Al-i İmran Suresi 10-11. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِيَ عَنْهُمْ اَمْوَالُهُمْ وَلَا اَوْلَادُهُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ وَقُودُ النَّارِ كَدَأْبِ اٰلِ فِرْعَوْنَ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاَخَذَهُمُ اللّٰهُ بِذُنُوبِهِمْ وَاللّٰهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ

11.

Şüphesiz, inkar edenlere, ne malları, ne de evlatları Allah'a karşı hiçbir fayda sağlar. Onlar ateşin yakıtıdırlar.

Diyanet İşleri

11.

(Bunların durumu) Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Ayetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla yakaladı. Allah, azabı çok şiddetli olandır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

10- Şüphesiz ki o küfredenlerin (hakkı inkâr edip sapıklıkta kalan­ların) ne malları, ne de çocukları onları Allah yanında hiçbir şey ile müstağni kılıp (Oʹnun vereceği cezâdan) kurtaramıyacaktır. İşte onlar ateşin yakıtlarıdır.

11- (Evet, bunların gidişi ve tutumu) Firʹavnʹın âile ve yoldaşlarının ve onlardan öncekilerin tutumuna benzer ki âyetlerimiz yalanladılar da bu yüzden Allah onları günahlarıyla yakalayıp (cezâlandırdı). Allahʹın cezâsı pek şiddetlidir.

İLGİLİ HADÎSLER

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz henüz Mekke’de iken bir gece kalkıp: «Teblîğ ettim mi Allahım?! Teblîğ ettim mi?. » diyerek sesini (duyulacak kadar) yükseltti. Onu işiten Ömer (R. A. ) kalkıp: «Evet, teblîğ ettin... » di­yerek tasdîkte bulundu. Sonra sabah olunca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu:

«Rabbime andolsun ki, İslâmiyet elbette ortaya çıkıp üstün gelecek­tir; o kadar ki, küfür kendi vatanına döndürülecek, ve yine andolsun ki, bazı erkekler İslâmiyet adına denize dalacaklardır.. » (İbn Ebî Hâtim: Abdullah bin Abbas (R. A. )dan. Hadîste denize dalmaktan maksad, İslâm’ın bir gün deniz öteleri ülkelere gireceğine ve müslümanların yapacakları deniz savaşlarına işârettir. Allah daha iyi­sini bilir.)

RUHUN YÜCELMESİ

Ruhun yücelmesi ve bedenle ruh arasında İlâhî Sünnete göre uyum ve denge sağlanması..

Dünya hayatından maksad, bir bakıma ruhun gelişip yücelmesi, İn­sanî duygularımızın yine insanlıktan yana olumlu yönde Peygamberlerin arzu ettiği düzeye gelmesi ve böylece dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprünün kurulmasını sağlamasıdır. Bu da ancak Allah’ı ve O’nun in­san hayatını iki yönüyle devam ettirmeğe mâtuf kanunlarını bilmek ve O yüce kudretin mükemmel eseri karşısında baş eğmekle gerçekleşir.

Hayatı tek yönüyle devam ettirmek için bedenî arızalan gidermenin yollarını ve çarelerini arayıp bulmakta insan başarılı olmuştur. Bu uğurda harcanan mesaî ve meblâğ her türlü ölçünün üstündedir. Aynı şekilde nesli korumak ve servet sahibi olmak vadisinde de ciddi adımlar atılmış, bazı başarılar sağlanmıştır. Ama bütün bu gayretler tek yönlü olmuş, in­san ruhu ve vicdanı ihmal edilmiştir. Bu yüzden dünya milletleri teknik alanda çok önemli ve göz doldurucu mesafeler katʹetmişse de hiçbir mil­let kendi bünyesinde huzur havası estirememiş ve insanları arzulanan öl­çüde terbiye edememiştir. Çünkü hayatı idâme kanunu tek yönlü ele alın­mış ve böylece ruhla beden, maddeyle mâna, dünya ile âhiret, imân ile ilim ve akıl arasında denge kurulamamıştır. Diyebiliriz ki insanların bu hususta harcadığı mesai pek azdır. Eğer peygamberler ve semâvî kitap­lar gönderilmeseydi, insan hayatının bu en önemli yönü silik ve belirsiz kalırdı.

