MEÂLİ:
90- (Allah’tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlara Cennet yaklaştırılır.
91- Cehennem de azgın sapıklar için ortaya çıkarılıp gösterilir.
92- 93- Onlara, «Allahʹtan başka taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu? » denilir.
94- 95- Onlar da, azgın sapıklar da, İblîs’in askerleri de hepsi birden yüzükoyun Cehennem’e itilirler.
96- Orada tartışıp çekişerek derler ki:
97- «Allahʹa yemin ederiz ki, bizler gerçekten açık bir sapıklık içinde idik.
98- Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi ile eşit seviyede tutuyorduk.
99- Ve bizi ancak suçlu günahkârlar saptırdı.
100- 101- Artık (bugün için) ne şefaâtçilerimiz vardır, ne de candan sıcak bir dostumuz.
102- Ah! eğer bir defa daha (Dünyaʹya) dönüşümüz olsaydı herhalde mü’minlerden olurduk. »
103- Şüphesiz ki bu (anlatılanlar)da bir öğüt ve ibret vardır; (ne yazık ki) onların çoğu imân etmemiştir.
104- Ve elbette senin Rabbin yegâne üstündür, çok merhametlidir.
NİMETİN VERDİĞİ SARHOŞLUK
Bol nîmetin verdiği sarhoşluk ve beraberinde getirdiği gaflet havası içinde gününü gün edip Allahʹın varlığına ve kendi yaratılışındaki yüksek sanatın inceliğine delâlet eden binlerce belge ve delilleri görmeyenler her çağda çoğunlukta olmuştur. Bunun baş sebebi eğitimsizliktir. Aynı zamanda parayı amaç seçip ona ulaşmak için bütün vasıtaları mubah sayma zihniyetinin toplumda iyice yer etmesidir.
Şüphesiz ki insanı dünya hayatına bağlayan ve durmadan onun peşinde koşturan hırs, istek ve arzu doğuştan mevcuttur. Zira hayata anlam ve canlılık kazandıran da budur. Ancak İlâhî buyruklarla, yani dinî esas ve prensiplerle kanalize edilmezse, insanı ölçüsüzlüğe iter ve aracı amaç yerine koyan kişinin kalp gözünü köreltebilir. Önüne geçilmeyip bir süre kendi haline bırakılırsa, ikinci hayata karşı insanı kör ve sağır yapar. Kendini bu çizgiye getiren nankör ancak öldükten ve gözlerini ikinci hayata açtıktan sonra uyanır.
İşte Kurʹân-ı Kerîm böylesine sınır tanımayan ve ihtirasının esiri olan sapık gafilleri uyarmakta ve kıyâmet gününde onların dramatik halini en ibretli yanlarıyla anlatarak, ölüm olayı meydana gelmeden önce onları İlâhî rahmet ve o rahmetin eseri olan peygamber davetinden nasip almaya çağırmaktadır.
Nitekim peygamberler tarihine ve onların küfür ve bâtılla olan mücadele safhalarına baktığımız zaman, onların inkârcı sapıklarla olan tartışma ve sürtüşmelerinin ağırlık noktasını belirttiğimiz hususlardaki uyarılarının oluşturduğunu görebiliriz. İbrahim Peygamber ile Musa Peygamber’in (salât-ü selâm ikisine de olsun) kıssaları bunun açık misallerinden sadece ikisidir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin yirmi üç yıllık risâlet döneminin hemen her günü böyle bir hava içinde geçmiştir.
CEHENNEMʹDE SUÇLAMALAR VE TARTIŞMALAR
«Onlara, Allahʹtan başka taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerine yardımları oluyor mu? denilir.. »
İnsanların çoğunun dünyada güvenip bel bağladıkları, büyük ümit besledikleri her şeyin bir bakıma açık ya da gizli şekilde ilâhlaştırıldığında şüphe yoktur. Çünkü aynı kalpte hak ile bâtılın, yani hakikî ilâh ile bâtıl ilâhın bir arada bulunması söz konusu değildir. Aynı zamanda hak gelmeyince bâtıl yok olmaz. Doğru getirilmeyince ortadaki yanlışlığı gidermek mümkün değildir.
