Tevbe Suresi 120-123. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِهِ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُصِيبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئًا يَغِيظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِهِ عَمَلٌ صَالِحٌ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنِينَ وَلَا يُنْفِقُونَ نَفَقَةً صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً وَلَا يَقْطَعُونَ وَادِيًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَافَّةً فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ

122.

Medine halkı ve onların çevresinde bulunan bedevilere, Allah'ın Resulünden geri kalmak, kendi canlarını onun canından üstün tutmak yaraşmaz. Çünkü onların, Allah yolunda çektikleri susuzluk, yorgunluk, açlık, kafirleri öfkelendirmek üzere bir yere adım atmaları ve düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları gibi hiçbir olay yoktur ki karşılığında kendilerine iyi bir amel(in sevabı) yazılmış olmasın. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların mükafatını elbette zayi etmez.

Diyanet İşleri

121.

Allah yolunda küçük, büyük bir harcama yapmazlar ve bir vadiyi katetmezler ki (bunlar), Allah'ın, yaptıklarının daha güzeliyle kendilerini mükafatlandırması için hesaplarına yazılmış olmasın.

122.

(Ne var ki) mü'minlerin hepsi toptan seferber olacak değillerdir. Öyleyse onların her kesiminden bir grup da, din konusunda köklü ve derin bilgi sahibi olmak ve döndükleri zaman kavimlerini uyarmak için geri kalsa ya! Umulur ki sakınırlar.

123.

Ey iman edenler! Kafirlerden (öncelikle) yakınınızda olanlarla savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah kendisine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

120- Medine halkına ve çevresindeki Bedevilere (savaşta ve diğer umumu ilgilendiren konularda) Allah’ın Peygamberinden geri kalmaları ve kendilerini tercîh edip Peygamberden yüzçevirmeleri yakışmaz ve yaraş­maz. Bu böyledir; çünkü onlara, Allah yolunda bir susuzluk veya yorgun­luk veya bir açlık sıkıntısı; kâfirlerin öfkesini kabartacak bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarıya nâil olmaları karşılığında mut­laka kendilerine iyi-yararlı bir amel yazılır. Şüphesiz ki Allah iyilerin mü­kâfatını zayi etmez.

121- Onlar küçük olsun, büyük olsun (Allah yolunda) bir şey harca­maya görsünler ve (Allah yolunda) bir vâdiyi katʹetmeye dursunlar mutla­ka Allah, işleyegeldikleri (iyi-yararlı) şeylere daha güzeliyle karşılık ver­mek için onlar adına (amelleri) yazılır.

122- Müʹminlerin toptan (hiç kimse geriye kalmamak şartıyla) sava­şa çıkmaları uygun olmaz. Her grup (kabile) savaşa çıkarken kendilerin­den birkaç kişinin dinî ilimleri öğrenmeleri ve geri döndükleri zaman sa­kınırlar diye kavimlerini bu hususta uyarmaları (onlara öğrendiklerini öğ­retmeleri) gerekmez mi?

123- Ey imân edenler! Kâfirlerden (coğrafî bakımdan) size yakın olanlarla savaşın. Onlar sizde sertlik ve üstün gayret görsünler. Bilin ki, Allah (kötülüklerden ve adâletsizlikten) sakınıp korunanlarla beraberdir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Mekkeʹnin fethinden sonra artık hicret dönemi sona ermiş oldu. Bun­dan böyle Mekkeʹden yalnız cihâd amacıyla ve (fazîletlere erişmek) niye­tiyle çıkılabilir. O halde (devlet) cihada çağırdığında hemen hazırlanıp çı­kınız. » (Buharî/cihâd: 40, 194- Nesâî/biyât: 9, 10- Ahmed: 4/223)

«Allah yolunda savaşan mücahidin misali -ki Allah kendi yolunda sa­vaşanı daha iyi bilir- gündüz oruç tutup gece namaz kılan kimseye ben­zer. Allah kendi yolunda savaşan mücahit için, ya onu, şehit düşmesiyle Cennet’e koymayı, ya da onun sevapla veya ganimetle beraber sâlimen dönmesini, üzerine bir hak olarak almıştır. » (Buharî/tevhîd: 28, 30- cihat: 8- Müslim/imaret: 104- Nesâî/cihat: 14- İbn Mâce/cihat: 1- Taberânî/cihat: 2)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sıkıntı içinde kıvranan orduya yardım için ashabını teşvîk eder mahiyette bir konuşma yaptı. Hz. Osman (R. A. ) «Yüz deveyi üzerindeki semeriyle, çuluyla birlikte (orduya yardım olarak) söz veriyorum», dedi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz biraz daha teşvikte bulu­nunca, Hz. Osman (R. A. ), «yüz deveyi daha üzerindeki semeriyle, çuluyla birlikte söz veriyorum», dedi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz üzerinde bulun­duğu minberden bir basamak aşağı inerek biraz daha teşvikte bulununca, Hz. Osman (R. A. ), «Yüz deveyi daha üzerindeki semeriyle, çuluyla birlik­te söz veriyorum», diye ilâve etti. Resûlüllâh (A. S. ) buna çok sevindi ve şöyle buyurdu: «Bundan böyle Afvan oğluna işleyeceği hiçbir amel zarar vermez» diyerek bu cümleyi birkaç defa tekrarladı. (Ahmed b. Hanbel)

