Bakara Suresi 99-103. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَمَا يَكْفُرُ بِهَا اِلَّا الْفَاسِقُونَ اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَرِيقٌ مِنْهُمْ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَرِيقٌ مِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاطِينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ وَمَا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِهِ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِهِ وَمَا هُمْ بِضَارِّينَ بِهِ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِهِ اَنْفُسَهُمْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

100.

Andolsun, biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkar eder.

Diyanet İşleri

100.

Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden birtakımı o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.

101.

Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab'ı (Tevrat'ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitab'ını (Tevrat'ı) arkalarına attılar.

102.

"Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil'deki Harut ve Marut adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Halbuki o iki melek, "Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme" demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Halbuki onlar, Allah'ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!

103.

Eğer onlar iman edip Allah'ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

99- (Ey Peygamber! ) And olsun ki, Biz sana (dünya nizamını, top­lum düzenini sağlayan, hakkı bütün açıklığıyla yansıtan) apaçık âyetler indirdik. Onları ancak yoldan çıkan sapıklar inkâr eder.

100- Onlar (Yahudîler) ne kadar bir ahidde bulundularsa, içlerinden bir kısmı onu bozup (peygamberlerin ve mürşitlerin yüzüne) atmadılar mı? Zaten onların çoğu (ahde bağlı kalmaz ve) dosdoğru imân etmezler.

101- Onlara Allah katından yanlarındaki şeyi (Kitabʹı) tasdik edici bir peygamber gelince, kendilerine kitab verilenlerden bir kısmı, sanki onu bilmiyorlarmış gibi, Allahʹın kitabını arkalarına attılar da,

102- Şeytanların (o bozguncu kötü ruhluların) Süleymanʹın mülkü hakkında uydurduklarına uydular. Halbuki Süleyman kâfir olmadı, fakat o şeytanlar (bozguncu ruha sâhip olanlar) kâfir oldular da insanlara si­hir öğretiyorlardı.

B a b i Iʹ de melek (tabiatlı) Hârût ve Mârût üzerine (sihir İlmi ve benzeri) bir şey indirilmemişti. Zaten o ikisi, «Biz(im bilgimiz sizin için) bir fitne (imtihan)dır. Sakın (sihir ve büyü ilmini öğrenerek) kâfir olma­yın! » demedikçe hiç bir kimseye (sihir) öğretmezlerdi. Fakat (sihir ve bü­yü meraklıları ve bunları geçim vasıtası yapanlar) o ikisinden, koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Halbuki Allahʹın izni ol­madıkça onlar bir kimseye zarar verici olamazlar. (Çünkü her olay, Al­lahʹın kâinattaki câri kanunlarına göre meydana gelir). Ve onlar kendi­lerine zarar verecek, fayda sağlamıyacak şeyleri Öğrenmeye devam edi­yorlardı. And olsun ki, onu (sihri, ona ait bilgileri) satın alan kimsenin âhirette bir nasîbi olmadığını biliyorlardı. Onlar kendilerini nasıl da âdi, önemsiz şey karşılığında sattıklarını bir bilselerdi!

103- Ve eğer onlar (Yahudîler, Peygambere ve Kur’ân’a) inanıp (sihir ve büyüden) sakınmış olsalardı, Allah katından (kendilerine verile­cek) sevâp daha hayırlı olurdu. Bunu bir bilselerdi!.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, (Ve legad enzelnâ ileyke âyâtim beyyinât) âyet-i kerîmesi, Yahudîlerden Abdullah b. Sûryâ’nın Cenâb-ı Pey­gamberʹe (A. S. ): «Ya Muhammed! Bizim bildiğimiz hiçbir şeyi bize getir­medin. Ve sana apaçık belgeleri hâvi bir âyet inmedi ki sana uyalım, » demesi üzerine nâzil olmuştur.

