Müzzemmil Suresi 10-14. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ اُو۬لِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا اِنَّ لَدَيْنَا اَنْكَالًا وَجَحِيمًا وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا اَلِيمًا يَوْمَ تَرْجُفُ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا

11.

Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl.

Diyanet İşleri

11.

Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.

12-13.

(12-13) Çünkü bizim yanımızda (kafirler için) bukağılar vardır, cehennem vardır, boğazdan zor geçen yiyecekler vardır ve elem dolu bir azap vardır.

14.

Yerin ve dağların sarsılacağı ve dağların akıp giden kum yığını olacağı günü (kıyameti) hatırla.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

10- Onların (inkârcı müşriklerin) dediklerine katlan. Onları güzel bir tavırla terkedip ayrıl.

11- Nîmet sâhipleri olup (Hakk’ı) yalanlayanları bana bırak da ken­dilerine az bir mühlet ver.

12- 13- Çünkü yanımızda bukağılar, Cehennem, boğazdan geçme­yen yiyecek ve elem verici bir azâp vardır.

14- Bir günde ki, yeryüzü ve dağlar sarsıldıkça sarsılır; dağlar çök­müş kum yığınına dönüşür.

İNKÂRCI BOZGUNCULARLA MÜCADELEDE UYGULANAN METOD

«Onların (inkârcı müşriklerin) dedikleri­ne katlan. Onları güzel bir tavırla terkedip ayrıl. »

Cenâb-ı Hak, İslâm’ın kök salıp yayılma şansını tesadüfe bırakma­mıştır. Mekke ve Medine dönemlerinde inen âyetler, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin izlediği strateji ve metodu, bütünüyle Hakkʹa dâvetin usûl ve adâbını ve takip edilecek yolu belirtmektedir.

Konumuzu oluşturan 10. âyetle bu usûl ve metodun bir bölümü yan­sıtılıyor. Zira karşıt grupla başarılı bir mücadele verebilmek için, içinde yaşanan çağın ve bölgenin ortam ve şartlarını dikkate almak gereklidir. Aksi halde başarı şansı pek az olur.

Hak ile bâtıl kesif bir mücadele safhasına girmiş, her gecen gün bir iki kişinin son dine girmesi, inkârcılardan ileri gelen menfaatçıları çileden çıkarıyor ve bu sebeple amansız mücadelelerini artırıyorlardı. Oysa İs­lâm’a giren bir avuç fakir, köle ve çaresiz, güçsüz insanın onlara maddî bakımdan karşı koyacak imkânları yoktu. Bunun için Müslümanların o dö­nemde fiilî duruma geçmesi yani göze göz, dişe diş duygu ve düşünce­siyle ortaya atılıp silah kullanmaları çok tehlikeli ve İslâmʹın geleceği ba­kımından son derece endişe verici olurdu. Şartlar ve ortam bütünüyle müşriklerin lehinde toplanmıştı. O halde azgın inkârcıların yanlış ve teh­likeli bir karar almalarına sebep olmak akıllıca bir hareket olmazdı. Belki de İslâmiyetin temel atıp yayılması çeyrek asır daha gecikebilirdi. Hal­buki insan ömrü o kadar uzun değildir. Yapılması gereken tek şey, mev­cut şartları, imkânları ve ortamın özelliğini dikkatten uzak bulundurmadan zaman kazanmaya çalışmak ve her dakikayı İslâm lehine değerlendirmek için zekâyı alabildiğine kullanmaktı. Nitekim ilgili âyetin ışığında Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimiz’in uyguladığı siyaset ve metodun ana hatları şun­lardı:

a) Allah’ın varlığını ve birliğini en güzel ve çarpıcı ifadelerle kalp ve kafalara yerleştirmeye çalışmak,

b) Bunun için gelen tepkiyi normal karşılayıp, sinirlere hâkim olmak suretiyle saldırıya geçmemek ve iç savaşa kapı açacak hareketlerden ka­çınmak,

c) Eza, cefa, işkence gibi saldırılara misliyle karşılık vermeyip sabret­mek ve mümkün olduğu kadar yumuşatıcı bir hava oluşturmak,

