MEÂLİ:
144- Ey imân edenler! Müʹminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin, (onları başınıza geçirmeyin). Yoksa Allahʹa kendi aleyhinizde açık bir belge mi vermek istiyorsunuz?
145- Şüphesiz ki münâfıklar Cehennem’in en aşağı tabakasındadırlar, onlara herhalde bir yardımcı da bulamazsın.
146- Ancak tevbe edip durumlarını (düşünce ve davranışlarını) düzeltip Allahʹa sarılanlar ve dinlerini gösterişten uzak, Allah için katıksız ve saf tutanlar müstesnâ... İşte bunlar mü’minlerle beraberdirler; mü’minlere ise, Allah büyük mükâfat verecektir.
147- Siz şükredip inanırsanız Allah size neden azâp etsin? Allah şükredenin ecrini verendir ve (onların şükrünü) bilendir.
İNİŞ SEBEBİ
Ensardan birkaç kişi eski alışkanlıkları nedeniyle Medineʹdeki Beni Nadîr ve Beni Kurayze Yahudileriyle dostluklarını sürdürüyorlardı. Onların bu tutumu hem kendilerinde bir eziklik meydana getiriyor, hem Mekkeʹden hicret edip gelen Muhacirleri üzüyordu. Ansar işin iyice farkına varınca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek sordular: «Kimleri dost ve sırdaş edinelim? » Resûlüllâh (A. S. ) onlara: «Muhacirleri... » buyurdu. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabü’t-Te’vîl: 1/409)
İLGİLİ HADÎSLER
«Üç şey kimde bulunursa, imânını kemâle erdirmiş olur: Allah yolunda bulunup kınayanın kınamasından endişe duymaz. Yaptığı hiçbir ameliyle gösterişte bulunmaz. Biri dünya, diğeri âhiretle ilgili iki durum kendisine arzedilince, âhiretle ilgili olanını seçer. » (İbn Asâkir: Sahih isnadla Ebû Hüreyre (R. A. )den)
İNKÂRCILARI DOST EDİNMEYİN
«Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kafirleri dost edinmeyin. »
Başta Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide olmak üzere birçok sûrelerde bu anlamda İlâhî uyarılar tekrarlanmıştır. Çünkü İslâmʹa göre, küfür -cinsi ve türü ne olursa olsun- tek bir millettir. Mü’minlerin dostu ve sırdaşı ise, ancak mü’minlerdir. İnanç ve ideal birliği içinde olmayanların, yani farklı inanç ve ideal sahiplerinin anlaşıp kaynaşması, dost olup samimi anlamda sevişmesi mümkün değildir. Mevlânâʹnın deyimiyle, dostluk kurabilmeleri için aralarında ORTAKLAŞA KADERʹin bulunması gerekir.
İnsan psikolojisi bu ya, kendi inanç doğrultusunda adam arar ve ancak onlarla kader birliği sağlayabilir. Karga ile bülbülün uyum içinde dostluk kurdukları görülmüş müdür? Biri leşe, diğeri güle-çimene konar.
Olaylar her zaman bu psikolojik ölçü ve anlam doğrultusunda kendini hissettirmiştir. Savaş ve benzeri felâketlerde daha çok aynı inanç ve ülküye sahip olanlar birbirine ciddi biçimde yardım edebilmişlerdir. Haçlı Seferleri bunun açık örneklerinden biridir. İstiklâl Mücadelemiz ise, bu gerçeği bir kez daha kanıtlamış, Allahʹa dosdoğru inanan saf ve temiz Anadolu evlâdı birleşip bütünleşerek yıkılmaz ve yenilmez bir kale halini almıştır. Ermeniler ve diğer azınlıklar tarih boyunca Müslüman Türklerin gösterdiği hoşgörü ve insancıl davranışa karşılık çoğu zaman ihânetle cevap vermişlerdir.
İşte Kur’ân insan ruhunun derinliğinde kök salıp, az-çok özü ve mayası bulunan bu anlayış ve karakterin, inanç değişmedikçe değişmesinin söz konusu olamıyacağına işâret ediyor. Böylelerini, müʹminler kafilesine samimi olarak katılmadıkları, yani Allahʹa ve Peygamberine dosdoğru inanmadıkları sürece Müslümanların dost edinmemelerini emrediyor.
