MEÂLİ:
12- İki deniz (veya göl) bir değildir. Bu, tatlı, susuzluğu giderici, kolay içimlidir. O, tuzlu, acıdır; ama her birinden taze et yersiniz ve takındığınız (bazı) süs eşyasını çıkarırsınız. Allah’ın taşan nimetini elde etmek için gemilerin de denizde suyu yara yara yüzüp gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz.
13- Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Güneş ve Ayʹı buyruk altına almış (şaşmayan kanunlara bağlamış)tır. Herbiri belirlenmiş bir süre içinde (kendi yörüngesinde) hareketini sürdürür. İşte bunları yapan (kudretiyle düzenleyen) Allah Rabbiniz (yegane terbiyeciniz)dir. Mülk O’nundur. O’ndan başka yalvarıp taptıklarınız ise, bir çekirdeğin zarına bile mâlik değillerdir.
14- Onlara (el açıp) yalvararak duâ etseniz, duânızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler. Kıyâmet gününde ise sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı inkâr ve reddederler. (Her şeyden) haberli olan (Allah) gibi (hiçbir şey) sana haber veremez.
TATLI VE ACI SU
«İki deniz (veya göl) bir değildir. Bu tatlı, susuzluğu giderici, kolay içimlidir. O, tuzlu, acıdır.. »
Denizlerin ve bazı göllerin suyu neden tuzlu, acıdır? Yapılan bilimsel araştırmalardan, denizlerin tuzunun dünya kabuğundaki volkanik kayaların yaklaşık iki milyar yıl süren bir devre boyunca erimesi sonunda meydana geldiği anlaşılmaktadır. İlâhî plân gereği, eriyen maddeler suların içinde kalmış, erimeyenler de deniz diplerine inerek çökel kayaları meydana getirmiştir.
Volkanik kayalarda bulunan ve eriyebilen bütün elemanlar denizlerin suyunda vardır. Bugün de nehirler erimiş maddeleri ve tuzu denizlere taşıyıp dururlar.
Tuz nisbeti, yine yapılan tesbitlere göre, en çok Kızıldeniz ve Akdeniz’de; en azı Botni (Baltık) körfezindedir.
Tatlı su ise, şu kaynaklardan elde edilir:
1- Meteor suları (yağmur, kar, dolu),
2- Toprak altı suları (kaynak ve kuyu),
3- Yer üstü suları (ırmak, akar ve göl)..
Bu suların çoğu tuzlu, acı değilse de içinde karbon asidi ile kalsiyum ve karbonat vardır. İçinde karbon asidi bulunmayan su tatsızdır.
İlgili âyetle, tatlı, içimi kolay sudan, içinde karbon asidi bulunanı kasdediliyor.
ALLAHʹIN KÖPÜRÜP TAŞAN NÎMETİ
«Ama her birinden taze et yersiniz ve takındığınız (bazı) süs eşyasını çıkarırsınız. Allahʹın taşan nîmetini elde etmek için gemilerin de denizde suyu yara yara yüzüp gittiğini görürsün. Olur ki şükredersiniz. »
Balık türüne ve özelliğine göre, hem tuzlu, acı suda, hem de tatlı suda yaşama şansına sahiptir. Cenâb-ı Hak, protein ve besin değeri yüksek olan balığı «taze» diye övmekte, böylece hem bayatlamış balığın yemeye pek elverişli olmadığına, hem de denizlerdeki bu servete dikkatleri çekmektedir.
Şüphesiz denizler ve göller, sonra da ırmaklar ve akarlar insanoğlunun hizmetine verilen en büyük nîmetlerden biridir. Özellikle denizler köpürüp taşan hazineleriyle insanlar için yaratılıp hazırlanmış ve istifade edilme yolları beşer aklına, idrâkine ve yeteneğine bırakılmıştır.
Kur’ân-ı Kerîmʹde sık sık denizlerden, taşıdığı nîmetlerden, gemilerden, söz edilmekte olduğunu görüyoruz. Aklı ermeyen bazı kimseler derler ki: «Kur’ânʹda gemilerden sık sık söz edildiği halde, neden uçaktan ve diğer vasıtalardan söz edilmemiştir? »
Hemen ifade edelim ki, Kur’ân-ı Kerîm insana, başta su olmak üzere geniş çapta gıda maddesi ve kıymetli taşlar, nesneler, süs eşyasına yarar şeyler kaynağı olan denizlere dikkatlerimizi çekiyor; onlara sahip olmamız için deniz gücünü, deniz işletmeciliğini geliştirmemizi emrediyor. Yakın gelecekte hızla artan nüfus karşısında denizlerin en büyük umut kaynağı olarak önümüzde durduğunu daha iyi anlama imkânımız olacaktır. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm’de bir yandan yer altı ve yer üstü servet ve nimetlerinden söz edilirken, diğer yandan denizlerden ve onlardaki bitip tükenmeyen nîmetlerden söz edilerek bize bu konuda sağlam, kalıcı bir plân ve proğram uygulamamız ilhâm edilmektedir.
