Hud Suresi 112-115. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَمَنْ تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْا اِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ وَلَا تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ طَرَفَيِ النَّهَارِ وَزُلَفًا مِنَ الَّيْلِۜ اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِ ذٰلِكَ ذِكْرٰى لِلذَّاكِرِينَ وَاصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُحْسِنِينَ

112.

Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.

Diyanet İşleri

113.

Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.

114.

(Ey Muhammed!) Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.

115.

Sabret! Çünkü, Allah iyilik edenlerin mükafatını zayi etmez.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

112- O halde sen -ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte- emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyin. Allah ne yaptıklarınızı şüphesiz ki iyiden iyiye görendir.

113- Ve bir de zulmedenlere meyletmeyin, yoksa dokunur size ateş. Allahʹtan başka sizin dostunuz, yardımcınız ve sâhip çıkanınız da yoktur. Sonra (Oʹndan da) yardım göremezsiniz.

114- Hem gündüzün iki ucunda ve hem de gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü gerçekten iyilikler kötülükleri (temizleyip) giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüt, bir hatırlatmadır.

115- Ve sabret; şüphesiz ki Allah iyiliği huy edinip iyilikte bulunan­ların mükâfatını zayiʹ etmez.

İNİŞ SEBEBİ

Abdullah b. Mesʹûd (R. A. ) diyor ki: Bir adam yabancı bir kadını öp­müştü. İşlediği bu günahın tesiri altında kalmış olacak ki, büyük bir piş­manlık içinde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek durumunu arzetti. Bu­nun üzerine yukarıdaki âyetler indi. Adam, «Ya Resûlellah! bu âyetler yal­nız benimle mi ilgilidir, yoksa diğer bütün insanları da mı kapsamaktadır? diye sordu. Peygamber (A. S. ) ona: «Şüphesiz ki, ümmetimden bu âyetle amel eden herkesle ilgilidir. » buyurdu. (Buharî-Müslim)

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâm’dan Süfyân b. Abdullah (R. A. ) anlatıyor: Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe dedim ki, «Ey Allah’ın Peygamberi! İslâmiyet hakkında bana öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra bir başka kimseye sorma ihtiyacını duymayayım. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle bu­yurdu: «Allahʹa imân ettim, de, sonra da dosdoğru ol! » (Müslim/imân: 62- Ahmed: 3/413-4/385)

«Beş vakit namaz, cumadan cumaya (kılınan namaz) ve ramazandan ramazana (tutulan oruç) arayerdeki (günahlara) keffarettir, büyük günah­lardan kaçınıldığı sürece.. » (Müslim/taharet: 14, 16- Ebû Dâvud/taharet: 127, salât: 229- Tirmizî/ salât: 46- Nesâî/cumua: 23- İbn Mâce/taharet: 106, İkamet: 79, 81, 13- Ahmet: 2/229, 359, 400, 414)

Peygamber (A. S. ) Efendimiz sordu: «Ne dersiniz, birinizin kapısının önünden bir ırmak akar da, o da her gün beş defa ona girip yıkanırsa, üze­rinde kir ve pastan bir şey kalır mı? »

Ashab-ı Kiram: «Hayır, bir şey kalmaz», deyince, Efendimiz (A. S. ) de­vamla buyurdu ki: «İşte bu, beş vakit namaza bir misaldir ki Allah hataları (küçük günahları) onunla silip temizler. » (Müslim/mesacid: 284- Dâremî/salât: 1- Taberânî/sefer: 91- Ahmed: 1/177- 2/426, 441- 3/305, 317, 357)

«Hangi bir müslüman bir günah işler de, sonra (pişmanlık duyup) ab­dest alarak iki rekʹât namaz kılarsa, şüphesiz bağışlanır. » (Ebû Dâvud/vitir: 26- Tirmizî/salât: 181, tefsîr: 3, 14- İbn Mâce/ikamat: 1, 2, 9, 10)

«Namazlar ara yerdeki günahlara keffaret kılınmıştır. » (Buharî / mevakiyt: 6)

«Şüphesiz ki Allah aranızda rızkınızı taksim ettiği gibi, ahlâkınızı da taksim etmiştir. Hem Allah dünyalığı sevdiğine de, sevmediğine de verir; ama dini (dindarlığı) ancak sevdiğine verir. O halde Allah kime din (din­darlık) verirse, onu cidden sevmiştir. Canımı kudret elinde tutan zata and olsun ki, kulun kalbi ve dili müslüman olmadıkça, kendisi müslüman olmuş sayılmaz ve komşuları onun eziyet ve kötülüklerinden güven içinde kal­madıkça, imân etmiş olmaz. » (Ahmed: 1/387)

«Nerede olursan ol, Allahʹtan kork. Kötülüğün arkasından hemen iyi­lik yap ki onu silsin. İnsanlara da güzel ahlâk ölçüleriyle davran. » (Tirmizî/birr: 55- Dâremî/rikak: 47- Ahmed: 3/5- 5/153, 158 177 228 236)

EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL!

