MEÂLİ:
7- Hayır, (bırakın ciddiyetsizliği! ) Açıktan günah işleyip haklara tecâvüz edenlerin defteri «Siccîn»dedir.
8-9- «Siccîn» nedir bilir misin? Yazılı bir kitaptır.
10- (Hakk’ı) yalanlayanların o gün vay hâline!
11- Onlar ki dîn gününü (cezâ ve hesap gününü) yalan sayarlar.
12- Oysa onu ancak haddini aşan her günahkâr yalanlar.
13- Karşısında âyetlerimiz okunduğu zaman, «Bu öncekilerin masallarıdır» der.
14- Hayır, hayır; onların kazandıkları (günahlar, haklara tecâvüz) kalpleri üzerinde pas bağlamıştır.
15- Hayır, (iş bu kadar da değil), onlar o gün elbette Rablarından (Oʹnu görmekten, rahmetine, yüce nîmetlerine ermekten) perde arkasında (mahrûm ve) mahcûp kalacaklardır.
16- Sonra onlar mutlaka Cehennemʹe varıp girecekler.
17- Sonra da, «İşte yalanlamakta olduğunuz şey budur! » denilecek.
FÜCCARIN KİTABI «SİCCÎN» DEDİR
«Hayır, (bırakın ciddiyetsizliği! ) Açıktan günah işleyip haklara tecavüz edenlerin defteri «Siccîn»dedir. »
İnfitâr Sûresi 14. âyette de açıkladığımız gibi, «füccar», «fâcir»in çoğuludur ki bu sıfat, kötülüğü, günahı, haklara tecavüzü huy edinen, aynı zamanda ilâhî sınırları aşıp kutsal ölçüleri ihlâl eden kimse hakkında kullanılır.
«Siccîn» daha çok Cehennemʹde derince bir dere mânasına yorumlanmıştır ki inkârcı ahlâksızların, maddeci sapıkların amel defterlerinde o yer gösterilmektedir. Öyle ki, ellerine verilecek amel defterinde, sahiplerinin varacağı yerin haritası çizilmiştir ki orada «Siccîn» denilen dere gösterilmektedir. Ayrıca bu kelimenin «zindan» mânasına gelen «sicn»den türetildiği de söylenebilir. Böylece Cehennem’deki o derin çukurun bir zindan olduğuna işâret vardır. Bu bakımdan ellere tutuşturulan «yazılı kitap», siccîni açıklar ve onun ne olduğunu haber verir demektir.
Füccar sıfatına lâyık olanlar aynı zamanda hakkı, doğruyu yalan sayan şuursuzlardır. Bu yorum düzeyinde onların, hemen arkasından ikinci belirgin sıfatı anılmıştır. Sonra da bu sıfatların bir bakıma dokusunu oluşturan yedi madde sıralanarak inkârcı yalancıların tutum ve karakterleri kaba çizgileriyle tanıtılmaktadır:
1- Hesap ve ceza günü olan «âhiret âlemi»ni yalan ve uydurma sayarlar. Zira âhiret ve hesap kavramları, sınırsız hürriyet peşinde koşanları veya böyle yaşayanları meşru sınırlar içine almakta ve hürriyetlerini belli bir çizgide tutmaktadır. Aynı zamanda nefsanî arzularını frenleyip meşru şekilde kanalize etmektedir. Bu ise onların işine hiç gelmez, yaşama tarzlarıyla bağdaşmaz.
2- Nitekim hesap ve ceza gününü ancak haddini aşan mütecaviz günahkârlar yalan sayar. O halde haddini aşmak, haklara tecavüz etmek, günah işlemek onların karakter yapısının bazı görüntülerinden başkası değildir.
3- Allah’ın âyetleri onlara okununca, «Bunlar eskilerin masallarıdır» derler. Çünkü hayatlarının dizgini İblîsʹin elindedir ve rehberleri de nefisleridir. O bakımdan küfür ve nifakla şartlanmışlardır. Hakkʹı inkâr sanatları, doğruya tepki gösterme huyları, Kur’ân’a hücum etmek değişmeyen tutum ve yollarıdır; akıl ve idrâkleri ise bütünüyle dünyalıktan yanadır.
