MEÂLİ:
145- And olsun ki, kendilerine kitap verilenlere her türlü âyet (delil, belge, kanıt)ı getirsen yine de Senin kıblene uymazlar. (Elbetteki) Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onların kimi kiminin (Yahudîler Hıristiyanların, Hıristiyanlar da Yahudîlerin) kıblesine zaten uyacak değillerdir. And olsun ki, Sana gelen bunca ilimden sonra kalkar da (farz edelim) onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, şüphesiz ki o zaman Sen de zâlimlerden olursun.
146- Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudîler ile Hıristiyanlar) Oʹnu (son peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bununla beraber onlardan bir kısmı bilip durdukları halde hakkı gizlerler.
147- Hak dâima Rabbin katındandır. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!.
148- Her milletin bir yönü, yolu ve yöntemi vardır ki ona doğru yönelir. Siz ise (ey Muhammed ümmeti! ) hayırlara yönelip (bu hususta) birbirinizle yarışın. Nerede olursanız olun Allah hepinizi toplayıp biraraya getirecektir. Şüphesiz ki Allahʹın her şeye kudreti yeter.
149- Her nereden (yola) çıkarsan çık, (namazda) yüzünü Mescid-i Harâmʹa çevir. Şüphesiz ki bu, Rabbin tarafından (verilen) hak (bir emir) dir. Allah yapacaklarınızdan habersiz değildir.
150- (Evet, Peygamberim! ) Nereden çıkarsan çık (namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Siz de (ey mü’minler! ) nerede olursanız olun, yüzünüzü (namazda) o tarafa doğru döndürün; tâki insanlar için aleyhinize bir hüccet kalmasın; ancak içlerinden zulmedenler hâriç. Siz artık onlardan korkmayın, Benden korkun; hem size olan nimetimi tamamlayayım; ola ki doğru yolu bulursunuz.
İNİŞ SEBEBİ
«Kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyan ruhânî reisleri, öz oğullarını tanıdıkları gibi Hazret-i Muhammed’i(A. S. ) de, Tevrat ve İncilʹde yazılı olan sıfatlarından bilip tanırlardı. »
Nitekim Yahudi ilim adamlarından Abdullah bin Selâm ve arkadaşları, Peygamber (A. S. ) Efendimizi birçok özellikleriyle bilip tanıdıkları için bunlardan bir kaçı İslâmiyeti kabul etmekte tereddüt etmedi. Abdullah bin Selâm bir ara: «Andolsun ki ben, Resûlüllâh Efendimizi öz evlâdımdan daha iyi tanır ve bilirim! » diyerek gerçeği ve Tevrat’daki yazılı bulunan sıfatların hak olduğunu bir defa daha duyurmak istemişti. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R. A. ) ona:
- Ya Abdullah! Bu nasıl olur?
Diye sorunca, o şu cevabı vermiştir:
- Evet, ben, Muhammedʹin Resûlüllâh olduğuna şahadet ediyorum; bunda hiç bir şüphe ve tereddüdüm yoktur ve olamaz da. Ama kendi öz evlâdım hakkındaki şahadetim bu nisbette kuvvetli değildir. Çünkü anasının bir şey yapıp yapmadığı hakkında kesin bilgim yoktur!
Hıristiyan olan Selmân-i Fârisî ile Temîm-i Dârî’nin bilgileri ve şâhidlikleri Abdullah bin Selâmʹın şâhidliğinden daha zayıf değildi.
Yukarıdaki âyet, bilhassa bunlar ve benzeri ilim adamlarının belirtilen şekildeki şahadetlerini istihdaf ederek inmiştir. (Esbâb-i Nüzûl: 27 / Kahire baskı: 1068-1388).