MERKEZİN ÇEVREYE TESİRİ

«Medine halkına ve çevresindeki bedevilere (savaşta ve diğer umumu ilgilendiren konularda) Allahʹın Peygamberinden geri kalmaları ve kendilerini tercîh edip Peygamberden yüzçevirmeleri yakışmaz ve yaraşmaz. »

Kurʹân böylece İslâm devlet otoritesinin başarıyla hedefine ulaşmasını sağlamak için İlâhî emir ve tavsiyeleri yer yer sırası geldikçe açıklamakta ve uygulanacak İdarî sistemin ölçüsünü vermektedir.

Merkezde otorite sağlayamayan merkezî hükümetin, çevreyi disiplin altına alması çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. Özellikle yeni kurulan İs­lâm Devleti için böyle bir durum çok sakıncalı sonuçlar doğurabilirdi. O nedenle Medine ve çevresindekilerin gerek savaşta, gerekse kamuyu il­gilendiren din ve devlet işlerinde Peygamber’den (A. S. ) geri kalmaları ve kendi nefislerini tercîh etmeleri hiç, ama hiç uygun görülmemiştir. Bu, şüphesiz ki bir uyarıdır. Önce merkez ve yakın çevrenin disiplin altına alı­nıp idarî otorite kurulmasının gereğine açık bir işârettir. Nitekim bu konu­da inen âyetlerin ışığı altında Hz. Peygamberʹin (A. S. ) tutum ve plânı bü­tünüyle sözü edilen doğrultuda uygulamaya konulmuş ve kısa zamanda çok olumlu neticeler alınmıştır. Münafıkların kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesiyle maskelerinin düşürülmesi, üç kişinin iki aya yakın bir süre toplumdan kopuk duruma getirilmesi bunun açık misallerinden biridir.

O halde İslâm Devletinde her dönem ve devirde İdarî otorite ve di­siplinin önce merkezde sağlanması ve sonra çevreye uygulanması şarttır. Aksi halde başarılı olmak çok zordur. Denge, düzen, adâlet ve eşitlik sağ­layan böyle bir uygulamanın mânevî mükâfatı ise, Kurʹânʹda ifadesini bul­muştur: «Şüphesiz ki Allah iyilerin mükâfatını zayiʹ etmez. »

İYİ AMELE DAHA GÜZELİYLE KARŞILIK VERMEK

«Mutlaka Allahʹın, işleye geldikleri (iyi-yararlı) şeylere daha güzeliyle karşılık vermek için onlar adına (amel­leri) yazılır. »

Devlet yapısında düzen ve dengenin, disiplin ve otoritenin sağlanma­sına, düşmana karşı savaş için her türlü yardım ve fedakârlığın ortaya konulmasına karşılık iki ayrı mükâfat söz konusudur ki, biri diğerinden güzeldir:

a) Dünya’da Allahʹı bilen, O’na kulluk eden ve insanları bu yola irşat etmenin feyizli ürünlerini veren şerefli bir millet olarak yaşamak,

b) Allah ve din düşmanlarının başlarını eğdirerek zulüm ve tuğyanı durdurmak ve böylece Âhiretʹte Allah’ın hoşnutluğunun mutlu semeresine nâil olmak..

Müʹminin anlayıp benimseyeceği bu mükâfat ve şeref ne güzel!. Kâ­firin bunu idrak etmemesi ise ne hazin!.

HEP BİRDEN SAVAŞA ÇIKMAK

«Müminlerin toptan (hiç kimse geriye kalma­mak şartıyla) savaşa çıkmaları uygun olmaz.... »

İslâm Devleti’nin sağladığı disiplin, başarı ve mükemmel İdarî sistem müsbet sonuçlar verirken, artık 120. âyette ifadesini bulan İlâhî uyarı kar­şısında hiç kimsenin savaştan geri kalması düşünülemezdi. Çünkü gereken imân ve irfanın yanısıra, muhtaç olunan merkezî otorite sağlanmış, çevre de bu otoritenin kapsamına sokulmuştu. O halde bir savaş anında durum ne olacaktı? İlim adamlarının, talebe ve medreselerin tatile girmesi mi ge­rekecekti? Cenâb-ı Hak ilgili 122. âyetle ilim adamlarının savaşlarda yok olmaması, ilim yuvalarının kapanmaması ve toplumu eğitip yetiştiren be­yinlerin rahat hizmet görebilmesi için müʹminlerin toptan savaşa çıkma­larının uygun olmadığını beyan buyurarak bu hususta izlenecek yolu be­lirledi. Böylece öğretim ve eğitim verilen her dalda görevli ilim adamları­nın savaşa katılmayıp öğretim ve eğitimlerini sürdürmeleri ve savaştan dönenlere doğru yolu gösterip gereken uyarıda bulunmaları, kıyâmete ka­dar geçerli bir hüküm olarak kalmıştır. Bazı istisnaî durumlar bu kaideyi değiştirmez. Böylece Tevbe sûresinin 122. âyeti, 36. âyetini tefsîr edip açıklık getirmektedir.