(Vettebeû mâ tetluş şeyâtînu alâ mulki suleymân, ve mâ kefera…) âyeti ise, Yahudîlerin Hazret-i Süleyman’ı bir sihirbaz olarak kabul etmelerini red­deder mahiyette inmiştir.

İLGİLİ HADÎSLER

«Helâk edici yedi (büyük günahtan) sakının: 1- Allahʹa eş - ortak koşmak, 2- sihir, (büyü), 3- haklı bir meseleden dolayı müstesnâ, Al­lahʹın (öldürülmesini) haram kaldığı bir kimseyi öldürmek, 4- ribâ (faiz) yemek, 5- yetim malı yemek, 6- savaşta cepheden kaçmak, 7- haya­sızlıktan uzak, fuhuştan habersiz müʹmine kadınlara zinâ isnad etmek. » (Buharî- Müslim).

«Sihirbazın haddi, kılıçla vurulmaktır. »

«Kim bir arrâf (gaybi bilir iddiasında olan, yıldızlardan hüküm çıka­ran)a veya bir kâhin (büyücüye, gayıptan haber veren)e (inanarak) ge­lirse şüphesiz ki o, Muhammedʹe indirileni inkâr etmiştir. » (Buharî).

«Kim bir düğüm bağlar da üzerine üflerse, gerçekten o, sihir yapmış­tır. » (Sünenler).

İLMÎ VE TARİHÎ YÖNÜ

Lügatte: sessizce birinin akciğerine vurup onu değiştirmek ve ser­sem etmek mânâsına gelen «s i h i r», bilâhare cadılık ve büyücülük anla­mında kullanılmıştır. Bu manayla sihir üç kısma ayrılır •:

1- Hakikati olmayan hîle ve tahyîl. Buna gözbağıcılık, gözboyacılık derler. Bilhassa el çabukluğunun bunda büyük rolü olsa gerek.

2- Cin ve şeytanlara yaklaşmak sûretiyle onların yardımına nâil olmak ve bu vasıtayla bir takım hayreti mucip, diğer bir tâbirle harikulâde şeyler göstermek.

3- İkinci kısımdaki yolu biraz daha geliştirip iyice şeytanlaşmak sû­retiyle ruhî teʹsirler icra etmek ve böylece -hakikatle ilgisi olmadığı hal­de- görünürde eşyanın şekillerini değiştirmek.

Bu taksimatın ışığı altında «sihr»i şöyle târif ederler: Sihir, tabiatte mevcudiyeti kabul edilen gizli bir kuvvetten faydalanarak yapılan teʹsir. Diğer bir târifle: Hâricî eşyaları görünürde insan irâdesine uymaya mec­bur etme sanatı. Büyüleyici mâhiyette olan şiir ve güzel söz hakkında da «sihir» tabiri kullanılmıştır.

Sihrin tarihi bir hayli gerilere uzanır:

Eski Yunan medeniyetinden daha evvelki medeniyetlerde bilhassa Babil ve Keldanîlerde sihrin dîn ile karışarak halk üzerinde müessir bir mü­essese halini aldığı muhakkaktır. «Ur Tarihi ve Abideleri» adıyla bir eser yazan C. J. Gadd’in fikrine göre, her ne kadar Babil ve Keldanîlerde bü­tün mârifetlerin ilâhı olan «O a n n e s» vâkıa hayırhah bir ilâh gibi ta­savvur ediliyorsa da ilâhların düşmanlıklarından ve fenalıklarından insan­ları korumak için o vaktin rûhânîleri sihri bir çeşit dînî ayin (rite) gibi kullanıyorlardı. Gerçekten de el -Cezirenin iki büyük nehir arasında ve her ân feyezana ve fırtınalara maruz bir iklimde olması, ilâhlardan fenalıklar gelebilmesi fikrini kuvetlendirmiş olabilir.

