MEÂLİ:
111- Eğer onlara melekleri de indirmiş olsak, ölüler onlarla konuşmuş bulunsa, her şeyi karşılarında grup grup toplasak yine de Allah dilemedikçe onlar imân edecek değillerdir. Ne var ki çokları (bu gerçeğe) bilgisizdirler.
112- İşte bunun gibi her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık; onlar aldatmak için birbirine yaldızlı sözler fısıldarlar; Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. Onları da, iftira edip durdukları şeyleri de (başbaşa) bırak.
113- Bir de âhirete inanmayanların gönüllerinin meyletmesini, hoşlanmalarını ve elde ettikleri günahları işliyedurmalarını (devam ettirmek) için (bu yola başvururlar).
İNİŞ SEBEBİ
İbn Cüreyc diyor ki: Din ve peygamberle alay eden Kureyş Kabilesinden birkaç kişi Peygamber (A. S. ) Efendimize gelip. «Bize ölülerimizden bazısını dirilt de senin hak peygamber olup olmadığını onlardan soralım. Bir de senin peygamberliğine tanıklık edecek melekleri bize göster veya karşımıza Allah ile Melekleri getiriver! » diyerek yersiz ve anlamsız isteklerde bulundular. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl/Alaeddin Ali)
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Zer el-Gıffarî (R. A. ) diyor ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bana: «Cin ve insan şeytanlarından Allahʹa sığındın mı? » diye sordu. Ben de, «Ey Allahʹın Peygamberi! İnsandan da şeytan olur mu? » dedim. Buyurdu ki: «Evet, onlardan olan şeytanlar, cin şeytanından daha kötüdürler! » (Bağavî senetsiz rivâyet etmiştir - İbn Cerîr Taberî de ona isnaden nakletmiştir. Ayrıca Katade aynı rivâyeti belirtmiştir. Ayrıca Hafız Ebû Bekir b. Murdaveyh de hadîsi diğer kısmıyla nakletmiştir.)
Peygamberimiz (A. S. ) buyurdu:
«Sizden hiç kimse yok ki cinden bir yakını ona tevkil edilmiş bulunmasın. »
Bunun üzerine soruldu:
- Size de mi?..
Cevap verdi:
- Bana da tevkil edilmişti, ancak Allah ona karşı bana yardımda bulundu da o Müslüman oldu. O nedenle bana ancak hayır ile fısıldar. (Sahîh-i Müslim/müsafirîn: 69 - Dâremî/rikak: 25 - Ahmed: 1/385, 397, 401, 460)
İHTİYARÎ İMÂN
İnsan her ne kadar Allah ve din fikriyle, duygusuyla donatılarak yaratılmışsa da nefsi itibariyle küfür ve isyâna eğilimli bulunuyor. Bu bakımdan insan iki karşıt duygu ve düşüncenin alanı halindedir. İkisinden birini üstün kılma serbestisine sahiptir. Aile, toplum, okul ve eğitimin bunda etkisi çok büyüktür. Gelişme çağında olan çocuğun, ergenlik devresine giren gencin mânevî boşluğu, diğer bir deyimle inanç ihtiyacı hangi yoldan giderilirse, daha çok o akıma yönelmiş olur.
İlâhî müdahale istisnâ teşkil eder. Çünkü bu yolda cârî bir sünnetullah ve âdetullah yoktur.
Kureyş putperestlerinden dini alaya alıp, olmadık muʹcizeler isteyenler; küfür akımının tesirinde şekillenmiş ve ruhlarının ihtiyacını o yoldan tatmine alışmış kişilerdi. Daha önce bazı muʹcizeler onları bu olumsuz akımın etki alanından kurtaramamıştı. Şimdi daha büyük muʹcizeler istiyorlardı. İlâhî ilim, onların ihtiyarî imânla inanmıyacaklarını tesbit ettiği ve âdetullah gereği müdahale de etmiyeceği için Peygamber (A. S. ) Efendimize, o şaşkınların arzusuna uyarak muʹcize istemekten vazgeçmesi hususu hatırlatılıyor.
«Allah dilemedikçe onlar iman edecek değillerdir.»