d) Tapılmakta olan putlara fiilî surette dokunmamak, bu hususta her­hangi bir teşebbüste bulunmamak; bulunmak isteyenlere kesinlikle engel olmak,

e) Zamanı çok iyi değerlendirmek, mazlûm çizgisinde bulundukça dikkatleri fedakâr mü’minlere çekmek,

f) Önce güçlenip kadrolaşmak, hiç değilse şehir devleti kurma dü­zeyine gelip savunma gücü oluşturmak, sonra da saldırılara gerekirse mis­liyle karşılık vermek,

g) İnen âyetlerin dışında herhangi bir görüş ortaya koymamak; Hz. Peygamberʹden (A. S. ) izin almadan müşrikler aleyhine bir karar almamak bu cümledendir.

İşte bu metottur ki, dikkatleri zayıf tarafın üzerine çekmiş, İslâm’ın sesinin duyulmasını hızlandırmış ve Müslümanları topyekûn bir imhadan uzak tutmuştur.

Aksini düşünelim: Kâbe’nin damına konulan Hübel adlı putun «bu kutsal mâbedin üzerinde yeri mi olur» denilse ve birkaç Müslüman tara­fından kırılıp atılsaydı neler olurdu? İyice kabaran sinirleri harekete geçi­rir, dolan bardağın taşmasına sebep olurdu. Her türlü din ve vicdan hür­riyetinin karşısında olan azgın inkârcılar, ok yaydan çıkar misali, hemen imhâ saldırısına geçerlerdi. O yüzden yeni doğan İslâm Dini, doğduğu yerde ölmeye mahkûm olabilirdi. Tabii İlâhî takdir buna müsaade eder miydi, etmez miydi? Bu ayrı bir konu.

İşte Allah yolunda, hak, adâlet ve ahlâk yolunda yürüyen mü’minlere irşâd ve teblîğ metodundan aydınlatıcı bir bölüm vererek, Hz. Muham­med’in (A. S. ) başarısının sırlarından birini açıklamış olduk.

İLÂHÎ METOD AYNEN UYGULANIRSA, HAKKʹIN YARDIMI TECELLİ EDER

«Nîmet sâhipleri olup (Hakk’ı) yalanla­yanları bana bırak da kendilerine az bir mühlet ver.. »

Sözünü ettiğimiz ilâhî metod belirlenirken, 11. âyetle mü’minler ken­dilerine düşen görevi yerine getirdikleri takdirde Allah’ın çok geçmeden inâyet ve nusratla tecelli edeceği va’dediliyor.

Anlaşıldığı gibi, ilâhî yardım ve tecelli şartlıdır. Mü’minler gösterilen stratejiyi ilâhî metodla uygularlarsa, yardıma mazhar kılınmaları muhak­kak olur. Nitekim Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki: «Bu âyet indikten sonra çok geçmeden (birkaç yıl sonra) hicret ve arkasından Bedir Savaşı patlak verdi de o ileri gelen azgın inkârcıların çoğu hak ettikleri cezayı tattılar. Âhiretteki cezaları ise, daha ağır ve kalıcı olacaktır. » (Tefsîr-i Kurtubî: 19/46)

ÂHİRET AZÂBININ ÇEŞİTLERİ

«Çünkü yanımızda bukağılar, Cehennem, boğazdan geçmeyen yiyecek ve elem verici bir azap vardır. »

Hakk’ı teblîğ edip huzur ve güvenin kurulmasını isteyen mü’minlere karşı saldırıya geçen inkârcı maddeciler, dönüş yapmadan, Hakk’a inanıp teslim olmadan ölürlerse, onlara âhirette verilecek cezanın bazı özel­likleri açıklanmaktadır:

a) Demir bukağılar,

b) Cehennem ateşi,

c) Boğazdan geçmeyen yiyecek,

d) Sonu gelmeyen elem verici azâp..

Azâbın bu çeşitlerine dikkat ettiğimizde, verilecek cezanın, inkârcı­nın ameline uygun olduğunu görürüz. Şöyle ki: Mekke’de kimsesiz mü’minlerin boynuna ip takıp sokaklarda sürüklediler. Buna karşılık onların boynuna demirden bukağı geçirilecek.

