MEÂLİ:
9- Eğer müʹminlerden iki zümre vuruşacak olurlarsa, aralarını düzeltip barışı sağlayın. Buna rağmen onlardan biri diğerine tecavüz ederse, mütecaviz tarafla Allahʹın emrine dönünceye kadar savaşın. Dönerlerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve hep âdil davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever.
10- Müʹminler ancak kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını düzeltin. Allahʹtan korkun ki merhamete lâyık görülesiniz.
İNİŞ SEBEBİ
Ansar’dan Sa’d b. Ubâde (R. A. ) hastalanmıştı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onu ziyaret edip sormak üzere evinden çıktı. Henüz İslâm’a girmeyen ve girmek niyetinde de olmayan, aynı zamanda İslâmiyeti içinden çökertmeyi plânlamayı düşünen Abdullah b. Ubeyʹin bulunduğu meclise uğradı. Mecliste yahudi, müşrik, putperest, münafık ve müslüman olan birçok kişiler bulunuyordu. Resûlüllâh (A. S. ) binek olarak bir merkebe binmişti. Resûlüllah’ın (A. S. ) geldiğini gören Abdullah, Onu küçük düşürmek için hemen burnunu tıkayarak bu hayvanın kokusundan rahatsızlık duyduğunu söyledi. Resûlüllâh (A. S. ) merkebinden inip Müslümanlara selâm verdi. Sonra da mecliste yer alanları hakka dâvet etti ve arkasından Kur’ân okudu. Bu duruma büsbütün sinirlenen Abdullah b. Ubey içinde gizlediği kin ve düşmanlığını açığa vurarak: «Dediğin, okuduğun güzel bir söze benzemiyor. Eğer hak olduğunu iddia ediyorsan, onu bize okuyarak eziyet verme; kendi arkadaşlarına dön de onlara anlatıp oku» diyerek küstahlıkta bulundu. Orada hazır bulunan müʹminlerden Abdullah b. Revaha (R. A. ) söze karıştı ve: «Ya Resûlellah! Bineğin kokusunu meclisimize saç; çünkü onu cidden seviyor ve hoşlanıyoruz» dedi. Bunun üzerine inançları ayrı olan o insanlar birbirlerine ağır sözler sarfetmeye başladılar. Peygamber (A. S. ) Efendimiz onları yatıştırmaya çalıştı ve çok geçmeden sözleri tesirini gösterdi, hepsi de susup oturdular. Peygamber (A. S. ) da bineğine binip Sa’d b. Ubâde’nin (R. A. ) evine doğru hareket etti.
Bu olay üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl; 4/167- Buharî/sulh: 1- Müslim/cihâd: 117- Ahmed: 3/157, 219 (Aynı olay az farklı elfaz île rivâyet edilmiştir. ))
Katade’nin tesbitine göre: Âyetler, Ansar’dan iki kişi hakkında inmiştir. Aralarında bir haktan dolayı ihtilâf çıkmıştı. Hak sâhibi olduğunu iddia eden adam diğerine: «Bunu senden kahr-ü cebirle alacağım! » derken; diğeri ona: «Peygamberʹe (A. S. ) gidelim de aramızda O hükmetsin» diyordu.
Bu teklîf hasım tarafından kabul edilmeyince yumruk, tokat birbirlerine girdiler. İlgili âyetler bu sebeple indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/167)
Medine’de birbirleriyle asırlık kin ve düşmanlık güden Evs ve Hazreç kabileleri hakkında indiği de söylenir. (İbn Kesîr: 4/211)
İLGİLİ HADÎS
«İster zâlim, ister mazlûm olsun din kardeşine yardım et! »
Bunun üzerine ashabdan biri sordu:
- Ya Resûlellah! Şuna mazlûm olduğu için yardım edelim; ya zâlime nasıl yardımda bulunalım?
Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı verdi:
- «Onu zulümde bulunmaktan men’edersin. İşte bu, senin ona yardımda bulunman demektir. » (Buharî/mezâlim: 3, ikrâh: 7- Tirmizî/fiten: 68, Dâremî/rikak: 40- Ahmed: 3/99, 201)
MÜʹMİNLERİN İKİ GRUBA AYRILIP BİRBİRİYLE VURUŞMASI
«Eğer mü’minlerden iki zümre vuruşacak olurlarsa, aralarını düzeltip barışı sağlayın. Buna rağmen onlardan biri diğerine tecâvüz ederse, mütecaviz tarafla Allahʹın emrine dönünceye kadar savaşın.. »
İslâm, bütünüyle ve her yönüyle «Tevhîd» yani Allahʹı bir bilip O’nun birliğinin ışığı altında birlik ve dirlik, beraberlik ve kardeşlik kurma dinidir. Kısacası «Tevhîd» kâinatın nizamı, dünyanın dengesi, insanlığın en yüksek amacıdır. İslâmʹın da özü ve mayasıdır. Gerçek bu olunca, Müslümanların farklı gruplara, başka başka isimler altında değişik zümrelere bölünmesi, bu öze ve mayaya ters düşer. Müslümanların gruplara ayrılarak bozuşup vuruşması ise, İslâm’ı sarsar, denge ve düzeni bozar; din düşmanlarına fırsat hazırlar.