Şüphesiz bunların temelinde inkâr, yalan, şartlanma ve ön yargı vardır. Onun için toplumu rahatsız eden bu yanlışları gidermenin tek yolu, doğruyu getirip ortaya koymaktır. Zira nasıl hak gelmeyince bâtıl gitmezse, doğru da getirilmeyince yanlış ortadan kalkmaz. Bunun için Cenâb-ı Hak ilgili âyetlerle, yalnız hakkı ve doğruyu ayakta tutmamızı emretmektedir. Nitekim Abbasîler döneminde Şam’a seyahat eden ünlü ilim adamı Ebû Süleyman ed-Dârânî, şehre girince ilim erbabı ve meraklılar tarafından karşılandı. O günün medreselerinde okumakta olan binlerce genç, o büyük ilim adamını dinlemek ve ondan yararlanmak için çırpınıp duruyorlardı. Onların sözcüsü ayağa kalkıp Ebû Süleymanʹa, «İslâmʹa dosdoğru hizmet edebilmemiz için nasıl bir metod uygulamamız gerekiyor? » diye bir soru tevcih etti. O da bir cümleyle cevap vererek en sağlam yol ve metodu belirledi: «Dosdoğru Müslüman olun, İslâm’a göre yaşayın! »
Unutmayalım ki hak ve doğru temkinli, tedbirli, uyumlu ve şuurlu adımlarla yürürken bâtıl dört nala gider. Doğru çizmeleri giyerken yalan dünyayı dolaşır; ama çok geçmeden yaptığı tesirler iz bırakmadan silinir; hak ve doğru ise silinmez izler bırakarak hedefine emin adımlarla ilerlemeye devam eder. Sonunda zafer hakkın ve doğrunun olur.
4- İşledikleri haksızlıklar, kazandıkları günahlar, savurdukları yalanlar vicdanlarını silik hale getirmiş, kalp ve basiretlerini köreltmiştir. Bu durumda onlar hak ve doğrulukla ülfet edemezler, aynı yerde biraraya gelemezler.
Mekkeli inkârcı sapıkların, yalancı münafıkların Hz. Muhammedʹe (A. S. ) düşmanlıkları yılların birikimi olan inkâr ve bâtıldan, yalan ve nifaktan kaynaklanan paslanma ve körelmeden ileri geliyordu.
5- İşte kendilerini bu noktaya getirenlerin âhirette Rablarından (Oʹnun cemâlini görmekten, rahmetine ve sonsuz nîmetine ermekten) perdeʹ gerisinde mahrûm ve mahcûp kalacaklarında şüphe yoktur.
6- Sonra da amellerine uygun azâbı tatmak üzere Cehennemʹe gönderileceklerdir. Çünkü dünyada sırtını inkâr ve günahlara dayayanlar, âhirette Cehennem ateşine yaslanmak zorunda kalacaklardır.
7- Akabinde onlara: «İşte inkâr edip yalanlamakta olduğunuz şey budur! » denilecek. Böylece bütün fırsatları kaçırdıklarını, kendi ihtiras ve heveslerine mağlûp olup kötü bir gelecek hazırladıklarını anlayacaklar; yüzbin tasa ve üzüntü içinde kıvranıp geçici bir hayatı ebedî hayata tercîh etmenin cezasını çekeceklerdir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, hakkı red ve inkâr eden gâfillerin dönüş yapmadıkları takdirde âhiret gününde elim bir cezâ ile tecziye edilecekleri ve ilâhî rahmetten mahrûm kalacakları haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Hakk’a inanıp iyiliği huy edinen bahtiyar müʹminlerin defterinin İlliyyînʹde olduğu bildiriliyor ve onlara ikinci hayatta hazırlanan nîmetlerin birtakım özellikleri üzerinde durularak ferahlatıcı müjdeler veriliyor.