Babil’de (Animizm) denilen rûhlarla alâkalı dînî telakki, cin ve şey­tanlara aşırı derecede bağlılık Mûsâ Peygamber’den evvelki İbrânîler dev­rinde çok revaçta idi. Sihirbazlık ve büyücülük de o devirden kalmıştı. Bu yüzden İsrâîloğulları tarih boyunca kendilerini sihir ve büyücülüğün te’sirinden kurtaramamışlar, ilâhî kudretle cin ve şeytanlara hükmeden Hazret-i Süleyman’a sihirbaz diyecek kadar şaşkınlık göstermişlerdi. Yahudîlere göre bu bapta Süleyman ne ise, İranlIlara göre de Cemşid ayni şeydir.

İslâm müfessirlerinden çoğuna göre: Şeytanlar sihir ve büyücülü­ğün kaynağıdır. Göğün duvarlarını dinlerler ve işittiklerine yalanlar ka­tarlardı; sonra bunları kâhinlere, büyücülere naklederler ve bu bilgiler­den kitaplar meydana getirirlerdi. Bunlar insanlara bu kitapların ihtivâ ettikleri şeyleri öğretirlerdi. Bu inanç Hazret-i Süleyman zamanında çok yaygındı; o derecede ki bu bilginin ve tabiat ile cinler üzerinde icra etti­ği hâkimiyetin kaynağı Süleyman’dır, diye söylenirdi. Yukarıdaki âyetler bu isnadı reddederek Hazret-i Süleyman’ın sapmadığını bildiriyor.

Eskiden beri Babilliler, Keldanîler, Süryânîler ve Mısırlılar arasında sihrin geniş bir saha kapsadığını çeşitli kaynaklardan öğrenebilmekte­yiz. Bu gün de ibtidaî (ilkel) topluluklar arasında sihir önemli bir yer işgal etmektedir; Avustralya yerlileri her şeyden fazla sihirden ve büyü­cülerden korkarlar. Yıldırım, fırtına, sel ve benzeri olayları hep sihirbazla­ra isnad ederler. Okyanusya adalarının birçoğunda tababet ile meşgul sihirbazlar görülmüştür. Afrika’nın birçok yerlerinde yerliler sihirbaz ve büyücülere saygı gösterirler. İspanya’lılar Amerika’yı işgal ettikleri za­man sihirbazlığın orada geniş bir şekilde yaygın olduğunu görmüşlerdi. Eski Mısır’a ait yazılar, orada sihre karşı büyük bir saygı duyulduğunu, sihirbazların kendilerine has ayinleri bulunduğunu göstermektedir. (Fazla bilgi için bak: Tarih Boyunca İlim ve Din / Adnan Adıvar -1944).

Müslümanlar da sihri Yahudîlerden, Suriyelilerden ve kanlılardan al­mışlardı. Bununla beraber İslâm dîni sihri şiddetle takbîh eder. Kur’ân’ın âyetleri, Peygamber Efendimizin (A. S. ) hadîsleri bu hususta en açık bil­giyi vermişlerdir.

Peygamber (A. S. )dan az evvel ve O’nun devrinde Arapların sihir ve büyüdüğe karşı duyguları:

Arabistanda Hıristiyanlık ve Yahudiliğin teʹsiri ile gelen unsurlar he­saba katılmazsa, rûhlar âlemi, Allah ile kabilelerin ilâhlarından ve cinler­den meydana gelmekte idi. Ve insanı bu âlemde birleştiren bağlar, sade­ce kâhinler, sihirbazlar, gâipten haber verenler, şâirler ve deliler idi. Bü­tün bu sonuncular ile ilgili teori de muhtelif cinsten rûhlar tarafından hu­dutsuz «Tasarruf-çarpılma» teorisidir ve bu «tasarruf» tâbiri çağdaş isp­ritizma kullanılan manadadır.

Sihirle Mu’cize Arasındaki Fark:

a) Mu’cize, İlâhî vahye mazhar olmuş kâmil ve ekmel bir insanın dilinde ve elinde zâhir olur. Hedefi de, cemiyet ve milletlerin ıslâhı, iler­lemesi, fesat ve tuğyanı bırakmalarını sağlamasıdır.

