(40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.
فَلَا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَ عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
fe lā uḳsimu bi rabbi l-meşāriḳi ve l-meğāribi innā le ḳādirūne / ǎlā en nubeddile ḣayran minhum ve mā neHnu bi mesbūḳīne
Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar batıl inançlarına dalsınlar ve oynasınlar.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe ƶerhum yeḣūDū ve yel'ǎbū Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī yūǎdūne
(43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir halde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
yevme yeḣrucūne mine l-ecdāṧi sirāǎn keennehum ilā nuSubin yūfiDūne / ḣāşiǎten ebSāruhum terheḳuhum ƶilletun ƶālike l-yevmu elleƶī kānū yūǎdūne
Şüphesiz biz Nuh'u, kavmine, "Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar" diye peygamber olarak gönderdik.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
innā erselnā nūHen ilā ḳavmihi en enƶir ḳavmeke min ḳabli en ye'tiyehum ǎƶābun elīmun
Nuh, şöyle dedi: "Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."
قَالَ يَاقَوْمِ اِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ
ḳāle yā ḳavmi innī lekum neƶīrun mubīnun
(3-4) "Allah'a ibadet edin. O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz, Allah'ın belirlediği vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz."
اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ وَاَطِيعُونِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
eni ǎ'budū (a)llahe ve tteḳūhu ve eTīǔni / yeğfir lekum min ƶunūbikum ve yu'eḣḣirkum ilā ecelin musemmen inne ecele (a)llahi iƶā cā'e lā yu'eḣḣaru lev kuntum teǎ'lemūne
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim."
قَالَ رَبِّ اِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا
ḳāle rabbi innī deǎvtu ḳavmī leylen ve nehāran
Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı."
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَٓاءِٓي اِلَّا فِرَارًا
fe lem yezidhum duǎāī illā firāran
"Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler."
وَاِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا اَصَابِعَهُمْ فِي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا
ve innī kullemā deǎvtuhum li teğfira lehum ceǎlū eSābiǎhum fī āƶānihim ve steğşev ṧiyābehum ve eSarrū ve stekberū stikbāran
"Sonra ben onları açık açık davet ettim."
ثُمَّ اِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا
ṧumme innī deǎvtuhum cihāran
"Sonra, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum."
ثُمَّ اِنِّٓي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًا
ṧumme innī eǎ'lentu lehum ve esrartu lehum isrāran
"Dedim ki: 'Rabbinizden bağışlama dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır.'
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا
fe ḳultu steğfirū rabbekum innehu kāne ğaffāran