İLGİLİ HADÎSLER
«Ey Muhammed ümmeti! Hayırlara yönelip birbirinizle yarışın. »
Kurtubîyʹe göre, buradaki hayırlardan maksad, vaktin evvelinde kılınacak namazdır. Ebû Hüreyre (R. A. )nin rivâyetine göre, Resûlüllâh (A. S. ) buyurdular ki:
«Öğlenin ilk vaktinde namaza giden, bir deve hediye (ya da kurban) eden kimse gibi (sevap kazanır). Ondan biraz sonra giden, bir inek hediye eden kimse gibidir. Ondan sonra giden bir koç hediye eden gibidir. Ondan az sonra giden bir tavuk hediye eden kimse gibidir. Ondan biraz sonra giden ise (sevapda) bir yumurta hediye eden kimse gibidir. » (Nesâî: Ebû Hüreyre (R. A: ) den rivâyet etmiştir.).
Yine Ebû Hüreyre (R. A. )nin rivâyet ettiği başka bir hadîste buyuruluyor ki:
«Şüphesiz sizden biriniz namazı vaktinde kılar; halbuki vaktin evvelinden terkedip kaçırdığı kısım onun çoluk-çocuğundan ve malından kendisine daha hayırlıdır! » (Dâre-Kutni: Hüreyre (R. A. )den rivâyet etmiştir).
«Amellerin hayırlısı vaktin evvelinde kılınan namazdır. » (Dâre-Kutni: İbn Ömer (R. A. )dan rivâyet etmiştir).
«Vaktin evveli İlâhî hoşnudluktur. Vaktin ortası İlâhî rahmettir. Vaktin sonu ise İlâhî afdır. » (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, - S. 165 / Dâre-Kutni’den).
AHLAKÎ VE SOSYAL YÖNLERİ
«Andolsun ki, kendilerine kitap verilenlere her türlü âyet (delil, belge, kanıt)i getirsen yine de senin kıblene uymazlar. (Elbette ki) Sen de onların kıblesine uyacak değilsin! »
Kitlelerin taassubu, ferdin taassup ve muhafazakârlığına hiç benzemez. «Fert itiraz ve münakaşayı kabul edebilir, fakat kalabalığın buna asla tahammülü yoktur. » (Kitleler Psikolojisi / Gustave le bon.).
Bu sözde büyük bir hakikat payı var. Yahudi kitlesi bütün açık belgelere, Tevrat’daki yazılı vasıflara rağmen bâtılda ısrar edip aşırı bir taassup gösterdiler. Bu yüzden bütün semâvî kitapların müjdelediği en son peygamberi kabul etmediler. «Bizim için başka bir kurtarıcı gelecek, biz ancak onu bekleriz, başkasına uymayız» dediler. Ama onların aksine kendini kitlenin boğucu havasından kurtarıp akl-i selîmin meltemine kavuşturan Abdullah bin Selâm ve benzeri ilim adamları, en son peygambere uymakta tereddüt etmediler. Hazret-i Peygamberle ilgili kayıtları ve belgeleri toplayıp akıl ve mantığın süzgecinden geçirdiler.
Görülüyor ki Yahudiler kitle taassubunun en koyusunu kendi dinî ve millî bünyelerinde saklayan bir millettir. Tarih boyunca onlar bu tutumlarının bir takım dünyevî yararlarını görmüşlerse de zararları ve ıstırapları daha büyük çapta olmuştur. Asırlarca yurtsuz kalmaları, Sina çöllerinde perişan olmaları, Babil esaretleri ve nihâyet ilâhî hışma uğramaları, üzerlerine zillet ve meskenetin inmesi bu ıstıraplardan bir kısmıdır.
Yahudilerin inat ve taassupları o dereceye vardı ki, kendi milletlerinden başka diğer milletleri bir çeşit köle kabul etmişler, onları sömürüp kemirmeyi dinî bir vecîbe sayacak kadar ileri gitmişlerdir. Başka milletlerden gelen azizlere itibar etmemişler, gönderilen birçok peygamberleri öldürmüş, ya da memleketlerinden kovmuşlardır. Zaman zaman Tevrat’ın açık belgelerini değiştirmişler, Hazret-i Muhammed hakkındaki işâretleri kendi arzularına göre tahrife uğratmışlar. Onlar için va’dolunan mukaddes topraklar ve bu toprakların koynunda yer alan Beytülmakdis, vazgeçilmesi mümkün olmayan büyük bir dâva olmuş, asırlarca bunun tahakkuku için plânlar hazırlamışlardır. Onlara göre bu mâbedden daha kutsal, ya da mübarek başka bir yer olamaz.