«O halde sen -ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte- emrolunduğun gibi dosdoğru ol! »

Peygamber (A. S. ) Efendimize neler emredilmiştir? Şüphesiz bunlar sayılmayacak kadar çoktur; ama hepsini kendinde toplayan emirleri şöyle sıralayabiliriz:

- İnen İlâhî buyrukları kusursuz şekilde teblîğ etmek,

- Kur’ân-ı Kerîmʹi indiği gibi kalp ve kafalara nakşedip korumak, kâ­tiplere yazdırmak sûretiyle tek kelime ve harfinin değişmesine imkân ver­memek,

- İslâmiyeti evrensellik hüviyetiyle muhafaza edip yaymak,

- Allah’a karşı yükümlü bulunduğu hizmetleri kusursuz yerine ge­tirmek,

- Din kardeşliğini hikmet ve felsefesiyle geliştirip yaygınlaştırmak bu cümledendir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bütün bu görevleri kusursuz yerine getir­me azmi ve gayreti içindeydi. Şartlar ve ortam elverişli olmamakla bera­ber, yüklendiği davanın büyüklüğüne yakışır anlamda mevcut yetenek ve imkânlarını sonuna kadar kullanmıştır. Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle kendi peygamberinden ve ona uyan müʹminlerden bunun devamını istemektedir. O nedenle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Hûd ve Vakiâ sûreleri saçlarımı ağarttı! » buyurmuştur. (Tirmizî/tefsîr: 56)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Allah yolunda, din uğrunda her türlü sı­kıntı ve meşakkate rağmen teblîğ ve irşat hizmetini sürdürmüş ve daya­nılması güç olaylar karşısında sarsılmayıp Allahʹa güvenip dayanmıştır. Allah sözü daha yüce, daha aziz olsun diye hiçbir fedakârlıktan kaçınma­mış, nîmetin büyüklüğünün külfetin büyüklüğüne kapı açacağını çok iyi bildiğinden, karşısına çıkan en tehlikeli olaylar gözünde küçülmüş, şahla­nan küfür Onun nazarında bir kum tepesi kadar önemsiz kalmıştır.

Ancak vasıtanın küçüklüğünü, davanın büyüklüğünü göz önüne getir­diğimizde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in inanılması zor ve başarılması ha­yal olan büyük bir inkılâb yaptığı bütün haşmetiyle karşımıza dikilir.

TEVBE İMÂNIN ÜRÜNÜDÜR

«O halde Sen -ve beraberinde tevbe edenlerle birlikte- emrolunduğun gibi dosdoğru ol! »

Şüphesiz ki, Kur’ân’ın birçok yerlerinde Peygamberʹe (A. S. ) verilen emir, umumilik ifade eder, yani ümmetinden imân eden herkesi kapsa­maktadır. O bakımdan ilim adamları bu konuda şu kuralı belirlemişlerdir: «Hitap özellik, emir genellik arzeder. » Bu nedenle Peygamber (A. S. ) Efen­dimize hitapla inen emirler, dolayısıyla ümmetine inmiştir, onlar da aynı emirle muhatap tutulmuşlardır. Zira sadece inandım veya imân ettim de­mekle iş bitmiyor. Bu, ancak kapıdan içeri girmeyi sağlar, asıl yükümlü­lükler, sorumluluklar, hizmetler, sabırlar ve fedakârlıklar ondan sonra baş­lar. «Nîmet külfet karşılığı» açısından baktığımızda, mü’minlerin de Pey­gamber (A. S. ) Efendimizle birlikte birçok sıkıntılara katlanmaları, Allah ve din uğrunda büyük fedakârlıkları göze almaları gerekmektedir. Onun için ilgili âyetteki emir hem Peygambere (A. S. ), hem de mü’minlere yöne­liktir.