Sihir, alelâde bir kimsenin mârifetiyle olabilir. Ahlâkan düşük, ayni zamanda sapık bir insan bu ilmi elde etmekle birçok fevkalâdelikler gös­terebilir. Hedefi, hayret uyandırmak sûretiyle halk tabakasını eğlendir­mek ve bunu bir geçim vasıtası yapmaktır. Hârut ve Mârut hikâyesi sih­rin ne kadar kötü tarafları olduğunu bildirmektedir.

İbn Haldun bu kısma dokunarak diyor ki: «Biri faziletli bir insan ta­rafından, takdire lâyık bir gaye ile, ötekisi kötü bir adam tarafından kö­tü niyetler ile hâsıl olur. Nefisler arasında esaslı bir akrabalık bağının mevcut olması gibi, her nefis nev’ine yardım eden bu dış kuvvet ile müş­terek bir unsur taşır. »

b) Mu’cize bir hakikate dayanır; göz bağcılık değildir. Meselâ, Ce­nâb-ı Resûlüllah’ın (A. S. ) parmakları arasından su kaynaması, Mescid-i Saadetteki ağaç sütunun inlemesi birer hakikattir. Yüzlerce eshab o su­dan içerek tatmin olmuşlardır.

Sihir, bir gözbağcılıktan ibarettir; hakikî bir semeresi yoktur.

c) Mu’cizenin te’siri geniş ve devamlıdır. Vuku bulan şey, aynen vu­ku bulmuş, sebep ve illet kanunları tatile uğramıştır. Sihrin te’siri geçi­cidir. İllet ve sebep kanunlarını tatil ettirmez. Gösterilen şey, gösterildi­ği gibi aynen vuku bulmamıştır; sadece bir tahyîlden ibarettir.

Demek ki, her ağaç verdiği meyva ile bilinir ve anlaşılır.

d) Mu’cize doğrudan doğruya İlâhîdir. Şeytan ve cinlerin en ufak bir te’siri olamaz.

Sihir veya hipnotizma ya tabiî ve rûhî sebeplerin, ya da şeytanla­rın te’siri neticesidir.

O halde biri Râhmânî, diğeri şeytanîdir.

Babil’deki Hârut ve Mârut meselesine gelince: Bu ikisi birer melek miydiler, yoksa melek tabiatlı iki insan mıydılar?

Cenâb-ı Hakkʹın insanlara kendi emir ve nehiylerini öğretmek için iki melek göndermesi mümkündür. Ama âdet-i İlâhiye böyle câri olma­mıştır. Âdem (A. S. )den, Cenâb-ı Resûlüllâh (A. S. )a kadar insanları irşâd etmek, doğru yolu göstermek için hep insanlar arasından seçip beğen­diği kimseleri vazifelendirmiş ve bunlara «nebî» ve «resûl» demiştir. Yal­nız bu bapta, müfessirlerin de kaydettiği gibi, meleklerin doğrudan doğru­ya tebligat değil de İlâhî irâde üzerine ilhâmda bulunmaları düşünülemez mi? Böyle bir düşünceyi bir an için kabul etsek bile, âyet-i kerîmenin öncesiyle sonrasının bağlantısından böyle bir hüküm çıkarmak mümkün değildir.

«(Yahudîler) şeytanların Süleymanʹın mülkü hakkında uydurdukları­na uydular, » meâlindeki 102. âyette geçen «şeytanlar» kelimesinden «kö­tü rûhlu bozguncu insanlar» kastedildiği gibi, «Babilʹde melek (tabiatlı) Hârût ve Mârût üzerine (sihir ilmi ve benzeri) bir şey indirilmemişti, » me­âlindeki âyette geçen «iki melek olan Hârût ve Mârût» tâbirinden «me­lek tabiatlı iki insan olan Hârût ve Mârût» manasının kastedildiğini söy­lemek yanlış bir tefsîr ve te’vil olmasa gerek.

