MEÂLİ:
15- Şüphesiz ki, biz, Firʹavnʹa bir peygamber gönderdiğimiz gibi, size de üzerinize şâhit olacak bir peygamber gönderdik.
16- Ne var ki, Firʹavn, o peygambere karşı geldi; bu yüzden onu yakalayıp ağır şekilde cezâlandırdık.
17- Eğer küfre saparsanız, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek günden nasıl korunabilirsiniz?!
18- Gök, onunla (o günün dehşetiyle) çatlamıştır (çatlar). Oʹnun vaʹdi mutlaka yerine gelir.
19- Gerçekten bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbına giden bir yol edinir.
MUSA (A. S. ) İLE FİRʹAVN KISSASI MİSÂL VERİLİYOR
«Şüphesiz ki, biz, Firʹavnʹa bir peygamber gönderdiğimiz gibi, size de üzerinize şâhit olacak bir peygamber gönderdik.. »
Bu âyetle Cenâb-ı Hak, Mekke’de gelişmekte olan olayların müşrikleri tehlikeli bir uçuruma doğru sürüklediğine işârette bulunarak Fir’avn’ın Musa Peygamber’e (A. S. ) karşı olumsuz tutumundan dolayı nasıl kötü bir âkıbete duçar kılındığını hatırlatmaktadır.
Müşriklerin ileri gelenlerinin insaf ölçülerini çok aşan sert tedbirlerinden endişe edilmemesine ve neticenin onlar için hüsran, mü’minler için zafer olacağına işâret edilmekte ve böylece mü’minlere teselli ve ümit havası estirilmektedir.
Misal olarak verilen kıssa, şu gerçekleri yansıtmakta ve düşünebilenlerin düşünce ufkunu genişletmektedir:
a) Musa Peygamber (A. S. ) Mısırʹda doğmuş, Fir’avn’ın evinde büyümüştür.
b) Musa’nın (A. S. ) babadan yetim; Hz. Muhammed’in (A. S. ) hem babadan, hem anadan yetim kaldığı, bu iki peygamber arasında ayrı bir benzerlik arzeder.
c) Musa (A. S. ) doğup büyüdüğü yerde halkı Hakk’a dâvetle emrolunmuştu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz önce doğup büyüdüğü yerdeki, sonra da yeryüzündeki bütün milletleri Hakk’a dâvete memur kılınmıştır.
d) Fir’avn, Musa’ya (A. S. ) karşı sert tedbirlere; Mekke’nin ileri gelen inkârcı azgınları ise Hz. Muhammed (A. S. ) aleyhine caydırıcı ve tehdit edici davranışlara baş vurmuşlardır.
e) Netice olarak Musa Peygamber, Mısır’dan hicret etmek zorunda bırakılmıştı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de Mekkeʹyi terketmek zorunda kaldı ve Medine’ye hicret etti. Bu açıdan da iki peygamber arasında bir benzerlik söz konusudur.
f) Musa Peygamber (A. S. ) bir süre sonra Mısır’a dönüp mânevî fetihte bulundu; İlâhî emir gereği, nusrat-i İlâhiye tecelli etti; Fir’avn ve askerleri Kızıldeniz’de boğuldu.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de hicretten bir süre sonra güçlü bir orduyla Mekke üzerine yürüdü ve böylece hem maddî, hem de mânevî fetihte bulunarak mağrur başları yere eğip kutsal toprağı ve Allah’a ibâdet için yapılan Kâbe’yi putlardan ve putperestlerden temizledi.
Böylece Cenâb-ı Hak geçmişte meydana gelen önemli, çalkantılı dramatik tarihî bir olayın özetini belirterek Mekkeli’leri bir defa daha uyardı. Fir’avn ve ordusu kadar güçlü olmadıklarına işâretle sonlarının hüsran ile noktalanabileceğini dolaylı şekilde hatırlattı. Musa Peygamberʹe (A. S. ) karşı gelip küfür ve tuğyanını artıran Firʹavn’ı yakalayıp cezalandırdığını beyân ederek mü’minlere büyük ümit ve güven ilham etti. Müşriklere ise, dönüş yapmadıkları takdirde baş aşağı gelecekleri günün yakın olduğunu bildirerek küfür ve azgınlıktan vazgeçmelerini tenbîhle İlâhî rahmetinin genişliğine dolaylı şekilde atıfta bulundu.
Nitekim hiçbir uyarı, misal, tehdît, öğüt ve âyet netice vermeyince, İlâhî proğram hükmünü yürütmeye başladı: Hicret emrini indirdi. Şehir devletinin temelleri atıldı ve Bedir Savaşı hazırlandı. Derken Mekke fethedildi ve Arap Yarımadası bir baştan bir başa müʹminlerin eline geçti.