İşte Yahudilerin bu yanlış tutumu, birtakım haksızlıklara, ahlâksızlıklara yol açmış, Yahudi olmayan hiçbir kimseye hayat hakkı tanımamak gibi gayr-i insanî düşünceler onların kafasında sâbit bir fikir hâlini almış ve bütün fertlerine sirâyet etmiştir.
Peygamber (A. S. ) Efendimiz bu milleti memnun etmek ve kalblerini İslâmiyete ısındırmak için Medîneʹde 16 ya da 17 ay onların kıblesine yöneldiği halde yine de onlarda en küçük bir değişiklik meydana getiremedi. Bilâkis sinsice düşmanlıkları her gün biraz daha artıyordu. Çünkü Hazret-i Muhammed (A. S. ) İsrâiloğulları’nın bir boyundan, ya da Harun soyundan gelen bir peygamber değildi. Bu yüzden bütün çabalar neticesiz kaldı.
Halbuki bütün dinler Allah’ın birliği, inancı içinde bütün insanların kurtulmasını, tüm hakların korunmasını, gönderilen peygamberlerin hepsinin saygı görmesini hedef olarak seçmiştir. Güzel ahlâkı, sosyal hayatın beden ve rûh sağlığı içinde gelişmesine temel yapmış, hukukta insanların eşit tutulmasını esas olarak kabul etmiştir.
Yahudiler taassupları icabı Tevrat’ı kısmen ya da yer yer tamamen değiştirdikleri halde onda hâlâ Muhammed (A. S. )ın geleceğine dair belgeler mevcuttur. Buna bir misal verecek olursak, TEVRAT-İŞAYA kitabı 42. babda aynen yazılı olanı nakletmemiz kâfidir:
«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden râzı olduğu seçme kulum: Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı meydana çıkaracaktır. Bağırmıyacak ve sesini (fazla) yükseltmiyecek ve onu sokakta işittirmiyecek. Ezilmiş kamışı kırmıyacak ve tüten fitili söndürmeyecek ; hakkı hakikate erdirecek. Ve dünyada hakkı pekiştirinceye kadar zayıflamıyacak ve cesareti kırılmıyacak ve adalar Onun şeriatını bekliyecekler. »
Yahudîler bütün bu hakikatlara rağmen son peygamberi imha etmek ve böylece İslâm nûrunu söndürmek için korkunç planlar hazırladılar. Hayber’de Resûlüllah’a zehirli kuzu ikram (! ) ettiler.
Ama yahudiler ne kadar kendi heveslerine, kör taassuplarına bağlı kaldılarsa, müʹminler de o nisbette ve daha fazlasıyla Allah ve Resûlüne bağlı kaldılar; İlâhî buyrukları her şeyin üstünde tuttular. Hiçbir zaman ne Peygamber (A. S. ) Efendimiz, ne de O’nun inanmış şuurlu ümmeti gayr-i müslimlerin arzu ve hevesine uymadılar. Bunun aksine uyan beyinsizler çıkacak olursa, Kurʹân bu gibiler hakkında en güzel hükmünü vermiştir: «Kendine yazık edenler. »
Günümüzde Batının âdetlerini taklîd edenler eksik değildir. Yılbaşı gecesini kutlamak, o geceyi caz-saz, içki, kumar ve sair günahlarla renklendirmek, cenaze başında saygı duruşunda bulunmak, çelenk götürmek bunlardan bir kısmıdır.
Hiç şüphe edilmesin ki, bu çeşit taklîdler, Hıristiyanların kıblesine dönmektir. Kur’ân-ı Kerîm bilhassa buna dokunuyor ve Müslümanları taklîd çukuruna düşmekten korumak için en açık belgeler getiriyor.