Ancak âyette imânla birlikte «tevbe» kelimesine yer verilmesinde bir incelik vardır: Mü’minler diğer insanların imreneceği bir sadelik, dürüstlük, doğruluk, kardeşlik düzeyinde bulunmak; güzel ahlâk ve fazîletle söz ve davranışlarına dikkat etmek; ibâdetleriyle hayatlarının her saatini İlâhî gö­zetleme altında bulundurma idrâkine erişmekle yükümlüdürler. O bakım­dan kendilerinden sâdır olacak günahlardan hemen dönüş yapıp tam bir pişmanlık içinde Allah’a yönelerek tevbe etmeleri, onları örnek insanlar derecesinde tutar. Unutmamak gerekir ki, mü’minin aile ve toplum içinde­ki davranışları çok önemlidir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin nezih hayatı­na baktığımız zaman, O’nun ölçülü, edepli, düzenli ve nezaketli, aynı za­manda İlâhî rızaya uygun davranışları, çevresindeki insanlar üzerinde ge­niş çapta müsbet tesirler meydana getirmiş, İslâm’ın ne olduğunu Oʹnun günlük hayatındaki söz ve davranışlarda görüp anlamışlardır. Zira İslâmʹ­da dosdoğru olmanın yolu, imân temeli üzerinde kurulan doğruluk ve düzenden geçer. Nitekim Hz. Ömer (R. A. ), «Dosdoğru olmak demek, emir ve yasaklar hususunda doğruluktan ayrılmamak, tilki misali yan çizmemektir. » demiştir.

Her türlü aşırılıktan kaçınmak da, dosdoğru olmanın bir diğer ölçüsü­dür.

ZULMEDENLERE MEYLETMEMEK

«Ve bir de zulmedenlere mey­letmeyin, yoksa dokunur size ateş.. »

İslâm, sadece zulmetmeyi haram kılmamış, zâlimlere içten meyletme­yi, onlara sıcak ilgi duymayı da yasaklamıştır. Zira haksızlıktan kaçınma­nın gerçek anlamı, hem haksızlık etmemek, hem haksızlığa uğramamaya çalışmak, hem haksızlardan yana olmamak, hem de onlara sıcak ilgi duy­mamaktır.

Zulüm, çok kapsamlı bir kavramdır. Daha çok adâlet karşıtı olarak bi­linir. Başta Râğıb el-Esbehanî ve Ebûʹl-Baka olmak üzere lûgatçiler zul­mü şöyle tarif etmişlerdir: Eşyayı lâyık olduğu yere koymamaktır. Bu da ya noksanlaştırmak, ya fazlalaştırmak, ya vaktini geciktirmek, ya da asıl yerinden saptırmak suretiyle olur.

Hikmet erbabı ise, zulmü üçe ayırmışlardır:

1. İnsanla Allah arasındaki zulüm. Bunun en büyüğü, küfür, şirk ve ni­faktır. O bakımdan Cenâb-ı Hak, Kurʹânʹda, «Şüphesiz ki, şirk (Allah’a or­tak koşmak) büyük bir zulümdür! » buyurmuştur.

2. Kişiyle insanlar arasındaki zulümdür. Kurʹânʹda, «Doğrusu Allah zâlimleri sevmez. » buyurulurken, daha çok başkasına haksızlık edenler kasd edilmiştir.

3. Kişiyle kendi nefsi arasındaki zulümdür. Kurʹânʹda birkaç yerde buna temas edilmiştir. Örneğin, «Biz onlara zulmetmedik, ama onlar ken­dilerine zulmettiler. » meâlindeki âyette kişinin kendine yaptığı haksızlıktan söz ediliyor.

BEŞ VAKİT NAMAZ

«Hem gündüzün iki ucunda ve hem de gecenin ilk saatlerinde namaz kıl. »

Bu âyetle beş vakit namaza işâret ediliyor. İlâhî üslûp gereği, iki ka­palı tabir kullanılmıştır: «Gündüzün iki ucu» ve «Gecenin ilk saatleri. » Bu, daha çok konuya eğilmemizi, düşünmemizi ve İlâhî muradı anlamak için zekâ ve yeteneğimizi ortaya koymamızı ilhâm etmektedir. Zira hafıza ar­şivimizde en çok göze çarpan, yani hatırlanan konu, üzerinde bir süre düşünülerek araştırma yapılanı ve bir de tekrar edilenidir. Şüphesiz na­maz denilen ibâdetin hem vakitleri, hem hikmet ve sebepleri üzerinde du­rulması gerekir. O bakımdan Kurʹân’da çok düşündürücü ve kalblere neş­ter vurucu bir ifade tarzı seçilmiştir. Onun için ilim adamlarımız âyetin delâlet ettiği mana ve hükümleri çıkarırken Kur’ânʹın taşıdığı yüksek fe­sahat ve olağanüstü anlatım tarzı karşısında hayranlıklarını dile getirmiş­lerdir. Bakıllânî, «Sadece, Allahʹın indirdiği bu âyete baktığımızda, Kur’ânʹın lâfzıyla, manasıyla İlâhî olduğunu anlamakta gecikmeyiz» demiştir.