İNSAN AKLINA IŞIK TUTULARAK UYARI SÜRDÜRÜLÜYOR
«Eğer küfre saparsanız, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek günden nasıl korunabilirsiniz?. »
Kur’ânʹda hâkim olan İlâhî üslûp gereği, önce insanların duygu ve düşünceleri yönlendirilir, sonra da akla malzeme verilerek konu üzerinde etraflı düşünme ve araştırma havası oluşturulur. Bunun için de birtakım meydana gelmiş ve ileride meydana gelmesi kesin olan belgeler sıralanır. Nitekim 18 ve 19. âyetlerle, her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, her doğanın öleceği dolaylı şekilde belirtiliyor. Dünyanın da yer aldığı mevcut sistemlerin de bir başlangıcı olduğu gibi, bir de sonu olacağı bildirilerek bu olayın iki önemli safhası üzerinde duruluyor:
1- Kıyâmet olayının akıllara durgunluk verecek dehşeti, ikinci hayata kalkış ve hesaba çekilişin duygu ve ruh üzerinde tezahür edecek ağırlığı çocukları bile yaşlanmış bir görünüme sokacak.
2- Kıyâmetin kopmasıyla birlikte gök yarılacak, yani sistemler bozulacak, yörüngeler karışacak; çatlayıp ayrılan bir çatıdan kiremitlerin yerlerinden kopup rasgele düşeceği, etrafa savrulacağı gibi, yıldızlar da öylesine kararıp dökülecek.
Bu, ezelde hazırlanan İlâhî plân ve proğramın bir gereğidir ki, geri kalması, aksaması mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın hükmü mutlaka yerine gelir, Oʹnun yanında söz değişmez; vaadi haktır, günü saati gelince mutlaka tahakkuk eder.
OZON GAZI VE BİR YORUM
Bilindiği gibi «Ozon Gazı» (Oz) üst stratosfer’in ekvatorunda, yaklaşık 40 km. yükseklikte oluşur ve buradan kutuplara doğru yayılır. Bulunduğu yer orta stratosfer’dir.
Konumuzu oluşturan, «Eğer küfre saparsanız, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek günden nasıl korunabilirsiniz? » 17. âyetle, kıyâmetin dehşetinden söz edilmekteyse de, son devrin tefsîrcilerinden bir kısmının bu olayı ozon gazının azalıp delinmesi neticesinde ortaya çıkacak olaylarla yorumladıklarını görüyoruz. Aslında böyle bir yoruma âyetin siyak ve sibakı müsaade etmemektedir. Zira, konu kıyâmet olayıyla ilgilidir ve böyle bir olayın ortaya çıkmasıyla göklerin yarılacağı, her şeyin alt-üst olacağı açıklanmaktadır.
Ancak çok uzak bir ihtimal dahi olsa, ozon tabakasının delinmesi veya ortadan kalkmasıyla erken beyazlaşmanın ortaya çıkacağı bilimsel olarak belirtilmekte ve âyetteki anlatımla bir benzerlik arzetmektedir. Şöyle ki:
Ozon atmosferde en az bulunan bileşen olmasına rağmen, yeryüzündeki hayat için zorunludur. Çünkü güneşten gelen kısa dalga boylu ve dolayısıyla yüksek enerjili morötesi (ultraviolet) ışığın büyük bölümünü süzer; diğer bir deyişle bu ışınlara karşı filtre görevi görür. Ozon tabakasının ortadan kalkması veya tesirinin azalması durumunda bu çok tehlikeli morötesi ışınlar doğrudan dünyaya ulaşmakta ve cilt kanserlerine, ayrıca çocuklarda ve gençlerde uzun süreli etkiler sonucu derinin erken kırışması ve saçların erken beyazlaşması şeklinde ortaya çıkan «progeria» (erken yaşlanma) hastalığına yolaçabilmektedir.
Şayet ozon tabakasının ortadan kalkmasıyla kıyâmet olayı yakından ilgiliyse, o takdirde âyeti bu doğrultuda yorumlamanın makul bir yanı olabilir. Şüphesiz bu da çok uzak bir ihtimaldir ki yorum için yeterli delil sayılamaz.
İNSANI KENDİ İRÂDESİNE BIRAKMAK
«Gerçekten bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbına giden bir yol edinir. »
Kur’ân-ı Kerîm duygu, düşünce ve akla seslenip birtakım uyarılar, öğütler ve belgeler sıraladıktan sonra, bütün bunların doğruyu öğreten, hakkı tanıtan tezkîrler olduğunu bildirmekte ve sonra da insanı hür irâdesiyle başbaşa bırakmaktadır. İlgili âyetle insan irâdesinin zorlanmadığına hem işâret edilmekte, hem de ona imkân verildiği belirtilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, son peygambere uymanın lüzumu belirtildi ve inkârda ısrar edenlere Firʹavn olayı misal olarak verildi. Sonra da kıyâmet olayından birkaç safha anlatılarak yönlendirici uyarıda bulunuldu.
Aşağıdaki âyetle gece ibâdeti üzerinde durularak bu konuda hafifletici hükme yer veriliyor. Arkasından namaz, zekât ve karz-ı hasenden söz edilerek bu üç ibâdetin önemine dikkat çekiliyor. Her hal-ü kârda Allah’tan bağışlanma dilememiz emredilerek sûre noktalanıyor.