Sebe Suresi 10-14. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلًا يَاجِبَالُ اَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ اَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ وَلِسُلَيْمٰنَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهِ اِلَّا دَابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ

13.

(10-11) Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik. "Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin" dedik ve "(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. "Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm" diye vahyettik.

Diyanet İşleri

12.

Süleyman'ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgarı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.

13.

Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davud ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.

14.

Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman'ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

10- And olsun ki, Davudʹa kendi katımızdan bir üstünlük verdik: «Ey dağlar ve kuşlar Onunla beraber tesbîhte bulunup sesinizi çıkarın! » dedik ve ona demiri yumuşattık da.

11- Uzunca, genişçe zırhlar yap; (halkalarının) işlenmesini düzenli biçimde tut; iyi-yararlı amelde bulunun. Şüphesiz ki, ben sizin yaptıklarını­zı görenim» (diye vahyettik).

12- Süleymanʹa da rüzgârı (boyun eğdirdik). Sabah bir aylık, akşam bir aylık (mesafeden esmekte idi). Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık. Cin­lerden de Rabbinin izniyle onun ellerinin altında çalışanlar vardı. Onlar­dan buyruğumuzun gereğini yapmayıp sapanlara çılgın ateşin azabını tat­tırdık.

13- Onun için dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz gibi lenger­ler, büyükçe sâbit kazanlar yaparlardı. Ey Dâvud hanedanı! şükür için ça­lışın. Kullarımdan şükredenler azdır.

14- Ne vakit ki Süleymanʹa ölümü hükmettik; (çalıştırdığı) cinlere onun ölümünü ancak değneğini yiyen ağaçkurdu gösterdi. Süleyman (öl­müş vaziyette) yere kapanınca, şu gerçek ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azâbın içinde kalmazlardı.

İLGİLİ HADÎSLER

Güzel ve yanık sesiyle gece Kurʹân okuyan Ebû Musa el-Eş’ârîʹnin (R. A. ) sesini işiten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Gerçekten buna Dâvud ailesinin mizmarlarından bir mizmar (musiki sesi ve ahengi) verilmiştir» buyurdu. (Müsned-i Ahmed: 5/349)

«Dâvud (A. S. ) ancak elinin emeğinden yeyip geçinirdi. » (Buharî/büyü’: 15- Tirmizî/ahlâk: 22- Nesâî/büyû’: 1- İbn Mâce/ticaret: 1, 64- Ahmed: 6/31, 41, 42, 127, 162, 193, 201, 203, 220)

«Doğrusu Dâvud oğlu Süleyman, Beytüʹl-Makdis’i inşa ettikten sonra Allahʹtan kendisine İlâhî hükme uygun düşecek bir hüküm (saltanat) veril­mesini diledi. Dileği kabul edilip istediği verildi. Kendisinden sonra hiç kimseye lâyık görülmeyecek bir mülk verilmesini de diledi, o da verildi. Bey­tüʹl-Makdis’i bitirince de şöyle dilekte bulundu: «Bu mescide girip sırf na­maz için duran kimseyi Cenâb-ı Hak, anasından doğduğu gündeki gibi gü­nahlarından çıkarıp temizlesin! » (Nesâî: Amr b. Âs (R. A. ) den)

DÂVUD PEYGAMBERE ÜSTÜNLÜK VERİLMESİ

«And olsun ki, Davudʹa kendi katımızdan üstünlük verdik. »

Dâvud Peygamber’e (A. S. ) verilen üstünlük hakkında farklı yorumlar yapılmışsa da çoğu şu hususlar üzerinde birleşmiştir:

1- Peygamberlik göreviyle taltif edilmesi,

2- Kendisine Zeburʹun indirilmesi,

3- İlim ve hikmet verilmesi,

4- Kudret ve saltanata eriştirilmesi,

5- Dağların ve kuşların, yaratıldıkları amaca yönelik tesbihlerini an­laması,

6- Gönülden samimi tevbe edip bütünüyle Cenâb-ı Hakkʹa yönelme­si,

7- Adâletle hükmetme basîreti,

8- Demir madeninden birçok savaş aleti imal etme yeteneği,

9- Çekici, rahatlatıcı, aşk ve vecde getirici güzel sese sahip kılın­ması..