İlgili âyetin delâlet ettiği mana ve hükümler ve ilim adamlarının farklı yorumlarını şöyle özetliyebiliriz:

a) Tabiînʹden Mücâhid ve İbn Atıyye’ye göre, gündüzün bir ucu sa­bah, diğer ucu öğle ile ikindi vakitleridir. Gecenin ilk saatleri ise, gündüze yakın olan vakitlerdir ki akşam ile yatsıyı içine almaktadır. Böylece âyet beş vakit namaza işâret etmekte ve belirtilen vakitlerde kılınması emredilmektedir. Bilindiği gibi, emir burada vücubu yani namazın farz olduğunu ifade eder.

b) İbn Abbas (R. A. ), el-Hasan, İbn Cerîr et-Taberî’ye göre, gündüzün iki ucu sabah ile akşam vakitleridir.

c) Kurtubî’ye göre, âyette farz namazlar kasdedilmiştir. Çünkü na­maz imândan sonra gelir, o bakımdan namazın dindeki yeri, kalbin beden­deki yeri gibidir diyebiliriz. Hem en korkunç anlarda ve tehlikeli zamanlar­da namaz kılmak sûretiyle tehlikeye göğüs gerilir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir sıkıntı ve üzüntü ile karşılaştığı zaman her şeyi bırakıp namaz kılardı.

d) Sofîlerin ileri gelenlerine göre, âyet-i kerîme ile bütün vakitlerin, farz, sünnet ve nafile ibâdetlerde değerlendirilmesi söz konusudur. (Tefsîr-i Kurtubî: 9/109)

e) Gündüzün iki ucu, öğle ile ikindi vakitleridir. Gecenin ilk saatleri ise, akşam, yatsı ve sabah vakitleridir.

Z ü I e f: «zülf»ün çoğuludur. Gecenin gündüze yakın olan vakitleri demektir. Nitekim Arafatʹa yakınlığı sebebiyle, Meş’ârüʹl-Haramʹın bulun­duğu yere Müzdelife denilmiştir.

İbn Arabi’ye göre, z ü I e f, saatlar anlamına delâlet eden bir tabir­dir, burada gecenin bazı saatleri kasdedilmiştir. İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, gecenin ilk saatleri manasında kullanılmıştır. el-Hasan’a göre, akşam ve yatsı vakitleri demektir.

Sonuç olarak: Âyet-i Kerîme beş vakit namaza delâlet etmektedir: Gündüzün iki tarafı, sabah ile öğle ve ikindi vakitleridir. Gecenin gündüze yakın saatleri ise, akşam ile yatsı vakitleridir.

Kur’ân’da beş vakit namazdan bahseden üç âyet daha vardır ki, on­ların delâleti daha yakın ve daha kesin bir hüküm taşımaktadır. Onları meâlen nakletmemizde yarar görüyorum. Geniş bilgi için tefsirimizde on­larla ilgili kısımların açıklamasına bakılmasını tavsiye ederiz.

Birincisi:

«Güneşʹin (zeval vaktinde batıya doğru) kaymasından, gecenin karar­masına kadar namaz kıl. Bir de Kur’ânʹın (feyiz ve bereketiyle iç-içe olan) sabah namazını kıl; şüphesiz ki sabah namazına (melekler) şâhit olur­lar. » (İsrâ Sûresi: 78)

İkincisi:

«O halde akşamlarken, sabahlarken Allah’ı tesbîh edin (sabah, ak­şam ve yatsı namazlarını kılın). Hamd (her türlü güzel övgü) göklerde de, yerde de O’na mahsustur, (övülmeye ancak O lâyıktır). İkindi vaktinde de, öğleye girerken de (Onu tesbîh edin, namaz kılın). » (Rum Sûresi : 18)

Üçüncüsü:

«O halde onların (o inkârcı sapıkların) dediklerine karşı sabırlı ol ve güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbim hamd ile tesbîh et. Gecenin bir bölümünde ve secdelerin ardından Oʹnu tesbîh et. » (Kaf Sûresi : 39)

f) Diğer bir rivâyete göre, bu âyet henüz beş vakit namaz farz kılın­madan önce inmiştir. Sadece sabah ve akşam vakitlerinde namaz kılın­masını ve bir de gece namazına devam edilmesini tavsiye etmektedir. Ni­tekim beş vakit namaz farz kılınmadan önce, biri sabah, diğeri akşam vak­ti olmak üzere günde iki vakit namaz kılınırdı. Rivâyete göre, bu iki vakit sadece Hz. Peygamber’e (A. S. ) vâcip idi. Sabah vaktinde güneş doğma­dan, akşam vaktinde güneş batmadan önce kılınması emredilmişti. Başka bir rivâyete göre, bu iki vakit namaz hem Peygamberʹe (A. S. ), hem de mü’minlere vacipti... Gece kalkıp ibâdet etmek de böyle idi. Sonra gece namazının vücubu ümmetten kaldırıldı, sadece Peygamber (A. S. ) Efendi­mize vâcip olarak kaldı. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/462)

Miʹrac gecesinde beş vakit namaz farz kılınınca, daha önce vâcip kı­lınan namazlar kaldırıldı.

İYİLİKLER KÖTÜLÜKLERİ GİDERİR

«Çünkü gerçekten iyilikler kötülükleri (temizleyip) giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüt, bir hatırlat­madır. »

İnsan, yaratılışındaki özelliği, mayasındaki madeni gereği hem iyilik yapmaya, hem de kötülük işlemeye yatkın bir yapıdadır. Diğer bir tabirle onun karakterinde bu iki renk mevcuttur. Bu karakter ve taşıdığı renkler, 0-7 yaş arası aile ocağında, anne kucağında kendini belli eder. Çevre ve okulun da onun iyi ve kötü yönde gelişmesi üzerinde önemli tesirleri vardır.

Mayadaki maden veya karakterin iyi yönde gelişmesi, kişinin iyiliğe yönelmesine ağırlık kazandırır, kötü yönde gelişmesi ise, bunun tam ak­sini meydana getirir. Ama her iki durumda da, yani ağırlık ister iyilik, ister kötülük tarafında meydana gelsin, insan iyilik ve kötülük işleyebilir. An­cak peygamberler kötülük işlemekten korunmuşlardır ki onlar istisnâ teş­kil ederler.

Durum bu olunca, insan, Allah’ın lütfettiği ömür sermayesini daha çok iyilikler ve faziletler doğrultusunda harcadığı oranda, Allahʹa yaklaşmış olur ve iyilikleri kötülüklerini temizleyip giderecek bir özelliği beraberinde taşır.

O halde bilerek, bilmeyerek işlenen bir kötülüğün farkına varıldığında, hemen pişmanlık duyup Allah’ı hatırlamak ve bu duygu içinde iyiliğe yö­nelerek o kötülüğü gidermeye çalışmak kadar Allahʹın hoşuna giden az amel vardır.

İşlenen günah ve kötülük kul ve millet hakkıyla ilgili bulunuyorsa, der­hal o hakları sahiplerine geri çevirmek ve onlarla helâllaştıktan sonra Al­lah’ın rahmet ve mağfiretini dileyerek iki rekât namaz kılmak kadar asil bir davranış ve duyuş düşünebilmek mümkün müdür?

Namazın günde beş vakit farz kılınmasının sebep ve hikmetlerinden biri de, bu feyizli ve İlâhî rızaya kapı açıcı iyilik ile, arada işlenen birçok küçük günahları temizlemektir. Çünkü namaz, insanın mayasındaki ma­denin paslarını giderip onu iyiliğe çevirmede son derece tesirlidir. Aynı zamanda günlük hayatımızı düzenli, dengeli, plânlı ve proğramlı tutmamı­za son derece yardımcı olur. Zira namaz bizatihi disiplindir, düzendir, plân ve proğramdır. Hayatın akışını hayra ve fazîlete döndüren en kuvvetli amel ve ibâdettir. O nedenle namaz her peygamberin gözünün nuru, her müʹ­minin değişmeyen mânevî gıdası kabul edilmiştir.

HASENAT VE SEYYİAT

«İyilikler ve kötülükler» diye çevrisini yaptığımız bu iki kelime üzerin­de hayli durulmuştur. Âyetin iniş sebebiyle bir araya getirildikleri zaman daha çok neye delâlet ettikleri anlaşılıyor. O bakımdan ashab ve tabiînin çoğu, «hasenat»ın bu âyetteki konumu itibariyle beş vakit namaza işâret olduğunu söylemişlerdir. O halde müʹminin günlük hayatında namazın ye­ri oldukça önemlidir. Bilerek, bilmeyerek işlenen bazı günahların kılınan namazlarla affedileceği müjdelenmiş ve namazsız geçen bir günün, feyiz ve bereketten mahrum kaldığı ifade edilmiştir.

