olun ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahʹındır. Allah her şeyi bilendir, yegâne hikmet sâhibidir.

İNİŞ SEBEBİ

İnanmak isteyen putperestler, Yahudilere başvurup Muhammedʹin (A. S. ) geleceğine ait Tevrat’ta bir kayıt bulunup bulunmadığını sordular. Yahudî bilginleri hakkı gizleyerek: «Biz kendi kitabımızda onun sıfatını bulamadık. » diye cevap verdiler ve gelecek olan peygamberin herhalde Hârun, ya da Dâvud ahfadından olması gerektiğini iddia ettiler. Bu sebep­le yukarıdaki âyetler indi. (İbn Cerîr Taberî)

HAKTAN SAPMANIN EN KATMERLİSİ

«Şüphesiz ki inkâr edip küfre saplanıp kalanları ve haksızlıkta bulunanları Allah bağış­layacak değildir... »

Küfür ve inkârın bazen sebebi bilgisizlik ve idrâksizliktir. Kişi, mater­yalist bir felsefenin tesir alanına girmiyecek bilgi ve kültüre sahip değilse, bu takdirde o, iki karşıt görüş ve inanış arasında bulunuyor demektir. Hangisi erken davranırsa, kişinin mânevî boşluğunu o doldurma şansına sahiptir. İnkârcıların beyin yıkama metoduyla kısa zamanda kişi silik hale getirilmekte ve katı bir inkâr çemberi içine sokulmaktadır. Ciddi bir bilgi ve görgüsü bulunmadığı için hem çevresine pek tesir edemez, hem de kendisi bu çemberden kolay kolay kurtulamaz.

Bazen de küfür ve inkârın sebebi, eğitim sisteminin tek yanlı çalış­ması olarak gösterilebilir. Zekâları geliştirmek, fakat ruhu ve vicdanı ihmal etmek insanı dengesizliğe sürükler. Böylesine tek yönlü bir eğitim mad­deci yetiştirmekle kalmaz, bir de dinin lüzumsuzluğunu aşılar. Dinin İlâhî bir nizam olmayıp korku ve endişe sonucu kendiliğinden ortaya çıktığını, bazı ilkel toplulukların bu tür davranışlarını örnek vermek suretiyle isbata çalışır.

Böyle bir ortamda yetişen kuşak inkâr içinde bocalamakla kalmayıp çevrelerine de aynı şeyleri telkinde bulunup tesir etmeyi bir görev sayar­lar. Neticede sözü edilen sistem, toplum yapısında karşıt görüşlerin doğup gelişmesine neden olur ve ardı-arkası kesilmiyen huzursuzluklar doğurur.

Kur’ân bunu haktan sapmanın en katmerli şekli olarak vasıflandırı­yor. Çünkü bu düzeye gelen materyalist ve ateistlerin dönüş yapması -çoğu zaman- imkânsızdır. Meğerki Allah’ın hidâyet ve inâyeti tecelli etmiş ola..

Bu nedenle de insan ruhunu, vicdanını ve içindeki Allah fikrini tahribe çalışan zalimleri Allah bağışlamıyacağını haber veriyor. Çünkü bağışlan­maya ancak dönüş yapıp tevbe edenler lâyıktır.

PEYGAMBER SADECE HAKKI TEMSİL EDER

«Ey insanlar! Rabbmızdan size hak (din) ile bir Peygamber geldi... »

Peygamber ilâhî bilgiyle donatılmıştır, aynı zamanda bu bilgiyi yeri geldikçe insanlara teblîğ ile görevlidir. Bu bakımdan o yalnız hakkı söyler ve onu savunur. Tahrip edilen ruhî yapıyı tamire çalışır, kalbleri ve kafa­ları aydınlatmakla meşgûl olur. Küfrün, inkârın ve cehaletin elinde sadece bir avuç gübre olacağına ve bunun ötesinde mutluluk, hayat ve hesap diye bir şeyin olmadığına inandırılan ve bu yüzden dengesizliğe itilen insanla­rın bu bataklıktan kurtarılma görevi de peygambere verilmiştir. Onun için toplumun, peygamber irşadına olan ihtiyacı, herhalde suya ve havaya olan ihtiyacından daha az değildir.