O bakımdan günümüzde de insanların bilerek veya bilmeyerek, gizli ya da açık olarak ilâhlaştırdıkları şeyler sayılmayacak kadar çoktur. Onların daha belirgin olanlarını şöyle maddeleştirebiliriz:
a) Maddeyi esas kabul edip, kuvvet ve kudreti tabiata çevirmek,
b) Meşru hiçbir sınır tanımadan mal ve makamı tek amaç seçmek,
c) Ülkeler için tek kurtuluş çaresinin ekonomik güç olduğuna inanmak,
d) Dünya hayatını bütünüyle birtakım nefsanî ve şehevî arzuları tatminden ibâret kabul edip bunun ötesinde ikinci bir hayata inanmamak,
e) Hayat dizginini bütünüyle nefis ve İblîs’in eline teslim etmek suretiyle hayvanî bir hayat düzenine sarılmak bu cümledendir.
İlkel toplumlarda dede babalarının yontup şekillendirdikleri taş ve ağaçları ilâh kabul edip onlarda tabiat üstü birtakım kuvvet ve kudretlerin bulunduğunu sananlar bazı ülkelerde hâlâ bulunmaktadır. Diyebiliriz ki, ilmin ve tekniğin geliştiği bir çağda artık şekillendirilmiş taşları ilâh edinenler, her türlü öğretim ve eğitimden mahrum kalanlardır. Modern çağda ise medenî geçinen ülkelerin çoğunda putun yerini «madde», «tabiat», «maddî refah ve ekonomik güç» gibi şeyler almıştır.
KENDİLERİ İÇİN ŞEFAATÇİ VE SICAK DOSTLARIN BULUNMADIĞI GÜN
«Artık (bugün için) ne şefaatçilerimiz vardır, ne de candan sıcak bir dostumuz... »
Fâniye dayanma, ölmeğe; ağaca dayanma, kesilmeğe; duvara dayanma, yıkılmaya; mal ve servete dayanma, elden gitmeğe veya tükenmeğe; putlara dayanma, silinmeğe mahkûmdur. Hiç ölmeyen, yıkılmayan, silinmeyen ve hep var olan ve var olacak olan o yegâne üstün kudret sâhibi Allah’a dayan ki, O ezelî ve ebedîdir; aynı zamanda bütün hayırların, iyiliklerin, faziletlerin, rahmet ve bağışlamaların tek kaynağıdır.
Tasavvuf erbabının, «Allah bes, baki heves.. » sözü bu gerçeği yansıtır. Selîm akıl, gelişmiş vicdan, sağlam irfan, doğruyu yansıtan mantık da bunu böyle kabul eder. O halde Cenâb-ı Hakkʹı bırakıp birtakım eşyaya tapanlar, her şeyden önce akıllarını, vicdanlarını ve irfanlarını ters yönde kullanmış sayılırlar. Sonra da insanlıklarını ve her organlarının üzerindeki Allah damgasını red ve inkâr etmiş olurlar. Bunun cezası ise, sonsuz bir azâp ve o azap yerinde, ilâhlaştırdıkları eşyayla yüzleştirilmeleri olacaktır. Artık o gün ne bir şefaatçileri, ne de bir gönül dostları bulunacak; kendi niyet, inanç ve amelleriyle başbaşa kalacaklardır. Zira beraberlerinde ancak bu üç şeyi taşıyıp götürmüşlerdir.
«Tarlada izi olmayanın harmanda gözü yoktur» sözü ister istemez insanın hatırına geliyor. Dünyada kulluk tarlasında izi olmayanın, âhiret harmanında gözü yoktur demektir. Nitekim ilgili âyetlerle, öylelerinin âhirete, oradaki hesap, mükâfat ve mücazat harmanına inanmadıkları, sadece dünya hayatıyla yetinip amaç seçtikleri eşyaya bağlı kaldıkları için ölümle hem amaçlarını, hem de güvendiklerini kaybetmiş olacakları haber verilmekte ve ölmeden önce dönüş yapmanın yararı belirtilmektedir.
GERÇEK DOST
Gerçek dost, imân doğrultusunda İlâhî rızaya yönelik bulunanıdır. Zira böyle bir dostlukta haktan yana sevgi ve kardeşlik söz konusudur. Kişisel çıkarların yeri ve düşüncesi böyle bir dostlukta mevcut değildir. Her yönüyle dünyevî menfaatten arınmışlık mayasıyla içiçedir.
