MEÂLİ:
119- Şüphesiz ki Biz Seni bir müjdeci ve (sonucu felâket olacak yolun tehlikesini) haber verip uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Cehennemliklerden artık Sen mesʹul değilsin.
120- Ne Yahudîler, ne de Hıristiyanlar, onların dinine uymadıkça Senden aslâ hoşnud olmayacaklar. (Onlara) de ki: Herhalde (İslâm’ın ilettiği) yol, Allahʹın doğru yoludur. Sana gelen bunca ilimden sonra (bilfarz) onların heveslerine uyacak olursan, and olsun ki, artık Allah’tan Senin için ne hakiki bir dost, ne de gerçek bir yardımcı vardır.
121- Kendilerine kitap verdiklerimiz(den bilgili ve yetkili) kimseler önce onu gerçek mânada (anlayarak) gönüllerine indirerek okurlar. İşte onlar, buna imân ederler. Her kim de onu inkâr ederse, onlar da zarara uğrayanların kendileridir.
İNİŞ SEBEBİ
Âyeti kerîmenin iniş sebebi, (tusʹelu) fiilinin malûm ve meçhul okunmasına göre değişmektedir. Malûm okuyanlara göre, bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz «Keşke ana ve babamın ne yaptığını bir bilseydim! » demesi üzerine 119. âyet iniyor. (Esbab-i Nüzul Li’n-Nisâburî: C. 1, S. 24-25 Kahire: 1068-1388). Meçhul okuyanlara göre ise, Resûlüllâh (A. S. ): «Cenâb-ı Allah Yahudilere şiddet ve azâbını indirmiş olsaydı belki imân ederlerdi! » buyurdu. Bunun üzerine, «Şüphesiz ki Biz Seni bir müjdeci ve (sonucu felâket olacak yolun tehlikesini) haber verip uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Cehennemliklerden artık Sen mes’ul değilsin. » meâlindeki âyet iniyor. (İmam-ı Suyûtiy’e göre bu hadîsin isnadı zayıftır. Veliyüddin el-Iraki de «Böyle bir hadîse vâkıf olmadım. » demiştir. Bu hususta ayrıca bak: Tefsîr-i Rûhiʹl-Meânî: C. 1, S. 371.).
DİNÎ TEBLÎĞDE METOT
Peygamberler ilâhî rahmetin birer eseri olarak gönderilmişlerdir. Onların görevi genel olarak iki noktada toplanır: a) Allah’ın canlılara olan geniş rahmetini en uygun ve o ölçüde müessir bir ifâdeyle müjdelemek. b) İnsanların saptıkları tehlikeli yolun sonunun bedbahtlığa sebep olacağını haber vermek.
Peygamber ve Ona vâris olanlar bu metot ile hareket etmekle vazifelidirler. Her vazifenin bir ölçü, sınır ve kuralı vardır. Vazife bunlar dahilinde yerine getirildiği müddetçe muhteremdir ve faydalıdır. Bu çerçevenin dışına taştığı vakitlerde ise, ölçü ve değerini kaybeder de fayda yerine zarar getirebilir. Gönülleri fethedeceği yerde nefret yol açabilir. Zira dini ve ahlâkî tebliğden gaye ve maksad insanları ıslâh edip hakikate ulaştırmaktır. Islâh ve hakikatı kabul ise zorla, tehdit ve şiddetle değil; sevgiyle, hakikatı en güzel dille anlatmakla sağlanabilir. Çünkü insan psikolojisi böyledir. O halde gerek peygamberler, gerekse onların ilmine vâris olanlar bu görevi yerine getirirken önce kendileri teblîğ ettikleri hakikatlerle yaşar, tatbikatta bunun en güzel örneklerini verir; sonra da muhatap edindikleri kimselerin sosyal, psikolojik ve ırkî durumlarını dikkate alırlar. Teblîğ metodlarını bu açıdan değerlendirdikten sonra tebliğde bulundukları insanların durumunu Allah’a bırakırlar; onların bundan sonraki tutumlarından, sapıklıklarından ve o yüzden cehennemlik olmalarından sorumlu tutulmazlar.