İşte tarih boyunca peygamberlerin İlâhî kanunlara çağrısına kulak vermiyen, gönül kapısını açmayan birçok kabile ve milletler kısa bir süre için mal ve evlât sâhibi olmuşlar, kendilerine göre mutlu bir hayat düzeyi belki meydana getirebilmişler; maddî hayatlarını korumada ciddi adımlar atmışlar, fakat asıl ciddi adım atılması gereken ruhun yücelmesine yönel­medikleri, belirtilen hususlarda denge sağlayamadıkları için İlâhî kanun­lara karşı gelmek suretiyle kendilerine ve sonraki kuşaklara en kötü so­nucu hazırlamışlardır. Zira İlâhî kanunlar ve insan hayatını dengeli idame ettirme sünnetleri ne değişir, ne de şaşar: Kendisine uyanları mutlu eder, uymayanları cezâlandırır. Tıpkı ateşin yakması, zehrin öldürmesi gibi..

Kurʹân-ı Kerîm konumuzu oluşturan âyetle bu hususa dokunarak in­kâr içinde ruhlarını silik hale getirerek mal ve evladıyla böbürlenip duran, Allah’a karşı tuğyan eden kâfirlerin akibetini çok derin ve o oranda an­lamlı bir cümleyle dile getirmektedir. Verdiği sonuç ise, inkârcıların ha­yat anlayışıyla uyum halindedir; çünkü inkârcılara göre hayat bir tesadüf­tür; dünyaya gözlerini açan herkes belli ölçüler içinde yer, içer, uyur, bü­yür ve ölür. Hayatın başka bir gaye ve anlamı yoktur. Bu, acemi şoförün idaresindeki arabaya benzer; neticesi felâkettir. Kur’ân işte bu sonucu haber vererek diyor ki: Böylelerini Allahʹın kanunlarının vereceği cezâdan ne malları, ne çocukları kurtarabilir. «İşte onlar ateşin yakıtlarıdır. »

Ünlü İlim Adamı Alexis Carrel diyor ki:

«İnsanların bir bölümü yalnız (maddî) hayatlarını korumağa çalışırlar; bunlar beşeriyetin posasıdır. » (İnsanlar Uyanın: 82)

DİNİN SUNDUĞU ŞERBETTE ŞİFÂ VARDIR

İslâm Dininin sunduğu şerbette üç yönlü hayat kanununa uyma şi­fası vardır:

1. Hayatı korumak,

2. Nesli korumak ve hayatı idâme ettirmek,

3. Ruhu koruyup yücelmesini sağlamak ve bu üçü arasındaki denge ve bağı, peygamber çağrısına uyarak gerçekleştirmek.

Şüphesiz ki bu şuura erişene Allah cömert bir elle saadet sunar. Erişmiyen ise kendini sonu karanlık bir meçhule iter.

KÜFÜR VE MÂNEVÎ ATALET

«İşte onlar ateşin yakıtlarıdır. »

Kurʹân, konumuzu oluşturan ikinci âyetle bunun örneklerini sergili­yor. Fir’avn hanedanının ve ondan önceki inkârcıların kendilerini nasıl mânevî bir atalete ittiklerini hatırlatırken bu ataletin doğurduğu elim so­nucu haber veriyor.

Onlardaki mâneviyat yokluğu, ruhun yücelme kanununa ters düşen mânevî ataletleri; peygamber çağrısına mutlak itaatsizlik; düşünce hür­riyetini, nefsî iştihalarını sınırsız kullanmaları, inananlara fikir ve imân hürriyeti tanımamaları; tehlikeli alanla tehlikesiz alan arasındaki sınırı be­lirsiz bırakmaları hem kendilerinin, hem milletlerinin yok olmasına neden olmuştur.

Bu sebeple Kur’ân bize hayatın gayesini, yasak olan alanla olmayan alan arasındaki sınırı belirliyor. Peygamber bu sınırı aşmamak bilgi ve inancını kazandırıyor. Daha doğrusu bu düzeyde ezelden ebede uzanan İlâhî kanunların şaşmazlığını öğretiyor. Buna karşı gelenlerin kendi irâ­deleriyle kendilerini cezâlandırdıklarını haber veriyor. İş bu kadarla kal­mayıp gelecek olan kuşakların atalarının bu itaatsizliğine kurban gide­ceği hususunda gereken uyarıyı da yapıyor.