Büyük müfessir İbn Cerîr et-Taberî’nin bu âyetlerle ilgili tefsîri şöyledir: «Cenâb-ı Hakk emredeceği her şeyi ve yasaklıyacağı her şeyi kulla­rına târîf ettikten sonra gereken emir ve nehiylerde bulunur. Eğer böyle olmamış olsaydı «emir» ve «nehy»in anlam ve hikmeti kalmazdı. Sihir de Allahʹın kullarını men’ettiği şeylerden biridir. Önce bunu melekleri va­sıtasıyla bildirmiştir. Nitekim sihir öğrenmek istiyenlere o iki melek il­hâm yollu şöyle demişler: «Bizim bilgimiz sizin için bir imtihandır. Sa­kın kâfir olma». Yani bizim vazifemiz iyiyi ve kötüyü ilhâm yollu tarîf et­mektir. Sakın siz bunu öğrenip şer olarak kullanmayın, sonra küfre girer­siniz. Nitekim mü’minler küfre gireriz korkusuyla öğrenmekten vaz­geçmişler, kâfirler ise her şeye rağmen öğrenip şer işlemişler. »

Hârût ve Mârût’la ilgili birçok rivâyet ve hikâyeler vardır. Çoğu itimade şayân değildir; bir kısmının garip ve zayıf olduğu tesbît edilmiştir. (Bak: Âl-i İmrân: 96. A’raf: 110, 113, 117, 129. Yûnus: 77, 78, 80, 81). O bakımdan İbn Cerîr’in az yukarıdaki görüşü, ilim adamlarınca pek olumlu karşılanmamıştır.

Ayrıca sihir ilmi hakkında eski müfessirlerin görüşlerini öğrenmek arzusunda olanlar Fahruddîn Râzîʹnin Tefsîr-i Kebîr’ine müracaat etsinler. Râzi, sihri sekiz kısma ayırmıştır.

AHLÂKÎ YÖNÜ

Herhangi bir ilmi hayırlı yollarda da, kötü yollarda da kullanmak mümkündür. Fakat ilmin ilk ve son hedefi, insanlığa hayırlı kapılar aça­rak fayda ve huzur getirmektir. İlim adamına yakışan, elindeki mânevî âletin kudsiyet ve haysiyetini idrâk içinde onu en faydalı bir şekilde kul­lanmaktır. Einstein’in, atomun hayırlı yollarda kullanılmadığının üzüntüsü içinde öldüğü bir vakıadır. Bunun aksine bir yol, ilme hıyânet ve onun haysiyetine tecavüz sayılır.

Cenâb-ı Hakk, Hârût ve Mârut kıssasıyla bize gerçeği telkin ediyor ve ilimlerin kötü yolda kullanılması insanlığı fitne ve dalâlete sürükler, ha­kikatını dimağlarımıza zerkediyor.

Ayrıca peygamberlerin herkesten ziyâde bu hususları bilip tatbik et­tiğinde hiç şüphe yoktur. Cenâb-ı Hakk, Süleyman Peygamber’in küfre sapmadığını, fakat sihri öğrenip onu kötü yollarda kullanan şeytan rûhlu insanların kâfir olduğunu beyân ediyor ve bununla, her hususta olduğu gibi ilmî konularda da peygamberleri örnek edinmenin ilim ahlâkına da­ha çok uygun düşeceğine dikkatimizi çekiyor.

İTİKADÎ VE FIKHÎ YÖNÜ

Sihri bilmekte bir günah yoktur. Zira ilim bizatihi şereflidir. Şerri öğ­renmek kötülük yapmak için değil de ondan korunmak ve kötülüğün yol­larını bilmek içinse, faydalıdır. Fakat sihirbazlık yapmak için sihir, büyü gibi şeyleri öğrenmek doğru değildir; hattâ büyük günahlardandır.