İmânın altı şartı ile İslâm’ın beş şartı, dini bütün hükümleriyle, sistemleriyle kendinde özetlemekte ve her Müslümanın bu şartlara bağlı kalmasını farz kılmaktadır. Bölünüp zümreleşenler bu şartlara arkalarını dönmüş sayılırlar.
Gerek mezhep taassubuna, gerekse siyasî taassuba kapılıp ikilik yaratmak; kişisel çıkar uğruna zümrelere ayrılmak ve diğer müslüman gruplarla tartışmak, vuruşmak haramdır.
Böyle durumlarda İslâm Devleti ağırlığını koyup ihtilâfı derhal giderir ve buna rağmen hâlâ müslümanlardan bir grup: veya ülke, diğerine tecavüze devam ederse, müslümanlardan müdahale imkânı olan kavim veya ülkeler mütecaviz tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşmakla yükümlüdürler. Tabii bu yükümlülük, -ihtilâf küçük bir zümre arasında ise- fertlere de raci’dir. Ülke ve kavimler arasında ise, İslâm devletlerini ilgilendirir. İhtilâflı kavim veya ülke arasında âdil bir barış sağlarlar. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu âyetin açıklamasında şöyle buyurmuştur: «Müslümana sövmek fisk; onunla vuruşmak küfürdür. » (Buharî/imân: 36, edeb: 44, fiten: 8- Müslim/imân: 116- Tirmizî/birr: 51, imân: 15- Nesâî/tahrim: 27- İbn Mâce/fiten: 4, mukaddeme: 7, 9- Ahmed: 1, 176, 178, 385, 411, 454, 460)
HUKUKÎ YÖNÜ
1- Mütecaviz taraf veya grupla -tecavüzünü bırakıncaya kadar- savaşmak farz-ı kifayedir. Yani Müslümanlardan bir kısmının bu görevi yüklenmesiyle farz yerine gelmiş olur. Ama hiç kimse müdahale etmezse, hepsi günahkâr sayılır.
2- Taraflar arasında barış sağlanınca, kısas hükmü geciktirilir. Zira böyle bir uygulamayı çabuklaştırmak fitneye sebep olabilir. Nitekim Hz. Ali (R. A. ) İslâm Halîfesi seçildiği halde Hz. Osmanʹı (R. A. ) öldürenler hakkında kısas hükmünü hayli geciktirmiştir.
3- Bu durumda kan ve mal davası söz konusu olmaz. Çünkü böyle durumlarda önemli olan barışı sağlayıp İslâm birliğini korumaktır. Kısasın ötesinde başka bir kan ve mal davası barışı bozabilir.
4- Esirler öldürülmez; kaçanın peşine düşülmez; ele geçirilen mal ganîmet edilmez. Bütün bunlar her iki tarafa da haram kılınmıştır.
5- Müslümanlardan iki grubun birbiriyle vuruşması büyük günahtır. Ancak böyle bir vuruşma onlardan imânı giderip küfrü gerektirmez. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin:
«Müslümanla vuruşmak, savaşmak küfürdür» buyurması, «küfre yaklaştırıcı, kâfirin ekmeğine yağ sürücü ve fırsat verici» şeklinde yorumlanmıştır. Aynı zamanda olayın dehşetini ve doğuracağı elim sonucu yansıtmaya yönelik bir anlatım tarzıdır.
Nitekim Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılıp Hz. Aliʹye (R. A. ) karşı baş kaldıranlar hakkında kendisine soru tevcîh edenlerle, Hz. Ali (R. A. ) arasında şu konuşma geçmiştir:
- Size karşı silâh kullananlar müşrikler midir?
- Hayır, çünkü onlar şirkten kaçıp uzaklaşanlardır.
- Peki onlara münafık diyebilir miyiz?
- Hayır, çünkü münafıklar Allahʹı pek az anarlar ve içlerinde küfür ve nifak vardır, dıştan müslüman görünmeye çalışırlar. Oysa bunların içinde küfür yoktur.
- İyi ama onlar hakkında ne demeli?
- Onlar bize karşı serkeşlik edip baş kaldıran kardeşlerimizdir. (Fütuhu’ş-Şam/Vâkıdî)
Aynı zamanda onuncu âyetle: «O halde iki kardeşinizin arasını düzeltiniz» buyurularak, savaşa, vuruşmaya rağmen din kardeşliği bağının kopmadığı, kopmayacağı belirtilmekte ve yanlış bir hüküm vermemiz önlenmektedir.
Ayrıca âyetlerin siyak ve sibakı dikkate alınınca, imânın din kardeşliğiyle, din kardeşliğinin takvâ ile birleştirilip bütünleştirildiği görülür. Bunlardan birinin diğerini kuvvetlendirdiğine işâret söz konusudur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İslâm birliği üzerinde duruldu. Bunu zedeler mahiyette Müslümanlardan iki grubun hasım kesilip vuruşmaya yöneldikleri takdirde aralarının düzeltilmesinin gereğine değinildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Müslüman bir topluluğun arasında yer alan mü’minlerin birbirlerine karşı saygılı olmaları emrediliyor. Kırıcı ve küçültücü söz ve davranışlardan kaçınmalarının gereğine değinilerek birtakım kurallara yer veriliyor.