MEÂLİ:
16- Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyuncak olarak yaratmadık.
17- Eğer biz oyun-eğlence edinmeyi dileseydik, herhalde onu kendi katımızda (kudretimizin yüceliğine uygun anlamda) edinirdik. Ama biz böyle (gereksiz şeyleri) yapanlar da (hiç bir zaman) olmadık.
18- Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki bâtıl yok oluvermiştir. (Allahʹa yakıştırmaya çalıştıkları) vasıflardan dolayı çok, hem çok yazıklar olsun size!
19- Göklerde ve yerde bulunan her şey Oʹnundur. O’nun huzurunda bulunanlar Oʹna ibâdet etmeyi (bir hafiflik sayıp) büyüklük taslamazlar ve bıkkınlık da duymazlar.
20- Gece gündüz durmadan, dinlenmeden tesbîh ederler.
GÖKLER VE YER OYUNCAK OLSUN DİYE YARATILMAMIŞTIR
«Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyuncak olarak yaratmadık. »
İlâhî sünnetten biri de, varlık âleminde yer alan her şeyin birtakım yararlar ve hikmetler için yaratılmasıdır. Hiçbir sistem ve oluşum tesadüflerin biraraya getirdiği oyuncak anlamında birtakım boş ve anlamsız şeyler değildir. Aslında tesadüflerin oluşturduğu bir düzenin varlığını düşünmek, bilimsel olarak da mümkün değildir.
Eşyaya dikkatle bakıp her biri üzerinde ciddi bir inceleme yaptığımızda, onları mükemmel bir plânda yer alan ve her biri bir amaca yönelmiş bulunan varlıklar olarak görebiliriz. Bir meyva ağacını düşünelim: Bu ağacın verdiği kereste, gölge, çiçek ve meyvadan hangisi ağacın kendisi içindir? Şüphesiz hepsi de insanoğlunun birtakım ihtiyaçlarını karşılamaktan yana yaratılmıştır. Eğer o ağaç kendisi için, yani bütün yararı kendisinden yana yaratılmış olsaydı, cidden var kılınması boş ve anlamsız olur, hikmete ters düşer ve bir bakıma oyuncak kavramının dar çerçevesi içinde kalırdı.
Görülüyor ki, biz var olan eşyaya bir şeyler vermiyoruz; verdiğimiz oluyorsa mutlaka karşılığını fazlasıyla alıyoruz. Dolayısıyla verdiğimizi kendimize vermiş oluyoruz. Yakalamak için tavşanın yoluna havuç koymamıza benzer..
Tarlayı sürüp ekmemiz, fidanı dikip yetiştirmemiz, tarladan, ağaçtan yana değil, bizden yanadır.
İlmî açıdan bakılınca, kâinat nizamı hep bizim için hizmete yönelmiştir. Onlardan bir kısmının hizmet ve faydalarını biliyoruz, çoğunun hem hizmetini, hem faydasını henüz bilemiyoruz. İlmî araştırma ve incelemeler ilerledikçe, bu konuda bize yeni yeni bilgiler verecektir.
Oyuncak tabiri burada, gerçek bir amacı, faydalı bir hizmeti olmayan ve belli bir plân ve proğrama bağlanmayan şey demektir. Onunla proğramlı ve yararlı bir sonuç elde etmek hayal olur, o bakımdan çok geçmeden bir tarafa terkedilir.
Şu görebildiğimiz âlemden neleri terkedip, neleri hizmet dışı bırakabiliriz? Aslında böyle bir ayrım kudretimiz dışındadır. Bir an farzedelim ki Ay bir oyuncaktır. O bakımdan onu bir tarafa atmak istiyoruz; yine varsayalım ki, Ay’ı bir tarafa atabiliyoruz; o zaman neler olur? Hemen söyleyelim ki, kâinat düzeninde câri olan hayat kanunlarında bazı değişiklikler meydana gelir ve bunun zararı bütünüyle insana dokunur. Çünkü Ay da insana hizmet vermek üzere yaratılıp plânda belli bir yere oturtulmuştur.
Bu konuda misalleri çoğaltmaya gerek yok. Kurʹân bu yüksek hikmetin perdesini aralarken insan aklına seslenmektedir. Gökler ve yer oyuncak olarak boş ve hikmetsiz yaratılmamıştır. İnanmayanlar aksini isbat etsinler.