Yukarıdaki âyetle bunlardan üçü açıklanmaktaysa da, Dâvud Peygam­ber’le ilgili diğer âyetler de gözden geçirildiğinde bunların hepsine rastla­mak mümkündür.

Böylece Dâvud Peygamberʹin yaşadığı çağda diğer peygamberlere nis­betle birçok lütuf ve ihsanlara mazhar kılınmak suretiyle üstün kılındığı an­laşılmış oluyor.

DAĞLARIN VE KUŞLARIN DAVUDʹLA (A. S. ) BİRLİKTE TESBÎH ETMESİ

«Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbîh­te bulunup sesinizi çıkarın, dedik.. »

Dağların ve kuşların Dâvud Peygamberʹle (A. S. ) beraber tesbîh etme­siyle ilgili açıklamayı Enbiyâ Sûresi 79. âyetin tefsîrinde yapmış bulunu­yoruz. Ancak uyguladığımız metot gereği, konuyu az değişik bir anlatımla özetlememizde yarar söz konusudur. Şöyle ki:

Aslında canlı ve cansız her varlık hilkat kanununa bağlı kalarak Cenâb-ı-Hakkʹı tesbîh etmekte, O’nun varlığının, birliğinin delil ve belgesini kendinde taşımaktadır.

Tesbîh, sözlükte bir şeyin süratle geçmesi, devamlı hareket göster­mesi demektir. Dağların gerek yankı yapması, gerekse yaratıldığı amaca yönelik hizmet vermesi, kendine has bir tesbîhtir. Dâvud Peygamber on­ların bu tesbîhini anlamakta ve âdeta birlikte bir tempo sürdürmekteydiler. Kuşların da özellikleri gereği, hilkat plânına bağlı kalarak ötmeleri ve bir­takım hareket sağlamaları bütünüyle Hakkʹı tesbîhe yönelik bir anlam ta­şır, yani kendilerine has bir tesbîhtir. Dâvud (A. S. ) onların bu tesbîhini çok iyi anlamakta idi. Kuşların da Zebûr okunurken kendilerine has bir tempo tutturarak ötmeye başlamalarıyla İlâhî kudret ve tedbirin her şeyde nafiz bulunduğunu ve her şeyin belli takdîrlere göre meydana geldiğini yansıtı­yordu.

Diğer bir yorumla, varlık âleminde hemen her şey, bizim çoğumuzun anlayamadığı ve kavrayamadığı anlamda Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh ve tenzîh etmektedir. Dâvud Peygamberʹe onların tesbihlerini anlama ve kavrama yeteneği verilmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, karıncanın bile şuurlu biçim­de anladığını, bazı gerçekleri bildiğini; hüdhüd kuşunun da akıllıca elçilik yaptığını haber vermek suretiyle, canlılar hakkında daha geniş araştırma yapmamızı ilham etmekte ve ilim adamlarına bu konuda hareket nokta­sını belirlemektedir. (Bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 79, Sad Sûresi: 19. âyetlerin tefsiri)

Demir madeninin Dâvud Peygamberʹe (A. S. ) yumuşatılması, o çağda demir madeninin bol miktarda işlendiği; birçok alet edavat yapıldığı, özel­likle savaşlarda kullanılacak zırh ve benzeri şeylerin imal edildiği anlaşılı­yor; aynı zamanda Dâvud Peygamber’in iyi bir usta ve sanatkâr olduğu haber veriliyor.