Kur’ân’da bu gerçek dile getirilip onlara şöyle sesleniliyor: «Rabbinizden size hak (din) ile bir peygamber geldi. » Çünkü ancak peygamberin getirdiği iksirle kalbleri maddeciliğin ezici tokmağından kurtarmak müm­kün olabilir. Maddecilikte umudun en küçük bir aydınlığı yoktur. Peygam­berin getirdiği kutsal âlemin havasında umudun bütün ferahlatıcı unsur­ları mevcuttur.

MÜLK ALLAHʹINDIR

«İnkâra saparsanız (bilmiş olun ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahʹındır. »

Kâinatı yaratıp belli kanunlarla ve değişmiyen bir sünnetle idare eden Allah, hiçbir şeyi başıboş bırakmamış, her şeyi kendine has bir ama­ca yöneltmiştir. Her canlı türü için ayrı bir hayat kanunu koymuş ve böylece en ince hesaplara dayalı İlâhî plânını sergilemiştir. Bu manayla mülk Allah’ındır. O her şeyden doygundur. Ne meleklerin sekmeden emre uy­malarına, ne insanların imân ve ibâdetine ihtiyacı vardır. Koyduğu düze­ne uymak bizim hayrımıza ve yararımıza, uymamak mutlak surette zararımızadır. Çünkü hayır, iyilik, helâl ve haram nisbî ve İzafîdir.

İlgili âyetlerle bu hakikate parmak basılarak: «İnkâra saparsanız (bil­miş olun ki) göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allahʹındır.. » buyuruluyor.

Peygamberin elindeki Kur’ân, cehaletin en koyu devresinde inmiş, ilim henüz emekleme çağına gelmeden önce, o ilmî esasları getirip insan aklına seslenmiştir. Aradan 14 asır geçmesine, İlmî alanda bu kadar ge­lişme ve buluşlar elde edilmesine rağmen, ilim hep Kurʹânʹı doğrulamış, hep onu tasdîk etmiştir. Getirdiği hukuk sistemi her zaman kaynak kabul edilmiştir. Sunduğu âile nizamına henüz erişilememiştir. Yıldızlar, ay ve güneş hakkında verdiği ana fikirler bugüne kadar tazeliğini kaybetmemiş­tir. Okyanuslardaki golfstrimlere dikkatleri çekmesi, salıverilen iki deni­zin birbirinin sınırını aşmaması, ay’ın güneşten ışık alıp yansıtmasından söz etmesi, onun Allahʹtan indiğine başlıca kanıtlardır. İnsan hayatıyla bu kadar yakından ilgili bulunan semavî bir kitabı okuma külfetine katlanmıyan ve hiçbir araştırma zahmetine girmiyen okumuşlara ne demeli? Çün­kü insanları saplandıkları fikir akımından, bağlandığı ideolojiden kurtar­mak, bir şeye inandırmaktan çok daha zordur. Kalblere hakikat ışığını yan­sıtan ise Allahʹtır. Son yıllarda Fransa’da sosyalizmin beyni sayılan ilim adamlarının Kurʹânʹa inanıp İslâmʹa girmeleri, bu ışığın tecellisiyle olmuş­tur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Yahudî ve Hıristiyanların Tevhîd doğrultusunda ge­nel esas kabul edilen bütün peygamberlere ve kitaplara imân hususunda yanlış bir yola saptıkları, bilhassa son peygamberi ve kitabı kabule ya­naşmadıkları, bu yüzden hayli haksızlıklar işledikleri, ilim ve gerçek dışı bir takım iddialarla ortaya çıktıkları belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle Kitap Ehlinin sadece Tevhîd doğrultusundaki aki­deye ters düşmekle kalmadıkları, aynı zamanda kendi dinlerinde sınırı aşıp ölçüyü kaçırdıkları açıklanıyor. Yahudilerin Tevratʹın hükümlerini değiştir­dikleri, haram kılınan şeyleri helâl saydıkları, son peygamberle ilgili bel­geleri ya değiştirip, ya da yanlış yorumladıkları bildiriliyor; Hıristiyanların ise, İsâ Peygambere Allah’ın hulul ettiğini, o bakımdan Allahʹın oğlu bu­lunduğunu iddia ettiklerine atıf yapılıyor. Sonra da İsâ Mesîh’in Allahʹa kul olmaktan çekinmiyeceği, ifade ediliyor ve bu hususta büyüklük tas­layıp hakka secde etmiyenlerin elem verici bir azâp ile azap edilecekleri haber veriliyor.