TARİHÎ YÖNÜ
«Onların kimi kiminin kıblesine zaten uyacak değillerdir. »
Yukarıdaki âyetle de ifâde edildiği gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar sadece Kâbe-i Muazzama’ya yönelmeyi reddetmiyorlar, ayni zamanda birbirlerinin kıblesine saygı göstermeyi de hoş görmüyorlar. O halde bu iki millet, İslâmʹa karşı birleşebiliyor; fakat başbaşa kalınca aralarındaki bağ kopuyor. İsâ Peygamber İsrailoğullarına gönderilmiş bir peygamber olmakla beraber Yahudiler bir türlü ona uymak istememiş, üstelik onu öldürmeye kalkışmış ve böylece Hıristiyanlarla birleşme imkânları ortadan kalkmış, bu yüzden kıblelerini bile değiştirmişlerdir.
Aslında iki millet de Kudüs’deki mâbed i kendi mâbedleri olarak tanırlar, fakat ibâdetlerinde kıble olarak Hıristiyanlar doğuya yönelirler. Yahudiler ise Beytülmakdis’e..
İbn Kayyım el-Cevziy diyor ki:
«Gerek Yahudilerin, gerekse Hıristiyanların yöneldikleri kıble, ilâhî vahiy ve emirle olmamıştır. Bu tamamen kendi aralarındaki rûhanî reislerin telkin ve te’siriyle meydana gelmiştir. Hıristiyanlar doğu tarafını, Yahudîler ise tabu kabul ettikleri kayayı seçtiler ve bu kaya Beytülmakdisʹin yanında tesbit ettikleri yerden kaybolunca (bir rivâyete göre göğe çıkmıştır) o yeri kıble edindiler. » Tevrat’da buna dair bir kayıt mevcut değildir. Başka bir yerde kayıt aramaya da lüzum yoktur. Çünkü İsrâil milletinin ilk bin yıllık tarihini anlatan başlıca kaynak Tevrat’tır. Bu kitabı meydana getiren oniki kitabın en eskisi M. Ö. VII. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Daha eski oldukları sanılan bazı yazılar da Hz. Musa’ya atfedilmektedir. (M. Ö. 14-13 yüzyıl). Tevrat’ın son kitapları ise, M. S. II. yüzyılda biraraya getirilmiştir.
Görülüyor ki Musa Peygambere inen Tevrat bir hayli zaman geçtikten sonra toplanıp biraraya getirilmiştir. Bu gerçeği, sadece tarihî vesikalar değil, bizzat İsrâil milleti tarafından yazılan kayıtlardan da öğrenmiş bulunuyoruz.
Hıristiyan din adamlarının kıble konusundaki iddia ve uydurmalarına gelince: Hz. İsa çarmıha gerildikten (! ) sonra ortadan kaybolmuş, papazlardan biri Hz. İsa’ya rastladığını ve onun şu tavsiyede bulunduğunu iddia etmiş; İsâ Peygamber sözde ona demiş ki: «Güneş benim çok sevdiğim bir yıldızdır. Her gün benim selâmımı alır. Milletime de ki namaz kılarlarken (ibâdet ederlerken) güneşe yönelsinler! »
Hıristiyan milleti bu uydurma haberi getiren papazı doğrulamış ve böylece ibâdetlerinde doğu tarafını kıble edinmişlerdir. (Bu hususta fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Rûhuʹl-maanî Li-1-Alûsi: C. 2, S. 11. Beyrut baskı:?).
Ayrıca, Hazret-i Meryem’in doğu tarafına çekilip doğum yapmasının da bunda büyük te’siri bulunduğunu unutmamak gerekir.