Böylece Allah’ın rahmetinin her zaman gazabının önüne geçtiği, kul­larının işledikleri kötülüklerin cezasını hemen vermeyip, dönüş yaptıkları, iyilik işledikleri takdirde, onların o kötülüklerini temizleyeceği hatırlatılı­yor.

SABIR VE GÜZEL AHLÂK

«Ve sabret; şüphesiz ki Allah iyili­ği huy edinip iyilikte bulunanların mükâfatını zayiʹ etmez. »

İyiliğin, fazîletin hedefi mutlaka saadettir. Ancak bu saadete hemen erişmek bazan veya çoğu zaman mümkün değildir. İman ile bütünleşen iyi­lik ve fazîlet, dünyada hedefine ulaşamadığı takdirde, ümitsizliğe düşme­mek gerekir. Çünkü mutlaka o hedefine erişmeye namzettir; dünyada ger­çekleşmediği takdirde âhirette mutlaka gerçekleşecektir. Allahʹın koyduğu düzen, hazırladığı plân ve proğram şaşmaz; O, verdiği sözünden asla cay­maz. Bu bakımdan ilgili âyette: «Allah iyiliği huy edinenlerin mükâfatını zayi’ etmez» buyurulmuştur.

Âyetin başında Peygamber (A. S. ) Efendimizin sabretmesi emredilmiş, arkasından iyilerin iyiliklerinin mükâfatsız, karşılıksız kalmayacağı açıklan­mıştır. Çünkü imânda sebat, ibâdete devam, İblîsʹin vesvese sinyallerin­den uzak kalmayı başarmak hep sabırla olur. Nitekim İmam Kurtubî bu­radaki sabırla ilgili emri namazla alâkalı saymıştır, yani namaz kılarken de, namaza devam gösterirken de sabırlı olmaya ihtiyaç vardır. Diğer bazı ilim adamları ise; inkârcı sapıklardan, maddeci azgınlardan gelen eza ve ce­faya sabretmek emredilmiştir, şeklinde yorumlamışlardır. Bize göre, emir her ikisini de içermektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, her kişinin önce kendinden sorumlu olduğuna işâret edildi. «Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! » hitabıyla bu sorumluluğun gereği belirtildi. Sonra da her kişinin, özellikle lider veya aile reisi duru­munda olanların çevrelerindeki insanlardan, yakınlarından ve hısımların­dan bir bakıma sorumlu tutulacaklarına kapalı şekilde atıf yapıldı.

Zalimlerin toplum arasında desteksiz, ilgisiz bırakılıp yalnızlığa itilme­lerinin gereği üzerinde duruldu. Aksi halde zulmün ateşinde hepsinin ya­nacağı bir uyarı anlamında hatırlatıldı.

Arkasından hayatta doğruluk düzeyinde başarılı olmanın namaz ibâ­detiyle yakından ilgili bulunduğu konu edilerek, bu ibâdetin önemi üzerinde duruldu. Sonra da sabır ve iyilik gibi iki hasletle emredilerek, müʹminin ha­yat terazisi ortaya konuldu; kefenin birinde sabır, diğerinde iyilik yer aldığı takdirde, kendi nefsinde adâleti sağlayabileceği, kısa bir cümleyle kalp ve kafalara işlendi.

Aşağıdaki âyetlerle, önce gelip geçen kavim ve ümmetlerin çoğunun İlâhî azâba uğratılmalarının bir başka sebebi üzerinde durularak, zâlim ahlâksızların toplumun yıkılıp dağılmasında nasıl nazım rol oynadıklarına işârette bulunuluyor. İrşat ve öğüt hizmetinin önemi üzerinde durularak hiç­bir toplumun bundan müstağni kalamıyacağı ilhâm ediliyor. Sahanın zalim zorbalara, ahlâksız sapıklara terkedildiği takdirde, bütün bir ülke halkının günahkâr olacağı ima edilerek mü’minler uyarılıyor. Ülkede iyiliği emre­den, kötülükten men’ eden ıslâhatçılar bulunduğu sürece, Allah’ın o ülke halkına azâp indirmiyeceği, açıklanıyor.