RÜZGÂRIN, SÜLEYMAN PEYGAMBERʹE BAŞ EĞDİRİLMESİ

«Süleymanʹa da rüzgârı (boyun eğdirdik). Sabah bir aylık, akşam bir aylık (mesafeden esmekte idi).. »

Rüzgârın Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) emrine verilmesi konusunu Enbiyâ Sûresi 81. âyetin tefsîrinde geniş ölçüde açıklamış bulunuyoruz. Ancak Dâvud Peygamber’le ilgili konuda olduğu gibi, bu konuda da deği­şik bir anlatımla tekrar açıklamada bulunmamızda, uyguladığımız metot gereği yarar görüyoruz. Şöyle ki:

Rüzgârın Süleyman Peygamberʹe (A. S. ) baş eğdirilmesi, yani onun hizmetine verilmesi; sabah bir aylık, akşam bir aylık mesafeden esmesi ne­yi anlatmaktadır? Klasik tefsirlerimiz gerek Dâvud Peygambere verilen üs­tünlük, gerekse Süleyman Peygamber’in emrine verilen rüzgâr hakkında birçok aslı olmayan rivâyetlere de yer vermişlerdir. Oysa, sözü edilen hu­suslar her iki peygamberin yaşadığı çağın imkânlarıyla değerlendirildiğin­de, nelerin kasdedildiği çok daha net ve sağlıklı şekilde anlaşılabilir.

Bilindiği gibi, yelkenli gemilerin tarihi çok gerilere uzanmaktadır. Sü­leyman Peygamber’den asırlarca önce Nuh Peygamber tarafından da inşa edildiğini Kur’ân ve Tevrat haber vermektedir. Süleyman Peygamber aynı zamanda büyük bir hükümdardı da. İsrâil oğullarına altın çağı yaşattığı ke­sindir. Bulunduğu Filistin ve Şam bölgeleriyle fethettikleri yerler dikkate alınınca Irak üzerinden İran körfezine, oradan Umman körfezine, oradan da Aden körfezine hâkim olduğu söylenebilir. Yelkenli deniz filosuyla, İran körfeziyle Kızıldeniz arasında ticarî seferler ve askerî harekât tertiplediği de rivâyetler arasında yer almaktadır. Cenâb-ı Hak, sefer anında ona se­bepleri kolaylaştırmış ve rüzgârı onların arzuları doğrultusunda estirmiştir. Bir aylık mesafeden esmesi ve sabah akşam bu mesafe içinde gemileri sürükleyip hedefine doğru götürmesi, Allahʹın o peygamberden yana has bir inâyeti olarak vasıflandırılabilir. (Bilgi için bak: Enbiya Sûresi: 81, Nemi Sûresi: 16. âyetlerin tefsîri)

ERİTİLMİŞ BAKIRIN AKITILMASI

«Erimiş bakırı ona sel gibi akıttık. »

Kur’ân-ı Kerîm, araştırmacılara ipucu olsun diye, tarihi çok gerilere uzanan ve insanların ilk kullandığı maden sayılan; aynı zamanda Milâttan 8. 000 yıl öncesinden bilindiği sanılan bakırın Süleyman Peygamber zama­nında bol miktarda işlendiğini haber vermektedir. Ayrıca Kur’ânʹda, çıkarı­lan bakır madeninden daha çok büyükçe kazanlar, lengerler, heykeller, ka­bartmalar ve benzeri ev eşyası imâl edildiğinden söz edilmektedir.

Nitekim yapılan arkeolojik kazılarda o yörelerde bu gibi madenî kap­lara rastlandığı söylenir.

M. Ö. 970’de tahta çıkıp 40 yıl hükümdarlık eden Süleyman Peygam­ber’in, bu uzun süre içinde birçok eserler meydana getirdiği muhakkaktır. Kur’ân o çağa ait kalıntıların iyice incelenmesini ilhâm ederken, yapılan eserler hakkında birtakım bilgiler de veriyor.

CİNLERDEN YARARLANMA

«Cinlerden de Rabbinin izniyle onun el­lerinin altında çalışanlar vardı.. »

Cin, sözlükte: Gözle görülmeyen varlık demektir. Ayrıca gece karan­lığına da denildiği yaygındır. Duyu organlarımızdan gizli kalan ruhanîler hakkında, ins karşıtı olarak kullanılmıştır.