İç yapısıyla Yahudî, dış yapısıyla Müslüman görünen Fatih’in özel doktoru Yakobʹun bunca nimetlere ve iyiliklere rağmen sonunda ortaya koyduğu ihânet tablosu herkesin mâlûmudur. Osmanlı saraylarında ruhen gayr-i müslim olan kadınların çevirdikleri ihânet dolapları ve entrikalar koca imparatorluğa çok pahalıya malolmuştur.
Görülüyor ki, insan psikolojisini ve milletlerin asıl yapısını herkesten çok daha iyi bilen Allah, mü’minlerin İslâmʹın hayat veren gölgesi altında toplanmalarını, toparlanmalarını, birbirlerinin derdini dert edinmelerini, meselelerini tek mesele haline getirmelerini ve Allah için dostluk kurmalarını emrediyor. Yol budur, başkası boş ve anlamsızdır.
Şüphesiz ki bunun yararı sadece bize aittir. Aksine bir tutum içinde olmanın zararı da hepimize dokunur. Allah ancak hakkı söyler.
Furkan sûresinde, müʹminlerden başkasını dost edinenlerin akıbeti sergilenirken şöyle buyurulmuştur:
«O gün zâlim zorba, ellerini ısırıp «keşke Peygamberle beraber bir yol tutsaydım! » diyecek. Eyvah, yazıklar olsun bana! Keşke falânı dost edinmeseydim. And olsun ki bana Kurʹân geldikten sonra o dost (dediğim kimse) beni saptırdı... » (Furkan sûresi âyet: 27, 28, 29)
DİNDE SAMİMİYETSİZLİK
«Şüphesiz ki münafıklar Cehennemʹin en aşağı tabakasındadırlar.. »
İslâm için, açıktan inkâr içinde bulunanlardan fazla içi küfür dolu, ama dış görünüşüyle müslüman geçinenler daha tehlikeli ve daha zararlıdırlar. Kâfirler, parçalayıcı düşman olduklarını gizlemiyorlar, kendilerinin her zaman kurt oldukları belli. Münafık ise kurt olduğunu gizleyip, kuzu postuna bürünerek yaklaşıyor. Birinin rengi, inancı az-çok düşünce ve tutumu belli, diğerinin ise, ne zaman saldıracağı, kimi ne zaman nasıl ısıracağı meçhul..
Ceza ise amelin cinsindendir. Münafığın tahribatı, küfrünü ortaya açıktan koyanın tahribatını çok gerilerde bıraktığından ve ruhî yapısıyla kâfirden daha bayağı bulunduğundan Cehennemʹdeki yeri en aşağı tabakadadır. Dinde samimiyetsizliğin cezâsı ancak böyle olur.
İSLÂM’IN AÇIK TUTTUĞU TEVBE KAPISI
«Ancak tevbe edip durumlarını düzeltip Allahʹa sarılanlar ve dinlerini gösterişten uzak, Allah için katıksız ve saf tutanlar müstesnâ.. »
Belirtildiği gibi dinde ve dindarlıkta samimiyetsizlik, günahların en çirkini, yalancılık ve düzenbazlığın en fenasıdır. Bu yüzden ikiyüzlülere, diğer bir deyimle münafıklara verilecek cezâ o nisbette şiddetli olacaktır. Ancak ölmeden önce kendini toparlayıp münafıklığın Allahʹa yaklaştırıcı olmadığını, bilakis her an uzaklaştırıcı ve felâketin eşiğine sürükleyici bulunduğunu anlar da imânını tazeleyip tevbe ve istiğfarda bulunursa, elbette ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Çünkü amaç insanları kahretmek değil, onları doğruya, iyiye, güzele, fazîlet ve hakseverliğe götürmek ve sonu gelmiyen bir saadete eriştirmektir. Günahkâr tevbe ettiği, kâfir küfründen ayrılıp dosdoğru imân ettiği takdirde, Allah’ın onları kabul edeceğinde şüphe yoktur. Tevbe kapısı kıyâmete kadar açıktır.