ALLAH EĞLENCE VE OYUNCAK EDİNSEYDİ, ONU ŞANINA LÂYIK ŞEKİLDE VÜCUDA GETİRİRDİ
«Eğer biz oyun-eğlence edinmeyi dileseydik, elbette onu kendi katımızda (kudretimizin yüceliğine uygun anlamda) edinirdik. Ama biz böyle (gereksiz şeyleri) yapanlar da (hiçbir zaman) olmadık. »
Cenâb-ı Hak eğlence ve oyun edinmekten münezzehtir ve çok yücedir. Çünkü O, mutlak anlamda Ganî ve Samed’dir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Zira ihtiyaç içinde olan noksandır, zayıftır. Noksan ve zayıf olan her şey, yaratan değil, yaratılandır. Eğer Allah gökleri ve yeri oyuncak yapsaydı, bugünkü düzen olmazdı. Her gün yeni yeni düzenler ortaya çıkar ve öylece amaçsızlık ve hikmetsizlik başlardı. Bu da uluhiyet vasfına ters düşerdi. Hem o durumda insan diye bir canlı yaratmanın anlam ve hikmeti kalmazdı. Zira oyuncak edinilen bir âlemde, insanın yaşaması abes olur, niçin yaratıldığı, neden bu oyuncak edinilen âleme getirtildiği ve bundan sonra nereye niçin gönderileceği cevapsız kalırdı. Âhiret kavramı diye bir şey olmaz, Cennet, Cehennem, hesap ve ceza diye birtakım müeyyidelere yer verilmezdi.
O halde Cenâb-ı Hakkʹın «Adl» ve «Hakîm» sıfatları böylesine karmaşık, düzensiz, oyuncak bir âlem yaratmaya hiçbir zaman müsait değildir ve olamaz da..
HAK BÂTILIN BEYNİNİ PARÇALAR
«Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki bâtıl yok oluvermiştir. »
Kâinat hak ve hikmet üzere yaratılmıştır. Onu hikmetin dışında haktan uzak gören bâtıl, her varlıktaki hikmet, yarar, amaç ve maksat karşısında ezilmeğe mahkûmdur. Görünen düzeniʹ tesadüfe bağlayan bâtıla, «madem öyledir, Güneşʹten vazgeçelim» denilse, buna ne cevap verebilir? Çünkü tesadüfün oluşturduğu bir sistem, plânlı, hikmetli ve amaçlı değildir, olamaz da.. Böyle olunca da tesadüflerin biraraya getirdiklerinden birkaçını terkedelim: Havadan, sudan kendimizi tecrit edelim. Bu mümkün müdür?
Görülüyor ki, İlâhî plânda yer alan her şey bir amaç ve hikmete, bir hizmet ve fayda sağlamaya yöneliktir ve onların hepsi de insan unsuruyla ilgilidir.,
İşte böylece hak yumruğunu bâtılın başına indirip onun içi boş olan beynini parçalar da bir bakarsın ortada bâtıl diye bir şey yok.
Allah’a yakışmayan sıfatları Oʹna nisbet eden beyni boş inkârcılara kızmaktan ziyade acımak gerekir. İsbat edemiyeceği, hikmetini ortaya koyamıyacağı inkâr halkalarını birbirlerine ekliyerek bir zincir haline getirmesiyle ellerini, ayaklarını bağlayıp kendini hareketsiz hale soktuğunun farkında mıdır?
HER ŞEY ALLAH’A AİTTİR
«Göklerde ve yerde bulunan her şey Oʹnundur.. »
Sonsuz kudret ve enerji O’nun; plân ve düzen yine O’nundur. O’nun varlığı bunların illeti, bunların varlığı O’nun varlığının ve birliğinin delilidir. Her varlık hilkat kanununa bağlı kalarak hizmetini sürdürür. Mutlak kudrete baş eğmesi, O’nun varlığına ve birliğine şâhit olması ve O’nu tesbîh ve tenzîh etmesi anlamına gelir. O halde her varlık bu manayla her an Hakk’a ibâdet halindedir. Ona baş eğmiyen hiç bir şey yoktur ve düşünülemez de..