Burada ilâhî meşietin ihtiyarî imânı iztirarî hale getirmeye yönelmediği belirtiliyor. Allah dileseydi, onların kalblerini derhal inkârdan boşaltıp imân ve irfan ile doldurabilirdi. Ne var ki o takdirde aklın, irâdenin ve idrâkin ölçü ve anlamı, insan olarak yaratılmanın hikmeti kalmaz; iyi ile kötü, fazîlet ile rezîlet birbirinden ayırt edilemez olurdu. Bu nedenle dilememiştir. Çünkü bu yolda cârî bir âdetullah mevcut değildir. Böylece imân da, inkâr da kişinin ihtiyarına bırakılmıştır.
İNSAN VE CİN ŞEYTANLARI
«İşte bunun gibi her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık... »
ŞEYTAN, sözlükte ya ŞATANE - YEŞTUNU, ya da ŞÂTE YEŞÎTU fiilinden gelme bir isimdir. Birinci fiil itibariyle, muhalefet etmek, uzaklaşmak, uzaklaştırmak, haktan uzak kalmak mânalarına gelir. İkinci fiil itibariyle, öfkeden yanıp tutuşmak, haset edip kin beslemek mânalarına gelir.
O halde şeytan ister özel, ister cins isim olarak kullanılsın bu gibi mânalara delâlet etmektedir. İblis haset ve gururuna yenilerek Âdem Peygambere secde etmeyip böylece İlâhî emre muhalefet ettiğinden kendisine Şeytan denildiği bilinmektedir. Çünkü kendisinin yalın, dumansız ateşten, diğer bir deyimle ışınlardan yaratılması, Âdem’in ise, süzülmüş balçıktan yaratılması, onu çok hatalı bir kıyaslamaya sürüklemiştir. Böylece sözlük mânasıyla, isim olarak taşıdığı mâna birleşmektedir. Bu manayla İlâhî buyruğa muhalefet eden, haktan uzaklaşan ve uzaklaştıran her insan ve cin’e şeytan denilebilir. İlgili âyette bilhassa bu hususa delâlet ve işâret vardır. O nedenle, ilim adamları «kendini yükseklerde görüp başkasını küçümseyen, ölçüsünü bilmeyip İlâhî sınırı aşan ve Allah’a kulluk hususunda büyüklük taslayıp haktan uzaklaşan inatçı, âsi her insan ve cin’e şeytan denilir» diyerek bir genellemede bulunmuşlardır. Nitekim İbn Abbas, Atâ’, Mücahit, el-Hasan ve Katade de bu görüşü ortaya koymuşlardır.
Diğer bazı ilim adamlarına göre, ŞEYTAN isminin İNS ve CİN kelimeleri üzerine atfı, başkalığı gerektirir. O halde şeytanlar ayrı, cinler de ayrı yaratıklardır. Şeytanlar, Âdem Peygambere secde etmeyen İBLİS’ten üreyip çoğalmışlardır. Cinler ise CAN KAVMİ denilen ve Âdemʹden önce yaratılan, aynı zamanda aslı ateş olan gözle görülemiyen varlıklardır. Allah’a imân edenleri olduğu gibi, etmiyenleri de vardır.
KİMİ de CİN ve ŞEYTAN tabirleri üzerinde durup bunları HABÎS RUHlar diye yorumlamışlardır. Onlara göre, ruhlar ikiye ayrılır: Bir kısmı dünya ötesinde, bir kısmı ise dünyada eyleşirler. Dünyada eyleşenler de TEMİZ RUHLAR ve HABÎS RUHLAR olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Temiz ruhlar, iyilik ve hayrı, ibâdet ve itaati fısıldarlar ki, bunlar yeryüzünde görevli olan meleklerdir. İkinciler ise, şer ve kötülüğü, isyan, kin ve muhalefeti, ahlâksızlık ve başkaldırmayı fısıldarlar ki bunlar da yeryüzünde dolaşan şeytanlardır. Bu iki kısımdan her biri kendi aralarında da yaratılışlarına uygun anlamda fısıldaşırlar.