Kur’ân-ı kerîm’de bu gerçeğe ve İlâhî metoda birkaç yerde daha temas edilerek buyuruluyor ki:
«Öğüt ver; çünkü sen ancak bir öğütçüsün. İnsanlar üzerine musallat (bir bekçi) değilsin. » (Ğaşiye: 21-22).
«Biz, onların neler söylediklerini biliriz. Sen, onlar üzerinde zorbalık yapan değilsin. » (Kaf: 45).
«Dinde hiçbir zorlama yoktur. Şüphesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır şerden, imân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır. » (Bakara: 256).
AHLÂKÎ VE SOSYAL YÖNÜ
Peygamber insanı en şerefli ve en medenî seviyeye yükseltmek için çalışır; insanın orijinalliğini savunan ve bunu isbat eden zekâ ve şuuru harekete geçirir. Ona, onun yaratılışındaki yüksekliğe uygun bir doğrultu ta’yin eder. Kötü yolda olduğunu hatırlatmak için şuuruna; hakikatı arayıp bulması için zekâsına sinyal; ruhuna gıda verir, vicdanına neşter vurur.
İnsan bu sinyal ve neşterler neticesi kendine gelir de yaratılışındaki üstünlüğü anlarsa şu gerçeğe kapı açmış olur:
Bitkiler maddeye bağlı kalmaktan kurtulamadığı için bitki olarak kaldılar. Hayvanlar maddeyi aşamadıkları için aşağı bir seviyede duraklayıp kaldılar. İnsan ise maddeyi aşıp mânaya yükseldiği, fizik ötesine kapı açtığı için insanlık şeref mevkiine erişti. O, maddeyi aşamadığı takdirde iç mânasıyla, ruhî yapısıyla insan değildir. O halde insan şu cismanî âlemde rahmet müjdecisini, tehlike habercisini anlamıyacak ya da ona kulak ve gönül vermiyecek olursa, insanlık vadisinde sadece kendini aldatmış olur; bunun neticesi olarak bir takım herzeler savurur; hakikatı bilmediğini de idrak edemediği için kendisine hem dünyada, hem âhirette rüsvaylık hazırlamış olur.
Evet, maddeye bağlanıp lâhutî sese kulak ve gönül vermiyenler hep böyle olmuştur. Ateizm ve komünizm bu basîretsizliğin mahsulü, materyalizm bu yanlış yolun öncüsüdür.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllâh (A. S. ) beşeri, bahsedilen basiretsizlikten kurtarmak için bilhassa Yahudilerle Hıristiyanlara son derece müşfik davranıyor. Tevhîd Dinine girmeleri, maddî kesafeti aşmaları için en güzel dâvet metodunu kullanıyordu. Fakat ne yazık ki onlar bir türlü Resûlüllah’ı (A. S. ) anlayamadılar ya da anlamak istemediler. Aksi bir yol takip ettiler; Resûlüllah’ı (A. S. ) kendilerine uymaya dâvet ettiler. Nitekim Kur’ân onların bu tutumuna temas ederek buyuruyor ki: «Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, onların dinine uymadıkça Senden asla hoşnud olmayacaklar. (Onlara) de ki: Herhalde (İslâmʹın ilettiği) yol, Allah’ın doğru yoludur. » Bu yol beşeri bitki ve hayvanlar seviyesinden kurtarmakta, insanî yaratılıştaki yüksek gayeye doğru götürmektedir. Bu gerçeğe karşı çıkıp aşırı taassup göstermek, ruhu öldürmek ve vicdanı köreltmek demektir. Böyle olunca da aradaki mesafe kapatılmaz; kin ve haset ateşinin vermiş olduğu gayrışuurî bir tecavüz devam eder. Yahudi ve Hıristiyanların İslâm güneşine karşı -birbirlerini sevmedikleri halde birleşerek- çıkmalarının sebebi işte budur. Tarih boyunca Yahudilerin Müslümanlara karşı sömürücü ve içinden kemirici ve birbirine düşürücü tutum ve zihniyeti bir ân olsun gevşememiş, her geçen gün biraz