Âhiret gününde hısımlık, yakınlık, dostluk ve aile bağları kopar; herkes kendi niyet ve ameliyle başbaşa kalır. Ancak dünyada Allah için dost ve kardeş olanların dostluğu ve yakınlığı devam edecek; gerektiğinde Allah izin verdiği takdirde biri diğerine şefaat edecektir.
Böylece inkârcı sapıkların, suçlu günahkârların kıyâmet gününde dostları ve şefaatçileri olamıyacağı haber verilirken, gerçek mü’minlere aydınlatıcı bilgiler sunulmakta ve kişisel çıkarları için dostluk kuranlar uyarılmaktadır.
İkinci hayata diriltilip kaldırılan insanlar o gün kaçırdıkları fırsatları çok daha iyi anlayacaklar. Mü’minler daha çok ibâdet etmediklerine, daha çok hayırlarda bulunmadıklarına; inkârcı maddeciler, sapık günahkârlar, ikiyüzlü münafık dönekler Allahʹa inanmadıklarına, Peygamber’in yolunda yürümediklerine hayıflanıp üzüleceklerdir.
ŞÜPHESİZ ALLAH HEM AZÎZ’DİR, HEM GAFURʹDUR
«Ve elbette senin Rabbin yegâne üstündür, çok merhametlidir. »
Bizleri yokluk karanlığından varlık alanına çıkaran Allah, elbette ki bize karşı lütuf ve keremde bulunmuş ve rahmetini bizden yana çevirmiştir. İşte O’nun bize olan bu inâyetinin dahi şükrünü ve hamdini yerine getirmekten aciziz. Sonra da doğru yolu göstermesi; hakkı bâtıldan ayırt edebilmemiz için kitap indirmesi ve peygamber göndermesi o rahmet ve lütfun uzantısı değil midir? Bu kadar merhametli ve kudretli olan Cenâb-ı Hak, verdiği bunca nîmetlerden elbette soracak ve bizi öldürdükten sonra asıl yaratıldığımızın hikmet ve amacı olan ikinci hayata kaldıracaktır. Çünkü O mutlak anlamda azizdir, yani çok üstün, çok kudretlidir.
104. âyetin bu anlatım tarzında bir incelik söz konusudur. Yoktan yaratıp var kılmaya ve var kıldıktan sonra öldürüp yeniden diriltmeye kudreti yeten Allah, elbette ki sınırsız bir kuvvet ve kudrete sahiptir. İşte «Aziz» sıfatı bunu yansıtmaktadır. Yarattıklarını severek yarattığı ve onlar için yaşanacak bir dünya hazırladığı, yaratılışlarının hikmet ve amacını anlayabilecek yeteneklerle onları donattığı ve bunun ötesinde yardımcı olarak kitap indirdiği, peygamber gönderdiği için de O çok merhametlidir. Canlılar o rahmetle üremekte ve anne o rahmetle kendini evlâdına feda etmektedir. Yine o rahmetin tecellisiyle ikinci hayata kaldırılmaktayız. O bakımdan elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti ve izzeti gereği, kâinat plânındaki yerini alıp yaratıldığı hikmete yönelik olarak bir hayat yaşayanlara geniş mükâfat; anlamayıp ters bir ömür sürenlere ise ceza verilecektir. Aksi halde Aziz ve Rahîm olmasının bir bakıma anlam ve hikmeti kalkmış olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri putları; sevip ilâhlaştırdıkları nesneleri Allahʹa ortak ve denk tutanların; nefsine esir olup İblisʹin peşine takılanların kıyâmet gününde derin bir pişmanlık ve perişanlık içinde günah ve kusurlarını dile getirecekleri, itiraf-i zünupta bulunacakları hatırlatıldı. Böylece önce Mekkeli müşriklerin, sonra da inkârcı her sapığın dikkatleri İlâhî adâletin, Aziz ve Rahîm sıfatlarının tecellisiyle birlikte işleyeceği güne çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, tarihte hakla bâtılın mücadelesinde çok geniş ve uzun bir yeri ve zamanı olan Nuh (A. S. ) kıssası misal veriliyor ve kâfirlerin, Allahʹa ortak koşan sapıkların her devirde birbirine çok yakın taktiklerle, herzelerle ve şarlatanlıklarla sahneye çıktığına ve sonunda kötü ve elim bir yıkılışla yıkıldığına değiniliyor. Böylece Mekke’de çok üzücü olaylarla karşı karşıya bulunan müʹminlere kurtuluşun yakın olduğu işâret yoluyla haber veriliyor.