Bu bakımdan sihri iki kısma ayırmışlar:

1- Sihirbazlık yapan kimse, bu bilgisiyle bütün kudretin kendi elin­de bulunduğuna, canlı ve cansız varlıklar üzerinde icrâ ettiği -geçici de olsa- te’sirin müessiri bizzat kendisi olduğuna veya yıldızlara yaklaşmak sûretiyle bu te’sirleri icrâ ettiğine inanıyorsa, küfre düşer.

2- Tahyîl (gözbağcılık)dır ki, sâhibi bununla kendi nefsinde bir kud­retin olmadığına, yıldızların veya şeytanların bu tahyîllerde müessir bu­lunduğuna, fakat hakikî müessirin Allah olduğuna iʹtikad ediyorsa, küfre düşmez. Bu itikad içinde sihirle amel ederse büyük bir günah işlemiş olur.

Hazret-i Ömer’in (R. A. ), halkın i’tikadını ifsad eden, İslâm ahlâk ve prensiplerini bozmaya çalışan sihirbazların öldürülmesi için emir verdiği muhtelif rivâyetlerden bilinmektedir. Yine elimize kadar gelen kaynak­lara göre, Hazret-i Ömer’in bu emri üzerine üç büyük sihirbazın öldürül­düğü anlaşılıyor.

İmam Tirmizî’nin kaydettiği «Sihirbazın cezası kılıçla vurulmaktır. » hadîsi üzerinde müctehidlerin içtihadı şöyledir: İmam Aʹzam’a göre sih­rin hakikatı yoktur, o sadece bir tahyîldir. Sihir öğrenip amel eden kim­seye gelince, İmam A’zam, İmam Mâlik ve İmam Ahmedʹe göre, böyle ya­pan küfre girer. İmam Aʹzamʹın arkadaşlarına göre, sihrin te’sirinden, si­hirbazın, büyücünün şerrinden korunmak için öğrenmek küfrü gerektir­mez. Ancak, câiz olduğuna ve fayda sağlıyacağına iʹtikad ederek öğre­nen kimse kâfir olur.

İmam Şâfiîʹye göre, sihir öğrenen kimse, sihir hakkında kendisinden bir şeyler soranlara sihri över mahiyette lüzumunu belirterek cevap vere­cek olursa -Babillilerin sihirle yıldızlara yakınlık peydâ edileceğine ve bu­nunla birçok esrara vâkıf olunacağına i’tikad ettikleri gibi- küfre girer. Sihrin mubah olduğuna, yani onunla amel etmenin mubah olduğuna ina­nan kimse hakkında da hüküm budur.

Sihirbazlık yapan kimse, bu fiilinden dolayı öldürülür mü?

İmam Mâlik ve İmam Ahmed’e göre, evet. İmam Şâfiî ve İmam A’zam’a göre, hayır. Ancak sihirbaz yaptığı sihirin te’siriyle birinin ölü­müne sebebiyet verecek olursa: İmam Mâlik, İmam-ı Şâfiî ve İmam Ah­med’e göre, kısas lâzım gelir. İmam A’zam’a göre bu fiil tekrar edilirse kısas lâzım gelir.

Sihirbazın tevbesi, yani birinin ölümüne sebebiyet verdikten sonra tevbe edecek olursa, tevbesi kabul olunur mu? İmam Mâlik, İmam Ahmed ve İmam Şâfiî’ye göre, evet, üzerinden kısas kalkar. Ebû Hanîfe’ye göre, kısas kalksa bile ağır hapis cezâsına çarptırılır.

TAHLİLLER

(Vettebeû mâ tetluş şeyâtînu…) Burada geçen «mâ» edatından maksat, Hz. Süleyman devrinde okunan sihir ve büyü kitaplarıdır. Şeytan rûhlu bozguncular bu kitapları -şeytanlardan aldıkları yanlış bilgilerle hazırla­mışlardı.