daha başka isim ve metodlar altında artmış ve hızlanmıştır. Hıristiyanlar önce Haçlı Seferlerini tertipleyip İlâhî nuru söndürmeye çalışmışlar; bundan sonuç alamayınca bu kez misyon teşkilâtını kurmuş, İslâmı kökünden yıkmak için ona «Orta çağ kanunu», «Hurafeler dini», «Gericiliğin sebebi», «Çöl bedevisinin ilkel dini (! )» gibi çeşitli adlar takmışlar ve bunu ilim adına, medeniyet adına maarifimize kadar sokmaya muvaffak olmuşlardır. Müslümanların bir kısmında, özellikle bazı aydın tabakada bir aşağılık duygusu belirmiş, bu sebeple millî ve dinî değerler yavaş yavaş unutulmaya yüztutmuştur. Sait Halim Paşa’nın dediği gibi, «Artık biz, memleketimizin mes’ut olması için Avrupa kanunlarını terceme etmenin kâfi geleceğini zannettik. Bu kanunların bizde kabul ve tatbik olunabilmesi için ise yapılacak birkaç değişikliğin yeteceğini hayal ettik. Meselâ: Adâlet sistemimizi ıslâh etmek için Fransa adâlet sistemini esas aldık. Maarifimizi ıslâh etmek için de ayni şekilde hareket ettik. Tabii elde edilen neticeler daha da zararlı oldu. » Daha doğrusu bir taraftan da Hıristiyan âlemini memnun etmek için bu yolu tuttuk. Onlara uymak suretiyle kurtulacağımızı zannettik. Metbû’ iken tâbi’ olduk. Onlar için hazırlanan elbiseyi hiçbir değişikliğe uğratmadan giymek hatasına düştük. Bununla beraber onları hoşnut edemedik, edemeyiz de. Çünkü hoşnut olmalarının tek yolu ve çaresi, onların dinine uymak, kendimizi Avrupa milletleri gibi Hıristiyan ilân etmemizdir. Bunun dışında kalan her türlü benzeme özentisi boş ve te’sirsizdir.
İşte bizi bizden, öz kaynağımızdan uzaklaştıran bu uyduluk yarışı olmuştur. Kur’ân bu hatalı yolun sonunun selâmet olmayacağını asırlarsa önce ilân etmiştir.
«(Onlara» de ki: Herhalde (İslâmʹın ilettiği) yol, Allahʹın doğru yoludur. » Bu yolda mutlak bir kurtuluş ve yükselme vardır. Bunu idrâk etmiyerek Yahudi ve Hıristiyanların arzu ve hevesine kapılıp onlara uyacak olursanız artık size ne bir dost, ne de bir yardımcı bulunur. Öğle değil midir? Asırlardır Müslüman milletlerin haklı dâvalarında, onların dış meselelerinde onlara yardım eden olmamış, hep yalnız kalmışlardır. Son Kıbrıs dâvamızda Batıkların ve diğer Hıristiyan ve Yahudî milletlerin tutumu bunu bir kez daha isbat etmiştir.
İşte bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk, Kitab-ı kerîminde: «Sana gelen bunca ilimden sonra (bilfarz) onların heveslerine uyacak olursan, and olsun ki, artık Allah’tan Senin için ne hakiki bir dost, ne de gerçek bir yardımcı vardır. » buyurmak suretiyle başka milletlere uydu olmanın elîm neticesini haber veriyor.
«Kendilerine kitap verdiklerimiz(den bilgili ve yetkili) kimseler önce onu gerçek mânada (anlayarak) gönüllerine indirerek okurlar. İşte onlar, buna imân ederler. »
Yahudi olup Tevrat’ı bu ölçüde okuyan ve Kur’ân’ın sesine kulak veren Abdullah bin Selâm, Vehb bin Münebbih gibi şuurlu bilginler Müslüman oldular. Hem Incilʹi, hem Kur’ân’ı bilerek, anlayarak okuyan ve kendisini taassup ve inad girdabından kurtaran Hıristiyan din adamları ve bilginleri İslâmiyeti seçmekte tereddüt göstermediler. Selmân-i Farisi ve Rojer Garaudy gibi zatları örnek gösterebiliriz.