Bu tanımlamaya melekler ve şeytanlar da girmektedir. Ancak melek­lerle cinler arasında umum-husus söz konusudur; yani her melek -gözle görülmediği, duyularımızla tesbit edilemediği için bir bakıma cindir; ama her cin melek değildir. (Bilgi için bak: Kamus Tercemesi/cin maddesi - Müfredat-i Râğib/cin maddesi)

İkinci bir tarifle, cin: Ruhanîlerden bir kısmı hakkında kullanılan bir kavramdır. Çünkü ruhanîler üç gruba ayrılmaktadır: Seçkin şerefli olanları ki bunlar meleklerdir. Kötü habîs olanları ki, bunlar şeytanlardır. Bu ikisi arasında olanları ki, bunlar cinlerdir.

Açıklama:

Cinlerle melekler arasındaki diğer önemli fark şudur: Melekler nurdan yaratılmış ruhanîlerdir. Cinler ise, ateşten yaratılmış ruhanîlerdir. Melekler­de nefis ve şehvet yoktur; cinlerde ise vardır.

Süleyman Peygamber’in (A. S. ) emrine baş eğdirilen ve onun direktifiy­le çalıştırılan cinlerden maksat nedir veya kimlerdir? Bu hususta farklı yorumlar yapılmıştır:

a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Ruhanî olup gözle görülmeyen, aynı za­manda ateşten yaratılan cinlerdir.

b) Yabancı esirlerdir.

c) Cin fikirli, becerikli uzman ustalardır.

Bize göre, İbn Abbas’ın (R. A. ) yorumu hem kelimenin delâlet ettiği manaya uygun olması, yani mecazî bir anlam taşımaması, hem de Süley­man Peygamberʹe has bir inâyet ve tasarruf olması bakımından daha uygun ve sıhhatlidir.

İkinci ve üçüncülerin yorumu, mecazî bir anlam taşımaktadır. Aynı za­manda tarihî gerçeğe pek uygun değildir. Zira bir peygamberin yabancı­ları esir edinip köle gibi çalıştırması hiçbir zaman düşünülemez. Peygam­berler genellikle insanlardan yana rahmet ve şefkat kaynağı olarak kabul edilirler ve insanları köle edinmek için değil, onları kölelikten, esaretten, küfür ve ahlâksızlıktan, isyan ve tuğyandan koruyup kurtarmak için gön­derilmişlerdir. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir.

Cin fikirli, becerikli usta ile yorumlamak da gerçeği yansıtmamakta­dır. Zira eğer bu mana murat edilmiş olsaydı, cin kavramı kullanılmaz, doğ­rudan uzmanlığa ve becerikliliğe delâlet eden kavramlara yer verilirdi.

İkinci görüş ve yorumu destekleyenler, dayanak olarak şunu ileri sür­müşlerdir: «Süleyman Peygamber kuvvetli ihtimalle yaptığı fetihlerde elde ettiği esirler arasında bulunan uzman sanatkârları ve becerikli kişileri top­layıp kendi ülkesine getirmiş ve ağır işlerde çalıştırmıştır. O yabancılara cin denilmesi, hem yabancı olmalarından, hem de cin gibi zeki ve bece­rikli bulunmalarından ve bildikleri incelikleri içlerinde gizleyip açığa vurma­dıklarından ötürüdür. »

Az yukarıda belirttiğimiz gibi, bu yorumun peygamberden yana bir­takım sakıncalı yanları vardır.

MAHARÎB VE TEMÂSÎL

«Onun için dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz gibi lengerler, büyükçe sabit kazanlar yaparlardı.. »

Maharîb, «mihrab»ın çoğuludur. Bu geniş mana taşıyan bir kavramdır. Lugatçiler onu şöyle manalandırmışlardır:

a) Yüksekçe olan her yer,

b) İçinde namaz kılınan bizim bildiğimiz mihrab,

c) Mescidler,

d) Saraylardan sonra gelen yüksekçe binalar,

e) Evlerin en yüksekçe manzaraya açık yerleri,

f) Merdivenle çıkılan yüksekçe taraça ve benzeri kısımlar.. (Bilgi için bak: el-Câmi’u Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 14/271)

Temâsîl, «timsal»in çoğuludur. Türkçemizde karşılığı, canlı-cansız bir şeye benzer yapılan sûret demektir.