İnsanlara gelince: İçi tertemiz olup İlâhî buyruklara uyanlar, daha çok hayır ve iyilik düşünüp bu doğrultuda hem kendini, hem çevresini aydınlatanlar ve her vesileyle düşüncelerini berraklaştıranlar tertemiz melekler gibidirler. Bunun aksine bir yol tutanlar ise habîs şeytanlar gibidirler. Bu mânayla onlara, İNSAN ŞEYTANLARI denilmiştir.
Her iki türden olan şeytanlar başkalarını aldatmak, yoldan saptırmak için çok süslü ve yaldızlı sözler fısıldanırlar. Basit mantıkî oyunlara başvurup aldatmaya çalışırlar. Haktan yana görünüp hakkı inkâr ederler ve fırsat bulunca hakkı değiştirmekten çekinmezler.
Daha çok peygamberlere ve onların vârisleri sayılan din mürşitlerine, güçlü ilim adamlarına dil uzatır, onlara çamur atar, toplum içinde itibarlarını sarsmak için din adına dini yıkarlar. Bu tipler her devirde sahneden eksik olmazlar. Günün şartlarına göre, yol ve yöntem seçip uygularlar.
Kurʹân-ı Kerîm müʹminlerin dikkatini bu tip şeytanlara çekmekte ve gereken uyarıda bulunmaktadır.
RABBİN DİLESEYDİ BÖYLE OLMAZDI
«Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. »
Allah, hikmeti gereği insanı, meleği, cin ve şeytanı ayrı ayrı maddelerden ve ruhlardan yaratmıştır. Her birinin yapısı, karakteri ve görevleri değişiktir. İnsanda yaratılıştan Allah ve din duygusu mevcuttur. Ona imân mayası da diyebiliriz. Bunun yanıbaşında onda kötülük ve günaha meyledecek duygu da vardır ve bu da doğuştan onda mevcuttur. Buna inkâr ve isyan mayası da diyebiliriz. Cinler de böyledir. Şeytanlar ise daha çok şer ve kötülük mayasını taşımaktadırlar. Yaratılışlarında bu maya vardır ve İblis’in Hakk’a isyanıyla, o rakipsiz duruma gelmiştir.
Görülüyor ki, bunlardan her tür kendine has kanunlarla, değişik ruh ve karakterlerle yaratılmıştır. Biri diğerine pek benzememektedir. Allah dileseydi, bunların hepsini melekler gibi tertemiz ruhlar olarak yaratabilirdi. O zaman ayrı tür yaratmaya gerek kalmazdı. Zira sayısı belirsiz melekler her an Yüce Yaratan’a secde etmektedirler. Maksat, nurdan melekleri yarattığı gibi, ateşten cin ve şeytanları, topraktan insanları yaratmak ve doğuştan onları bir takım öz mayalarla donatmaktır. O halde bu üç, ya da dört ayrı varlık hakkında konulan câri kanunlar vardır ki bunlar ezelle ebet arasında yoluna devam ederek değişmezler. Allah dilerse bu kanunları değiştirebilir, dileseydi bu dört varlığı başka türlü yaratabilirdi. Ama öyle dilememiştir. İnsanlara da, cinlere de hakkı bulmak için bir çok imkânlar ve yetenekler verilmiştir. Ama her varlık kendisiyle ilgili bulunan hayat kanununa uymak zorundadır. Uyan mutlu olur, uymayan mutsuz olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle inatçı inkârcıların, istedikleri mu’cizeler gösterildiği takdirde kesinlikle inanacaklarına, son peygambere uyacaklarına dair kendilerine göre katmerli yeminde bulundukları, ancak bu sözlerinde samimi olmadıkları açıklandı. Böylece onların inat, inkâr, kin ve haset bataklığında akıl ve idrâklerini kaybettikleri belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Kurʹân-ı Kerîmʹin, Peygamberin risâleti hakkında en kuvvetli delil bulunduğu, mu’cizelerin en büyüğü olduğu hatırlatılıyor. Bu büyük muʹcize karşısında hâlâ inkârlarında ısrar edenlerin imân etmiyeceklerine dikkatler çekiliyor.