Mü’minleri komaya sokuncaya kadar dövüp göğüsleri üzerine kızgın taş ve ateş koyanlar, âhirette buna karşılık Cehennem ateşine atılacak­lar. Onlar mü’minleri ekonomik ablukaya aldılar ve o sebeple sıkıntıya düşen o mü’minler boğazlarından kolay kolay geçmiyecek şeyleri yemek zorunda kaldılar. O kadar ki, Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. ) o günleri şöyle anlatıp özetlemiştir: «Öylesine açlık ve sıkıntıya düştük ki, yiyecek bir nesne bulamadık. Gece açlıktan bir türlü uyku gözlerime girmeyince ken­dimi dışarı attım ve kumların arasında ayağım sert bir cisme dokundu; eğilip aldığımda aylarca güneşte kalıp kuruyan bir parça deve derisi ol­duğunu gördüm. Onu iki taşın arasında ufalayıp açlığımı gidermeye ça­lıştım. » İşte buna karşılık Cehennemʹde boğazlarından kolay kolay geç­meyecek olan zakkum misali yiyeceklerle başbaşa bırakılacaklardır.

Mü’minlere karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadan insafsızca iş­kencede bulunmayı reva gördüler «Allah birdir, Muhammed Oʹnun pey­gamberidir» dedikleri için saldırının en kötüsünü onlar hakkında uygula­makta sakınca görmediler. Buna karşılık âhirette onlara elem verici ve aynı zamanda kalıcı bir azap uygulanacaktır.

Cenâb-ı Hak, saldırgan müşriklere âhirette uygulanacak cezayı, mü’minlere huzur ve güven verecek bir anlatımla açıklarken, kıyâmetin iki safhasına dikkatleri çekiyor:

KIYÂMETİN İKİ ÖNEMLİ SAFHASI

«Bir günde ki, yeryüzü ve dağ­lar sarsıldıkça sarsılır; dağlar çökmüş kum yığınına dönüşür. »

1- Yeryüzü sarsıldıkça sarsılacak, dünya yörüngesinden çıkıp çe­kirdeğini oluşturan madenler büyük patlamalar vücuda getirecek..

2- Dağlar bu sarsıntı ve patlama sonucu tuz buz olup kum yığınına dönüşecek.

Öyle ki, yerküre üzerinde dağ, tepe, orman, akarsu diye bir şey kal­mayacak. İkinci düzendeki yerini almak üzere boşlukta bir metaorit mi­sali kayıp gidecek..

İşte İlâhî plânda bu böyle tesbit edilip çizilmiş ve belli bir proğrama bağlanmıştır; vakti saati gelince aynen gerçekleşecektir. Onu durduracak veya değiştirecek hiçbir kudret ve kuvvet olmayacak, hüküm bütünüyle Allah’a ait bulunacaktır. O halde o günler gelmeden veya ölüm çizgisine gelip dayanmadan insanoğlu kendini tanımak ve niçin yaratıldığını, ne­rede bulunduğunu, görevinin ne olduğunu, hılkatındaki hikmeti ve bun­dan sonra nereye gitmek zorunda bulunduğunu bilip anlamak ve bu idrâk ile Hakkʹa yönelmek zorundadır. Kur’ân bilhassa bu sinyali vermekte ve İlâhî âyetlerle gâfil insanların uyanmasını istemektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, ortam ve şartların dikkate alınarak uygulanacak strateji üzerinde duruldu. Sonra da inkârcı saldırganlar uyarılarak hem kıyâmetten, hem de âhiret gününden yönlendirici tablolar sergilendi.

Aşağıdaki âyetlerle, şâhid olarak gönderilen Hz. Peygamberʹe (A. S. ) uymanın lüzumu üzerinde duruluyor ve Fir’avn’a gönderilen Musa Pey­gamber’e onun karşı koyması neticesinde nasıl bir felâkete uğratıldığı misal veriliyor. Sonra da kıyâmet ve âhiretin bir diğer korkunç safhasına değinilerek uyarılar yapılıyor.