Ayrıca yorumcular bu kavramı farklı şekilde yorumlayarak birtakım gö­rüşler ortaya koymuşlardır. Şöyle ki:

a) Cam ve bakırdan yapılan cansız eşya şekilleri,

b) Peygamberler ile âlimlerin sûretleri,

Rivâyete göre, o çağda halkın ibâdette daha içli, daha samimi bir tutum içinde bulunmalarını sağlamak için peygamberler ile büyük âlimle­rin resimleri yapılarak mâbedlere asılırdı. Nitekim bu konuda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: «Onlar öyle bir top­luluktu ki, kendilerinden salih bir kişi vefat ettiği zaman kabri üzerine mescid inşa ederler ve içini de suretlerle tasvîr ederlerdi. » (Buharî/salât: 48, 54, cenâiz: 7, menakıbü’l-ansar: 37- Müslim/mesacid: 16- Nesâî/mesacid: 13- Ahmed: 6/51)

Gerek yorumlardan, gerekse hadîsten, o çağda Süleyman Peygam­berʹin ve diğer peygamberlerin şeriatında resim, suret ve heykellerin mu­bah sayıldığı anlaşılıyor. Ancak daha sonraları bu gibi şeyler putperestliğe kapı açtığından, İslâm şeriâtında yasaklanmış ve onunla ilgili ilk konulan hüküm neshedilmiştir. Nitekim Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki: «Üzerin­de kuş sureti bulunan bir perdemiz vardı. Dışarıdan eve girmek isteyen­ler önce bu perdeyle karşılaşırlardı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz bana şöyle buyurdu: «Bunu değiştir. Çünkü ne kadar içeri girsem onunla karşılaşıyorum, gözüm ona ilişiyor da dünyayı hatırlıyorum. » (İbn Mâce/zînet: 111- Ahmed: 6/49, 53, 241)

Yine Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki:

- Üzerinde suret bulunan bir perdem vardı ki, onu yatak odasına doğru asmıştım, Hz. Peygamber (A. S. ) evde namaz kılarken bu perde kıb­lesine geliyordu. Bunun üzerine bana: «Ya Âişe! bu perdeyi al da arka ta­rafa yerleştir» buyurdu. Ben onu oradan alıp iki yastık kılıfı yaptım. (Müsned-i Ahmed: 6/172)

ÇOCUK OYUNCAKLARI

İslâm, resim, heykel ve suretleri, putperestlik hortlamasın diye yasak­larken, canlı suretinde çocuk oyuncaklarının yapılmasında ve evde bulun­durulmasında bir sakınca görmemiştir. Nitekim Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz kendisine ait bu tür oyuncakları evinde bulundurduğu halde Hz. Peygamber’in (A. S. ) ona müdahale etmediği görülmüştür. İlim adamları bu ruhsa­tın çocuk sevgisi ve terbiyesiyle ilgili bulunduğunu ve çocukta yine çocuk sevgisini, canlılara karşı sıcak ilgi duymasını ve annelik duygusunun geliş­mesini sağladığını söyleyerek ruhsatın gerekçesi üzerinde durmuşlardır. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 14/274, 275)

ŞÜKREDENLER AZ OLUR

«Ey Dâvud hanedanı! Şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır. »