Bütün bu düzenli, verimli nîmetler yüksek ve sınırsız bir kudretin yüksek ve kusursuz düzenlemesinin eseridir. Eseri görüp de onu meydana getireni düşünmemek büyük bir gaflet ve nankörlük değil midir?
Ayetin sonunda «Olur ki şükredersiniz» cümlesi bize bu gerçeği yansıtmaktadır.
GECENİN GÜNDÜZE, GÜNDÜZÜN DE GECEYE KATILMASI
«Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar.. »
Cenâb-ı Hak, insana hazırlayıp verdiği nîmetleri hatırlattıktan ve bu nîmetlerden gerektiği gibi yararlanma yollarını gösterdikten sonra, kudretinin yüceliğine, erişilmezliğine, varlığının birliğine, eserinin benzersizliğine delâlet eden üç büyük belge ve delili bilimsel ölçüde ardarda sıralamaktadır:
1- Gece ile gündüzün düzenli şekilde oluşması,
2- Büyük enerji kaynağı olan ve dünyamızı aydınlatan güneşin hizmete verilmesi,
3- Dünyamız üzerinde birtakım yararlı, dengeli tesirleri olan, geceleri güneşin ışığını bize yansıtan ayın baş eğdirilmesi..
Güneş ile ayın belirlenen süre içinde kendilerine has yörüngede hareketlerini aralıksız sürdürmelerine özellikle parmak basılmakta; her hareketin nasıl bir başlangıcı ve aynı zamanda hareket ettiricisi varsa, mutlaka bir sonu ve hareketini durdurucusu da söz konusu olduğuna işâret edilmektedir.
Ayrıca âyette çok önemli bir noktaya değinilerek bize bilgi verilmektedir. Şöyle ki: Güneş ve aydan her biri için belirlenmiş bir sürenin bulunduğu açıklanıyor ki bu daha çok kıyâmet olayıyla ilgilidir. Sonra da güneş ve ayın bir yıllık hareket süresine işâret olabilir.
CİSİMLERİN DUYMASI
«Onlara (el açıp) yalvararak duâ etseniz, duânızı işitmezler; işitseler bile size cevap veremezler.. »
Bu âyetle ilme ve ilim adamına temel bilgi verilip ışık tutulmakta, çok önemli bir konuya değinilmektedir: Putların tanrı olamıyacağı açıklandıktan sonra «onlara yapılan duâları işitmezler, işitseler bile cevap vermeye muktedir değillerdir» deniliyor. Bu, çıkan sesin havada titreşim yaparak cisimlere çarptığına, bir bakıma cisimlerin gayr-i-şuurî şekilde sesleri duyduklarına işârettir.
Kıyâmet gününde ise, Allah (c. c. ) put ve benzeri sahte ilâhları konuşturacak; onlar, putperestlerden, onların şirk ve inkârından berî ve habersiz olduklarını söyleyerek yüce kudrete teslimiyet gösterdiklerini açıklayacaklardır.
İşte böylece her konu hakkında en doğru ve doyurucu haberi, her şeyden haberdâr olan Allah vermekte ve bizi lüzumlu konular hakkında aydınlatarak inâyet ve rahmetini devamlı inananlardan yana çevirmektedir. Nitekim on dördüncü âyetin son kısmında buna işâret edilerek şöyle deniliyor: «Her şeyden haberli olan (Allah) gibi (hiçbir şey) sana haber veremez. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden üç önemli belge getirilerek kalp ve kafalara ışık tutuldu. Putların, kendilerine yapılan duâ ve ibâdetten habersiz oldukları konu edilerek, onların kıyâmet gününde putperest şaşkınlardan berî olduklarını söyleyerek, Hakk’a teslimiyetlerini bir daha açıklayacakları hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakkʹın hiç kimsenin duâ ve ibâdetine ihtiyacı bulunmadığı, fakat her şeyin ona muhtaç olduğu belirtiliyor. Mevcut insanları yeryüzünden giderip başka insanlar veya başka canlılar getirebileceği bildirilerek İlâhî kudretin sınırsızlığı üzerinde duruluyor. Sonra da hiç kimsenin bir başkasının günahını yüklenip taşımıyacağına atıf yapılarak herkesin kendi niyet ve ameliyle başbaşa kalacağına işârette bulunuluyor. Uyarmanın kimler üzerinde olumlu tesir meydana getireceğine de ayrıca parmak basılıyor.