«Allah’ın cezâsı pek şiddetlidir. »

NİÇİN FİR’AVN HANEDANI ÖRNEK VERİLİYOR?

İnkârcılardan ve vardıkları elim sonuçtan söz edilirken buna misal olarak Fir’avn hanedanı gösteriliyor; niçin? Bunun cevabı açıktır:

a) Bu konuda elde edilen birçok yazılı belgelerin yaygınlaştırılması, yani müze ve benzeri yerlerde halka teşhir edilmesi,

b) Firʹavnların yaptırdıkları piramitlerin bütün görkemliğiyle ayakta durması, piramitler içine muğlak yollarla girilebilen gizli kabirlerde gömü­lü bulunan kralların tesbit edilmesi,

c) Mumyalanmış cesetlerinin korunması,

d) Tevrat’ın ÇIKIŞ bölümünde Fir’avn’a geniş yer verilmesi bu cüm­ledendir.

İMANIN KARŞISINDA KÜFRÜN YENİLGİYE UĞRAMASI MUKADDERDİR

Bedir Savaşında Mekke müşrikleri yenilgiye uğramıştı; imân ve irfan ordusu karşısında umduğu sonucu elde edememenin üzüntüsü içinde kıv­ranıp duruyor, yeni bir savaşın stratejisini çizmeye çalışıyorlardı. Aynı zamanda büyük bir kumandan olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, bir yan­dan Medine içindeki Yahudilerin tutumunu ve ne düşündüklerini kontrol ediyor, bir yandan da Mekkelilerin kimlerle temas kurduklarını veya kura­caklarını günü gününe öğrenmeye çalışıyordu. Bu ne demekti? Cihan Peygamberi neden bu kadar hazırlanmaya ve önlem almaya gerek duyuyor­du? Çünkü Peygamber (A. S. ) herkesten çok Allah’ı ve O’nun Sünnetini bilirdi. Beşer gücünün yettiğini beşere bırakmak, onun gücünün yetmedi­ğini Allah’a bırakmak, tevekkülün gerçek anlamıdır. Bu anlam bir kanun­dur ki değişmez. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz beşere düşen görevin sınırını belirlerken, ona doğru adım adım ilerliyor ve tam sınıra varınca da Allah’ın yardımını bekliyor, O’nun yüce kudretine dayanıyordu. İşte Allah’a yönelmenin kusursuz ölçü ve anlamı!.

Hazreti Peygamber (A. S. ) aldığı vahiy üzerine küfrün mutlaka yenil­giye uğrayacağını, geldiği diyara geri döndürüleceğini biliyordu. Ama bu, alacağı önlemlerle bağlantılı bulunuyordu.

Kur’ân yukarıdaki âyetle mü’minlerin sabır, azim ve gayretini artıra­rak «Şüphesiz ki küfredenlerin ne malları, ne de çocukları onları Allah yanında hiçbir şey ile müstağni kılıp (Oʹnun vereceği cezâdan) kurtaramıyacaktır.. » âyetiyle inanmışlar namına mutlu sonucu müjdeliyordu.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle, küfredenlerin ne malları, ne evlâdı onları Allah ka­tında hiçbir şeyden doygun kılıp kurtaramıyacaktır, denilerek, küfür ve tuğyanın hayat kanunlarına ters düştüğü hatırlatıldı ve bu kanunlara uy­mayanlara Allah’ın saadet sunan kudret elinin uzanmıyacağına işâret edi­lerek geçmiş milletlerden örnekler verildi. Aşağıdaki âyetlerle inkârcıların ve bilhassa insanları için için sömüren ve maddeyi esas kabul edip insan­lığın başbelâsı kesilen Yahudilerin zaman zaman yenilgiye uğrayacağı açıklanıyor. Müʹminlerin İlâhî Sünnete uyarak birlik ve beraberlik içinde beşer için konulan sınıra kadar kendilerini getirirlerse, herhalde üstün gelecekleri haber verilirken Bedir savaşının buna güzel bir örnek teşkil ettiği bildiriliyor.