Dâvud (A. S. ) ailesine sözü edilen birçok nîmetler verilmişti. Onlar İlâhî lütuf ve kereme fazlasıyla nâil olmuşlardı. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Üç şey var ki onlar kime verilmişse, gerçekten Dâvud ailesine verilenin bir benzeri ona da verilmiş demektir: Hoşnutluk halinde de, öfke­li durumda da adâletten ayrılmamak; fakirlik halinde de, zenginlik günle­rinde de tutumlu ve dengeli olmak; gizli ve açık hallerde Allahʹtan saygı ile korkmak» buyurmuştur. (Câmiussağîr: 1/136- selâs maddesi)

Şükür, yalnız dil ile yapılan bir amel değildir. Diğer organların da ibâ­det ve taâtle şükretmesi gerekir. Nitekim geceleri kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılıp ibâdet eden Peygamberimize (A. S. ), Hz. Âişe (R. A. ): «Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışla­dığı halde neden kendine böyle (eziyet edip uzun süre ibâdet) ediyorsun? » deyince, Efendimiz (A. S. ) ona: «Ya Âişe! Şükreden bir kul olmayayım mı? » diye cevap vermiştir. (Buharî/teheccüd: 6, tefsîr: 48- Müslim/münafikun: 79, 81- Tirmizî/salât: 187- Nesâî/kıyamulleyl: 17- İbn Mâce/ikamet: 200- Ahmed: 4/251, 255- 6/115)

Bir adam, «Allahım! Beni o (şükreden) az kişilerden biri eyle» diye duâ etti. Onun bu sözünü işiten Hz. Ömer (R. A. ), «bu nasıl duâdır? » diye sorun­ca, adam, «Kullarımdan şükredenler pek azdır» meâlindeki âyeti okudu ve «Cenâb-ı Hak böyle buyurmuyor mu? » diye cevap verdi. Hz. Ömer kendi kendine: «Herkes senden daha bilgilidir ya Ömer! » diye mırıldandı. »

SÜLEYMAN PEYGAMBERʹİN ÖLÜM OLAYI

«Ne va­kit ki Süleymanʹa ölümü hükmettik; (çalıştırdığı) cinlere onun ölümünü an­cak değneğini yiyen ağaçkurdu gösterdi.. »

Bu konuda birçok rivâyetler ve yorumlar yapılmıştır. Çoğunun sağlam dayanağı yoktur. Ancak âyetin açık anlatım ve delâletine bakılınca, cinle­rin, Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) emrine verildiği, onun da onları birçok ağır işlerde çalıştırdığı anlaşılıyor. Ayrıca cinlerin gaybı bilip bilmedikleri ko­nusu ortaya çıkıyor. Kudüsʹteki mâbedin inşasında çalıştırılan cinlerin gay­retli çalışmaları devam ederken, Süleyman Peygamberʹin eceli gelmiş oldu. Hizmet aksamasın, cinler çalışmayı bırakmasın diye Süleyman Peygamber, öldüğünün bir süre bilinmemesini Cenâb-ı Hakʹtan diledi. Dileği kabul olun­du ve verilen talimat gereği Süleyman Peygamber elindeki bastonunu al­nına dayıyarak oturmuş bir halde ruhunu teslîm etti. Mâbedin inşası bitin­ce ağaç kurdunun kemirdiği baston kırılıverdi ve Süleyman Peygamber’in (A. S. ) vefat ettiği öylece anlaşılmış oldu.

Böylece hem başlatılan iş tamamlandı, hem de cinlerin gaybı bilme­dikleri kesinlik kazandı.

Âyeti zahirinden alıp te’vil edenlere gelince: Onlara göre nakil ve ri­vâyet akılla çatışırsa, te’vîle cevaz vardır. O halde baston, kurulu salta­nata, kırılması ise, o saltanatın yıkılmasına; ağaç kurdu, Süleyman Pey­gamber’in yerine geçen oğlunun beceriksizliğine işârettir ki bu, sözü edi­len konuda çok nefis bir benzetmedir.

Nitekim İsrâil oğullarının Dâvud (A. S. ) ile Süleyman (A. S. ) döneminde başlayan altın çağı, Süleyman Peygamber’in (A. S. ) vefatıyla gerileme dev­rine girmiş ve çok sürmeden baş aşağı gelmiştir.