Allah’ın mülkünde sayısı bizce bilinmeyen meleklere gelince: Onlar hayvanî sıfatlardan uzak, nefis denilen biyolojik ihtiyaç duygusundan beridirler. O bakımdan onlar nûrânî özellikleriyle durmadan, dinlenmeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve tenzîh etmekteler ve ibâdetlerini böylece aralıksız sürdürmekteler. Bizim nefes alıp verdiğimiz gibi, her dem «Allah» deyip kulluğun gereğini yerine getirmekteler.
Melekler, «bizde nefis ve şehvet yoktur. Biz nurdan yaratıldık. Ne diye ibâdet edelim? » diye bir kibir ve gurura kapılmazlar. Çünkü bu gibi sıfatlar insanlarda zuhur eder. O insan ki, ciddi anlamda dinî eğitim görmemişse, yüksek bir makamı da işgal ediyorsa, Allah ile yarışmayı düşünecek kadar küstahlaşır. Böylece öyleleri bâtılın baş temsilcisi olurlar. Ona: «Cenâb-ı Hak suyu ağacın kökleri vasıtasıyla en yüksek dallarındaki yaprakların hücrelerine, dokularına kadar kusursuz şekilde, fakat düzenli ve dengeli biçimde çıkartmaktadır. Midemize indirdiğimiz gıda maddelerini, Cenâb-ı Hakk’ın kurduğu sindirim sistemimizle en az yetmiş kısma ayırmakta, her birini analize edip gideceği yere sevketmektedir. Haydi sen de bu ameliyeyi ve sistemi değiştir; daha yararlı bir sistem meydana getir! » denilince susup kalır. Böylece hakkın tokmağı başına düşer de beynini parçalar.
Sonuç olarak ilgili âyet bize şu mesajı veriyor:
Melekler hiç bir suretle günah işlemedikleri ve insanların muhtaç bulunduğu yiyecek ve içeceklere ihtiyaç duymadıkları, bir geçim kaygıları bulunmadığı halde, bütün nuraniyet ve safiyetlerine rağmen, Allah’a ibâdet edip kulluklarını izhar etmekte aslâ büyüklük taslamazlar. Hılkatlarındaki yüksek hikmete bakıp gururlanmazlar. Onların aksine insanlar devamlı birtakım ihtiyaçlar içinde hayatlarını kazanmak zorundadırlar. Günah ve sevap işlemeğe eğilimlidirler. Her gün Allah’ın hazırladığı sayısız nimetlerle geçinip hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Bu durumda onların meleklerden ziyade ibâdet etmeleri, itaat üzere bulunmaları ve her dem Hakkʹı tenzih ve tesbîh etmeleri gerekmez mi? Gurur ve kibir onlara yakışır mı? Gece ile gündüzün, İlâhî kanuna başeğerek durmadan düzenli ve plânlı hareketleriyle Hakk’ı tesbîh ettiklerini görmüyorlar mı?
Gerçek bu olmakla beraber, insan nankörlük eder, hakkı bırakıp bâtılın peşine takılır ve onu savunursa, kendi vücudunun hikmetini inkâr etmiş olur. Plândaki yerinden ayrılıp yüklendiği proğramın aksine bir yol tutmuş olur. Bunun bütün seyyiat ve vebali de ancak kendisine aittir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle göklerde ve yerde hâkim olan mutlak düzen ve dengeye dikkatler çekildi. Hiçbir şeyin boşuna, anlamsız ve hikmetsiz yaratılmadığı belirtilerek kâinat nizamında bu gerçeği görmemiz ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, bir ülkede birden fazla hükümdarın bulunamıyacağı gibi, göklerde ve yerde Allahʹtan başka ilâhlar olmuş olsaydı, bugünkü düzenin olamıyacağı; birinin yaptığını diğerinin bozacağı hatırlatılarak, konuyu bu açıdan değerlendirmemiz isteniliyor. Sonra da Allah’ın mutlak hükümran bulunduğu konusu üzerinde durularak, Oʹnun yaptığından sorumlu olmadığı açıklanıyor. Arkasından da her peygamberin aynı inanç sistemini işleyip toplumu eğitmeğe çalıştığı hatırlatılıyor.