DİNÎ İLİMLERİ TAHSİL EDENLERİN DURUMU

«Dinî ilimleri öğrenmeleri... »

Âyette dini öğrenmeleri, dinde bilgi sahibi olmaları, dinî ilimleri öğ­renmeleri anlamlarına gelen bir cümle kullanılmıştır. Önce şunu hatırla­talım ki, «dinî ilimler» denilince, sadece fıkıh, tefsîr ve hadîs hatıra gel­memelidir. Çünkü dinde esas olan bu üç ilim dalı, ilgili bulundukları diğer ilim dallarını da içermektedirler. Fıkıh: Hukuk, ahlâk ve inanç konularını; Tefsîr ve Hadîs: Hem yukarıdaki konuları, hem de tıp, astronomi, matema­tik, botanik ve benzeri konuları kapsamaktadır. O halde genel seferberlik hallerinde bile hocalık yapan ilim adamları ile, ilim tahsîl eden talebenin savaşa katılmamaları prensibi konulmuştur. Zarurî haller birer istisna teş­kîl eder. Bundan savaşa katılmanın farz-ı kifaye olduğu hükmü çıkıyor, yani ülke halkının bir kısmının savaşa katılmasıyla diğerlerinden bu farz kalkmış oluyor. Ancak çok tehlikeli zamanlarda ilim adamları dışında eli silâh tutan herkesin savaşa katılması farzdır. Böyle durumlarda ilim ada­mı olmaya namzet talebenin de katılmamasının daha uygun olacağını sa­vunanlar ise, ekseriyettedir.

Diğer önemli bir husus da şudur: Savaştan dönenleri haksızlık, şıma­rıklık ve bilgisizlikten kurtarmak için din âlimlerinin irşat ve uyarı göre­vinde bulunmalarının vâcip olduğu bil-icma’ kabul edilmiştir.

Görülüyor ki, ilimle ikiz kardeş Olan İslâm, savaş günlerinde bile müm­kün olduğu sürece okulların açık tutulmasını, ilmî çalışmaların sürdürül­mesini emretmiştir. Gericilik İslâm’da değil, onu gericiliğin aracı olarak görenlerin anlayış ve zihniyetindedir.

Sonra da ilgili âyetle İslâm’ın hedef ve amacı gayet güzel biçimde özetlenmiştir. Şöyle ki, İslâm ilmi esas kabul etmiş, savaşı arızî görmüş ve ancak zulüm ve tuğyanı durdurmak, fitne tohumlarını saçanları tesirsiz hale getirmek için silâh kullanılmasına cevaz vermiştir. Savaşa çıkıldığın­da, her eyalet ve bölgeden bir grup insanın dinî ilimleri öğrenip öğret­mesini belirlemesi ise, ilmi her sınıf ve bölgeye sunmakta, onu her kabile ve eyaletin ortaklaşa malı olarak vasıflandırmaktadır. Bir kabile veya böl­geye dinî ilimlerin kapısını açıp, diğerine açmamak suretiyle bir adâletsizlik getirmemiş, bu konuda da fırsat eşitliğine imkân tanımıştır.

YAKIN KOMŞU, KABİLE VE MİLLETLERLE SAVAŞ

«Ey imân edenler! Kâfirlerden (coğrafî bakımdan) size yakın olanlarla savaşın. Onlar sizde sertlik ve üstün gayret görsünler. »

İslâm’ın kendini güven içine alması ve büyük güç haline gelmesi, cay­dırıcı bir kudret taşıması için uyguladığı usûl ve çizdiği yol, merkezden dışa genişleme amacına yöneliktir ve beş kademede uygulama alanı budur:

1- Önce ruhlarda silinmez izler bırakacak vasıfta şuurlu mü’min ye­tiştirip fedakâr, cefakâr, hakbilir, hukuk tanır bir kuvvet oluşturmak.

2- Sonra insanlıktan, iyi ahlâktan ve faziletten yana en güzel bir ha­yat düzeni kurup gayr-i müslimleri imrendirmek ve hayranlıklarını kaza­nıp çevre kabile ve bölgeleri savaşsız, kansız ve kavgasız bir atmosfer içinde İslâm’a ısındırmak; davet ve irşadı bu ölçüler içinde sürdürmek.

3- Oluşan kuvvet ve ortamı devlet murakabası altında tutup zalim ve münafıkları, inkârcı azgın ve saldırganları yıldırmak.

4- İç güvenlik, asayiş, kardeşlik ve otorite sağlandıktan sonra yakın komşu kabile ve milletlerden İslâmʹa karşı olup savaş niyeti taşıyanlarla veya Müslümanlarla savaşmak isteyen kabile ve millete yardımcı olmayı plânlıyanlarla savaşmak.

5- Çemberi genişletip her geçen gün orduyu güçlendirmek, komşu ülkeleri tesirsiz hale getirdikten sonra diğer büyük devletlere kendi kuv­vet ve kudretini tanıtmak için politik bir hava içinde çeşitli yollara ve va­sıtalara başvurmak.