Allah daha iyisini bilir.

CİNLERİN GAYBI BİLMEMESİ

«Süleyman (ölmüş vaziyette) yere kananınca, şu gerçek ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azâbın içinde kalmazlardı. »

Cinler, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ateşten yaratılan ruhanî varlık­lardır. Ortaya çıkan olayları süratle görüp tesbit kudretine sahiptirler. Ola­cak olayları ise, bilmezler; meğer ki, o konuda konuşan melekleri dinleye­bilmiş olsunlar, o takdirde duyduklarına bir sürü yalan katarak kendilerine meyli olan kâhinlere fısıldarlar.

Çünkü gaybın anahtarları Allah katindadır; onu ancak dilediği kimse­lere bildirir. Peygamberler o kimselerin başında gelenlerdir.

Gaybı bilip bilmeme konusu Kur’ân’da daha çok iki yerde açıklanmıştır:

«Allah sizi (peygamberleri) vahiy yoluyla gaybden haberdar kıldığı gi­bi, (diğer gaybî hususlarda) haberli kılacak değildir. Ama Allah peygam­berlerinden dilediğini seçer (de ona gaybı bildirir). » (Âl-i İmrân Sûresi: 179)

«Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azabın için­de kalmazlardı. » (Sebe’ Sûresi: 14)

Süleyman Peygamberʹde bu doğrultuda tecelli eden İlâhî kudret, cin­leri de çalıştırıp yönetmesine imkân sağlamıştı. Süleyman Peygamber’in (A. S. ) ölümünü bilip anlayamadıkları için uzun bir süre daha görevlendiril­dikleri ağır işlerde çalışmışlardır.

Bazı yöntemlerle cinlerle ilgi kuran kimselere, onlar çoğu zaman olmuş olaylar hakkında yanlış ve yanıltıcı bilgi verirler. Çünkü onlar da şeytanlarla birlikte hareket ederler ve insanları Kur’ân’ın sağlam hukukî hükümlerin­den uzaklaştırıp hayal peşinde koştururlar ve masum kimseleri zan altın­da tutmayı fısıldarlar. O bakımdan İslâm Dini, cincilik sanatını yasaklayıp büyük günahlardan saymıştır. Dosdoğru imân eden cinlere gelince: Onlar Kur’ânʹı ve Hz. Muhammed’i (A. S. ) kabul ettikleri için Allah’tan korkarlar da kâfir cinlerin yolunda yürümezler. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Kim bir kâhine (gaibden haber verene) gider de onun dediğini doğru kabul ederse, şüphesiz ki o, Muhammedʹe indirilen İlâhî buyrukları inkâr etmiş olur. » (Ebû Dâvud/tıb: 21- Ahmed: 2/408, 429, 476- Tirmizî/taharet: 21)

Açıklama:

Cin ve şeytanların şerli sinyallerinden, dürtüş ve fısıltılarından korun­mak için Eûzü-Besmele çekip Muavvazeteyn (Kul euzü bi-Rabbi’l-felak ile Kul euzü bi-Rabbi’n-nas)ı okumak en tesirli çaredir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Yahudilerin İslâm’a karşı olumsuz tutumlarının peygamberliğe karşı hem saygısızlık, hem güvensizlik olduğuna işâretle, Yahudîler için altın devri sayılan Dâvud (A. S. ) ile Süleyman (A. S. )dan söz edildi. Aydınlatıcı bazı bilgiler verilerek cin konusuna dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ülkelerinde köpürüp duran nimetlere rağmen nan­körlük eden ve semt sakinlerinin birbirlerinden uzak kalmayı arzulayarak kendi birlik ve dirliklerini bozan Sebe’li’ler konu ediliyor. Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına şükretmiyen bir milletin eninde-sonunda başına büyük felâketlerin geleceği üzerinde durularak Sebeʹliʹleri silip süpüren, ziraî alan­larını tahrip edip evlerini yıkan büyük sel felâketi misâl veriliyor.