Müslüman milletler de Kurʹân-ı kerîmi Allah’ın beyân buyurduğu ölçü ve anlamda tam bir şuur içinde okudukları devirlerde hep yükseldiler; ilme ve medeniyete, yüksek ahlâk ve fazîlete büyük hizmetlerde bulundular. Sadece hizmet değil bütün bunların temelini atıp anafikirlerini koydular. İnkâra ya da şüpheye düşüp diğer milletlerin büyüleyici te’sirine girince zarara uğradılar. Kur’ân bu hakikatı çok kesin olarak ifâde ediyor: «Her kim de onu inkâr ederse, onlar da zarara uğrayanların kendileridir. »
Kitap okuma usûl ve adâbı:
Kitap insana fikir ve mâna veren, yön ve doğrultu ta’yin eden bir vasıtadır. Bu vasıtanın ne kadar faydalı olanını seçer ve seçileni ne kadar iyi kullanır, ifâde edilen fikirleri ne kadar iyi inceler, üzerinde tarafsız olarak düşünürsek o kadar gerçeği bulmuş oluruz. Özellikle bu kitap, Allah Kelâmı olursa, o takdirde ilgimizi her taraftan kesip bütün mevcudiyetimizle her âyet ve belgesi üzerinde durmamız gerekir. Müfessir Alûsî bunun usûl ve adâbını özetliyerek birkaç madde halinde tesbit edip bize ışık tutmuştur:
1. Bir şeyler öğrenmek niyetiyle okumak,
2. Dikkati tamamen okunan parça üzerinde toplamak,
3. Kalbin en samimi himmetini biraraya getirip okunan şeyin mânası üzerinde derinden derine durmak,
4. Kelime ve cümleler arasındaki bağlantılara dikkat etmek, her kelime ve cümlenin delâlet ettiği anlamı iyice kavrayabilmek için önceden hazırlıklı olmak,
5. Emir ve yasaklarını derin bir hassasiyetle tâkip edip herbiri üzerinde, esrar ve hikmetini düşünerek durmak,
6. Önemli fikirleri not etmek...
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Kendilerine kitap verilenlerden insaf erbabı ve akliselim sahipleri ile Mekke putperestlerinden hakikatı idrâk edenler Allah Kelâmını dinledikçe gönüllerinde bir incelme ve yumuşama meydana geldi. Arapçadan ziyâde Allahça olan bu kitabı okuyup basiretle tetkik ettikçe gönüllerinin semasını kaplayan küfür bulutları yavaş yavaş dağılmaya başladı. Böylece Hazret-i Muhammed’e (A. S. ) imân etmenin en doğru ve en sağlam yol olduğunu anlamakta gecikmediler. Bunun aksine küfür vadisinde bocalayıp bir ömür yıpratanlar ve kitabı kendi çıkarından yana değiştirmeye çalışanlar ise, imân devletine nâil olamamışlar, içlerindeki kin ve garaz havasının uyuşturucu te’siriyle hem kendilerini, hem de başkalarını helâka sürüklemişlerdir.
Yukarıdaki âyetle bu hususa işâret edilirken, İlâhî beyânı dinlerken ya da okurken bilhassa nelere dikkat edilmesinin gerekli olduğuna atıfta bulunulmuştur.
Yahudîler Tevrat’ı iyi tetkik etmiş olsalardı, Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) müstesnâ vasıflarına atıflar yapan belgeleri, bu belgelerin delâlet ettiği derin mânaları inceleyip, bütün bunları Peygamber Efendimizin (A. S). ahlâk, fazîlet, ilim ve irşâd dolu hayatıyla karşılaştırmış olsalardı nankör bir millet olma durumuna düşmezlerdi.
Aşağıdaki âyetler, bir defa daha Allah’ın Yahudilere olan üstün nimetlerini hatırlatıyor. Onları insaf ve irfana dâvet ediyor. Çünkü İlâhî rahmet İlâhî gazabın önüne geçmiştir. Bu hatırlatma o rahmetin tecellilerinden biridir.