(ve mâ unzile alel melekeyni…) Buradaki «mâ» edatı mevsûle olup «ellezî» manasına alanlar, () kelimesi üzerine atfetmişlerdir. Nâfiye olarak ka­bul edenler, (vav) harfini «hâliye» yani hal ve durum manasını ifâde eder mâhiyette kullanmışlardır. ( ) «kâf» harfinin üstünüyle oku­yanlar olduğu gibi, esresiyle okuyanlar da var. Bu takdirde «iki hüküm­dar» demek olur.

Sihir: Râğıb el-Esfehaniyʹe göre, boğazın bir tarafına denilir. «İntefeha sehruhu = Boğazı şişti» demektir. Ayrıca boğazı şişkin olan deveye Araplar «Bairün sehirün» derler. Sözlük mânası bu olmakla beraber haki­kati olmayan hîle ve tahyîl manalarında kullanılması çok daha yaygın­laşmıştır. Gözboyacılığı, eşyayı başka şekilde gösterme sanatına isim olmuş ve günümüze kadar devam etmiştir.

(nahnu fitnetun) Hayır ve şerde deneme manasına ibtilâ ve ihtibar demektir. Hârut ile Mârutʹun «Biz fitneyiz» demeleri, bu mânaya gelir, ya­ni sizler için bir sınav köprüsü, bir deneme ölçüsüyüz, bizden bu bilgiyi edinirken çok dikkatli olmanız gerekir.

(min halâg) daha çok «pay» mânasına gelen «nasîb» ile yorumlan­mıştır.

(mesûbetun) Mesûbet de sevâb gibi, amel karşılığında kullanılan bir kelimedir. O halde bu karşılık mükâfat olabileceği gibi, cezâ da olabilir. Her iki mânada da kullanıldığı vaki’dir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, müʹmin, münâfık ve kâfirin bazı mümey­yiz vasıflarına ve bunlardan İslâm’a karşı olumsuz tutumları bulunan in­kârcı ya da ikiyüzlülerin davranışlarına dikkatler çekildi. Sonra da Âdem Peygamberin yeryüzüne Allah’ın halîfesi olarak indirildiği açıklandı. Bu­nunla insan unsurunun Allah katındaki değerine atıflar yapılarak onun çok şerefli bir canlı olarak yaratıldığı belirtildi. Varlık âleminin mutlak bir düzen, bir plân ve proğram içinde yaratıldığı hizmete yöneldiğine işârette bulunularak hiçbir varlığın Yaratan’a karşı gelmediği, ancak insanın böy­le tehlikeli bir yola saptığı üzerinde duruldu. Kendilerine bunca nîmetler verilen, ardarda peygamber gönderilerek ellerinden tutulan İsrâîloğullarıʹnın Tevrat’ın aydınlattığı yoldan saptıkları bir misal olarak sergilendi.

Aşağıdaki âyetlerle; dini ve peygamberi alâya alacak kadar İsrâîloğulları’nın hırçınlaşıp şaşırdıklarına temas ediliyor, RÂİNA kelimesini nasıl kötüye kullandıkları açıklanıyor. Dünya saltanatına aşırı düşkünlü­ğün, son dine karşı kin ve hasedin insanları nasıl basitleştirildiğine işârette bulunuluyor. Âlemlerin Rabbinden inen hayır ve rahmete karşı şükret­meleri gerekirken aksine bir yol tutmaları ve bu yüzden işi gevezeliğe dö­küp Peygambere karşı saygısızlıkta bulunacak kadar azıttıkları hatırla­tılıyor.

Ayrıca bu olayla birlikte müʹminlere konuştukları dildeki kelimelere çok dikkat etmeleri, kötü manaya da yorumlanabilecek kelimelerden im­kân nisbetinde kaçınmaları, saygı ve nezaket ifade eden kelimeleri bulup kullanmalarında büyük yararların bulunduğu belirtilmek isteniyor.