İ’TİKADÎ YÖNÜ
«Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. »
«Her milletin bir yönü, yolu ve yöntemi vardır ki ona doğru yönelir. » Bu iki cümlede, İslâm milletlerinin hedef ve gayesi ta’yin edilmiş ibâdette kendilerine seçilip beğenilen kıble belirtilmiştir. Bu husustaki İlâhî emirler kesindir; yorum kabul etmez. O halde kıbleyi değiştirme yetkisi ne peygambere ne de ümmetinden herhangi bir ferde verilmiştir. Hiç bir ilim adamı, ya da müctehid bunu değiştirmeye salâhiyetli değildir ve olamaz da.. Namazda kıblenin farz kılınmasının sebebi işte budur. O halde kıblenin farziyetini inkâr eden küfre düşer; namazda başka bir cihete yönelenin ibâdeti makbul değildir. Zarurî haller müstesnâ..
Kıble hakkındaki âyetin tekrarı, gelecekte de kıblenin ayni cihet olacağını te’kid içindir.
«And olsun ki, Sana gelen bunca ilimden sonra kalkar da (farzedelim) onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, şüphesiz ki o zaman Sen de zâlimlerden olursun. »
Bu âyetten çıkarılan hükümlere gelince, şöyle sıralayabiliriz:
a) Müşriklere ya da kitap ehline itikad ve ibâdette uyan, onların arzusuna göre ibâdet eden kimse dinden çıkmış olur.
b) Onların kötü âdet ve geleneklerini, gayr-i ahlâkî yaşayışlarını taklîd edenler ise büyük günah işlemiş olurlar.
c) Kıble ehli, yani Kâbe-i Muazzamaʹya yüz çeviren, orayı kıble kabul eden kimse tekfîr olunmaz.
TAHLİLLER
Mescid-i Haramʹa yönelmek hakkında üç emir vardır. Bunun sebep ve hikmeti üzerinde duranların görüşleri kısmen olsun farklıdır:
a) İslâmʹda ilk nesh olayı kıble hakkında vuku’ bulmuştur. Bu sebeple tekrar ve te’kide lüzum hâsıl olmuştur. (İbn Abbas R. A. ).
b) İnen üç emir arasında ahval ve şartlara göre bazı nüanslar vardır. Birinci emir Mekke’de Kâbe’yi görenlere ya da görebilme durumunda olanlaradır. İkinci emir Mekke’de olup Kâbe’yi göremiyenler içindir. Üçüncü emir Mekke dışındaki bölgelerde bulunanlar içindir. (Fahrüddin er- Râzi).
c) Kurtubiyʹe göre: Birinci emir Mekke’de oturanlar içindir. İkinci emir diğer şehir ve kasabalarda oturanlar içindir. Üçüncü emir yola çıkanlar, seyahat edenler içindir.
«Tâki insanlar için aleyhinize bir hüccet kalmasın! »
Meâlindeki âyetten maksad, kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyan) din adamları, Tevrat ve İncilʹde son gelen peygamberin ümmetinin Kâbe-i Muazzama’ya yönelip ibâdet edecekleri hakkında bir takım işâret ve belgelere rastlamışlardı. Eğer Kâbe’ye yönelmeseydi, onlar bu açıdan da delil getirip. Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olmadığını iddia eder, inkârlarında belgeli konuşurlardı.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
İbrahim Peygamberin sünnetleri kısmen beyan edildikten, O’nun Hakk’a dosdoğru yönelip teslimiyetinden bahsedildikten ve insanlık için İlâhî vergi olan bu nimetlerin cemiyet ve milletlerin tekâmülüne paralel yükselme kaydettiğine işâret edildikten sonra en son peygamber Hz. Muhammed (A. S. )ın gönderilmesiyle bu nîmetin tamamlanıp doruğuna yükseldiği ve artık Müslümanların Allahʹı gönülden anıp Oʹna şükretmeleri gerektiği, bunca nîmete karşı nankörlüğün küfre kapı açacağı en duyarlı cümlelerle ifâde ediliyor.
Ayrıca aşağıdaki âyetlerle son peygamberin bilhassa ilim ve hikmetle gönderildiğine, ilim ve hikmetin beşer için yollarını aydınlatıcı tek meş’ale olarak bulunduğuna, bu meş’aleden mahrum kalanların üstün bir varlık ve kudret gösteremiyeceklerine dikkatler çekiliyor.