ŞÜKRÜN ÖLÇÜ VE ANLAMI
«Siz şükredip inanırsanız, Allah size neden azâp etsin? »
ŞÜKÜR: Sunulan nîmete ve yapılan iyiliğe karşılık kıymet bilirliği söz ve davranışlarla ifade etmek duygusudur. Hele bu nîmet ve iyilik en yüce kudret sahibi Allah’tan gelmişse, Oʹnun hem kudreti hem de merhameti karşısında tam bir mahviyet duygusu içinde teslimiyet göstermek, şükrün en güzeli ve en anlamlısıdır.
Hayvanlar bile ekmek yediği kapıya nankörlük etmez, her vesileyle sadakatlerini açığa vururlar. İnsanlardan bir kısmı kendilerine sunulan bunca nîmet ve iyilikler karşısında kör ve sağır durmaktadır. Bir lokma ekmeğin nasıl da sistemli, düzenli hizmetlerin ürünü bulunduğunu bir türlü anlayamamakta ve böylece nankörlüğün en kötüsünü ortaya koymaktadır. Bir lokma ekmeği yiyebilmemiz için, bulutlar, hava ve güneş, ay ve gece-gündüz, toprak ve ziraatçı, öküz ve traktör, arabacı ve fırıncı, para kazanan ve onu hazırlayanlar hep hizmette bulunmuşlardır. O lokma ekmeği, şükrünü yerine getirmeden yemek büyük bir gaflet değil midir?
Ne var ki bütün bunları idrâk edebilmek, ciddi bir eğitime bağlıdır. Çünkü canlılar arasında en çok eğitilmeye muhtaç olanı insandır ve eğitilmesi en zor olanı da odur. Hiç bir makina ve elektronik cihaz insana insan kadar yararlı olamaz. Önemli olan, toplumu bu düzeye getirmek, eğitme bilgi ve gücüne, tecrübe ve yeteneğine sahip olanları hizmete sevketmektir. Böyle bir eğitim sisteminin işler hale gelmesi de Allahʹa şükrün ifadesi sayılır.
Allah tarafından insan olarak yaratılmamızın nasıl bir inâyet ve lütuf olduğunu bir yana bırakalım da bizim yararımıza sunduğu Kitap ve Peygamberin ve kendini bize tanıtmada sergilediği açık belgelerin ne kadar yüksek birer nîmet ve ihsan olduğunu görmemek, anlamamak, felâket ve saadetin ne yanda bulunduğunu idrâk etmemek demektir.
Allahʹın ne kitaba, ne peygambere, ne ibâdet edilmeğe, ne de şükre ve övgüye ihtiyacı vardır. Bütün bunlar biz insanların yararına hazırlanıp imkân alanına gönderilmiştir. Kendi yaratılışımızdaki baş döndürücü sanatın nasıl bir plânla vücut bulduğunu görüp anlıyamıyorsak, diğer nîmet ve lûtufları nasıl görebiliriz? Çünkü ilk adımda körlük, sağırlık ve şuursuzluk başlamıştır.
Böylesine nankör denir. Önce kendine yazık etmiştir. Çünkü bulunduğu dünya çiftliğinin asıl sahibini tanımamak hiçbir yanıyla mazur gösterilemez. Allahʹın mülkünde, O’nun nimetleriyle varlığını sürdüren, her an O’na muhtaç durumda bulunan kimse, mülkün asıl sahibini tanımak ve bilmek zorundadır. Bu hakikati idrâk eden insan, her an Yaratanına şükrediyor, demektir. Allah ise şükreden kuluna azâp etmez.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle mü’minlerin birbirine yaklaşmaları, birbirlerini dost edinmeleri emredildi. Gayr-i müslimlerin, münafık ve yozmuşların dost edinilmemesi tenbih edildi. Bu idrâk içinde bulunan mü’minlerin Allahʹa şükretmelerinin gereği belirtildi. Aşağıdaki âyetlerle Allah için dostluk kuranların birbirine karşı terbiye, nezaket ve nezahetle davranmalarına temas ediliyor. Kusursuz insan olamıyacağına göre, mü’minlerin birbirlerinin kusurlarını bağışlamalarının imânlarına yakışan bir fazîlet örneği bulunduğu hatırlatılıyor.